İnanmayın! Olun!

İnanmayın! Ne kadar tarafsız olduğunu söylüyorsa da bir yazar,  gazeteci, bir insan.... Tarafsız olduğunu zannettiği için öyle diyordur. Yalancılık değil bu. Tarafsız olduğuna inanıyordur ta derinlerden. Oysa ne kadar tarafsız olabilir ki bir insan? Bir toplumun içine doğduğunda, o toplumda şekillendiğinde düşünceleri, duyguları, sevgileri... Ve nefretleri! Ne kadar tarafsız olabilir ki bir muhabir, bir gazeteci bilgisayarına düşen son dakika haberleri üzerinden yayın yaptığında... O haberler ki haberi yayına hazırlayanların bakış açısından düzenlenmekte...  Ya da olayların tam göbeğinde dolaşan gazeteciler, yayın  yaparken kendi canlarını koruma derdine (doğal olarak) düştüğünde. Filistin’deki savaşın yitenleri mesela... IDF/İsrail Savunma Güçleri’nden gelen bilgiler ile Filistin kaynaklı bilgiler birbirini tamamen yalanlarken... Her bir taraf ateşkesi diğer tarafın ilk ihlal ettiğini söylerken… Ya da bazı Amerikan, Avrupalı muhabirlerin Gazze’den yaptıkları yayınlarla, ateşkes sonrası ülkelerine döndüklerinde yaptıkları yayınlar arasında ciddi farklar olabiliyorken... Ne yapmalı, kime inanmalı?

Hiç birine... Ne kadar adil  olabilir ki bir insan? İstediği kadar ben adilim desin. İstediği kadar olaylara yukarıdaki bir noktadan bakmaya çalışsın. Baktığı yerden iki tarafı da gözlemlediğine inansın. Ve iki tarafın bilgilerini değerlendirdikten sonra bir adalet yargısına vardığını düşünsün. Siz İnanmayın. Zira eninde sonunda bir yargıya varıyor insan. Her bir kişi kendi yargısına varıyor. Ancak “yargı” adı üstünde kişinin olayları, daha çok da olayların kendisinden ziyade olaylar hakkında kendisine ulaşan bilgileri kendine göre, kendisinden yana değerlendirdikten sonra vardığı bir sonuç, bir düşünce... Olayın kendisi değil yani... Dolayısıyla da, varoluşsal anlamda yanlı.

İlla inanacaksa, huzurdan, ‘barış’tan yana olana inanmalı insan.  Barışı isteyenden yana. Savaşı savaşarak, şiddeti şiddetle çözmeye çalışıyor insanlık binlerce yıldır. Ta Babil Kulesi’nden beri. Değil mi ki aynı lisanı konuşan kardeşler, göğe yükselen bir kule inşa etmek ve böylelikle Tanrı’nın büyük planına karşı gelmek istediler, Tanrı da kuleyi yıkarak halkları dünyanın dört yanına dağıttı. Oysa halklar, kardeştiler özünde, kardeş çocuğu idiler... Kule yıkıldı, her bir köşede ayrı lisan konuşan halklar, zaten meyilli oldukları gibi, kardeşliklerini unuttu. Savaşı savaşarak, şiddeti şiddetle çözmeye çalıştı. Oysa tarih bize hep gösterdi: Savaş ancak, insan evladı barışa karar verdiğinde sonlandı. Şiddet ancak, insan evladı şiddetten vazgeçtiğinde sonlandı. 

O yüzden inanmayın. Okuduklarınızın hep ‘yanlı’ olduğunu hatırlayın. İnanacaksanız, illa inanacaksanız sadece barışa ve sevgiye inanın, zira savaştığınız da, esasen sevmekle yükümlü olduğunuz kardeşinizden başkası değil. Ve savaştıkça, sizin de düşman gördüğünüz kardeşinizden yok bir farkınız.

Bir adım daha atın isterseniz. Tıpkı Daniel Baremboim ve Edward Said’in 1999 yılında Arap ve İsrailli müzisyenlerin birlikteliğinde kurduğu Doğu Batı Divanı Orkestrası gibi bir adım atın. O müzisyenler ki, kendi ülkelerinde düşmanla ilişkide olmakla suçlanıyorlar, yine de ortak bir hayali paylaşıyorlar. Müzik bir kere de barışa bir davete dönüşüyor: “Tel Aviv’de bir yere bir roket düştüğünde artık, ‘eh ne yapalım’ diyemiyorum” diye hislerini anlatıyor orkestranın kemancısı Nassib Ahmadieh, “Zira belki de orada bir arkadaşım vurulmuştur.” Asaf Levy tamamlıyor Nassib’in sözlerini: “Birden bire her iki tarafta da barış isteyen insanların olduğunu anlıyorsunuz.”

***

Paris... Yine, yeniden Paris... Ve yine isteksiz bu en sevdiğim şehirde...

Teyzem, topladın yine hepimizi etrafında. Bundan sonra hiç bir zaman ağzından dökülmeyecek kelimelerin vardı söyleyecek. Söze dökülmese de sen çok önemli bir ders verdin bizlere:

İyi insanların oldu yaşamda, bu bir gerçek. Sevdiğin ve seni çok seven. Çocukluk aşkın hayat arkadaşın olarak tuttu elinden. Çocukların. Torunların... Mutlak, sıkıntıların da oldu yaşamda... İyi yaşadın yine de... Yetmedi ama bizlere.. Hazır değiliz bırakıp gitmene. Ve şimdi bir minicik hastane odasında, hastane yatağında kaybolmuş daha da minicik sen... Sahip olduğun hiç bir eşyayı görmüyor gözün bugün burada... Hepsi geçmiş bir oyunun aksesuarı.. Bugün, şu an, sadece sen ve seninle birlikte inanamayan, acı çeken sevenlerin...

Yattığın yerden, onca ilacın etkisinde, çok önemli bir mesaja işaret ediyorsun duymak isteyene:

Mal, mülk, evler, arabalar, mücevherler... Sahip olduğumuz ne varsa, hepsini burada bırakıyoruz giderken, her biri yitiriyor anlamını. Anılar biriktiriyoruz yaşadıkça.. Paylaşımlar yapıyoruz. Paylaşımlar üzerinden sevgi biriktiriyoruz. Ne kadar yaşadığımızın, ne iş yaptığımızın, genelde başarı dediklerimizin yok bir önemi gider ayak. Yanımızda tek götürdüğümüz yaşarken biriktirdiğimiz anılar, biriktirirken paylaştıklarımız, paylaşırken içimizde sinerjisi yükselen bir sevme hali, sevgi hali, hepsinden çok sevgide olma hali.

Yolun huzur olsun teyzem.

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın