Bal arıda kaldı

Kitaplara tutkuyla sarıldığım gençlik dönemimde, sevdiğim yazarların bir ya da birkaçını değil, tüm yapıtlarını arka arkaya okumaya çalışırdım. Michel Zevaco’nun, Maurice Leblanc’ın, Jules Verne’in, Alexande Dumas’nın romanları gibi… On ciltlik Pardayan serisini, Arsen Lüpen’in maceralarını, Üç Silahşörler’i nasıl bir tutkuyla okurdum, anlatamam.  Her birinin olağan üstü kahramanları serüvenden serüvene koşarken, kitap sayfalarını hızlıca çevirir, onların renkli dünyalarında yaşardım. Tümünü tükettikten sonra da hayıflanırdım: Keşke bu yazarlar daha uzun yaşasalar, daha nice güzel romanlar yazmış olsalardı!

Her zaman söyleriz: Her ölüm erken ölümdür! Hele çoksa sevenleri… Hangi yaşta olursa olsun, yaşama gözlerini yummuş bütün sanatçılar için benzer şeyleri düşünürüz; oysa yaşarlarken değerlerini bildiklerimiz, saygı gösterdiğimiz, kucakladığımız bu tür insanlar o denli az yetişiyorlar ki… Bunlardan bir çoğu, ancak ölümlerinden uzun bir süre sonra gerçek ünlerine kavuşabiliyorlar. Bunu tüm sanat dallarında emek veren, kalıcı yapıtlar üreten insanlar için söylüyorum.

Cahit Sıtkı Tarancı, Sanatkârın Ölümü şiirini şu dizelerle noktalıyor:

“Yanıyor güneşte petek; / Bütün bal arıda kaldı.”

Ünlü bestecimiz Alaeddin Yavaşça da, etkilendiği bu şiiri hicaz makamında bestelemiştir.

Bir genelleme yapmak doğru olmasa da, yazarlarla yapılan söyleşilerde, en güzel yapıtları daha yazmadıklarını, içlerinde geliştirdiklerini okuyorum. Kuşkusuz her sanatçı, ortaya koyduğu yeni ürünlerle kendini aşma çabası içindedir. Gerçi kimi daha ilk yapıtıyla doruklara çıkmış, daha sonra düşüşe geçmiş olsa da, içlerinde her zaman en yetkinini yaratma tutkusu canlılığını korumaktadır.

Ünlü şair, “Bütün bal arıda kaldı.” derken, artık yalnızca üretemeyeceği yapıtlar için değil, daha çok zamansız ölen sanatçılar için hayıflanmaktadır. İçlerinde Tarancı da olmak üzere, sanatın her dalında emek veren pek çok insan, genç yaşlarda yaşama gözlerini yummuş, sevenlerini bu erken ayrılıktan dolayı üzmüşlerdir.

Konu üstünde düşünürken, yalnızca sanatçılardan söz etmek bana büyük bir eksiklik gibi göründü. Şöyle ki:

Nazım Hikmet, Hoş geldin şiirinde, “Kesilmiş bir kol gibi omuz başımızdaydı boşluğun” diyordu. Benzer duyguları sevdiğimiz tüm insanlar için duyumsuyoruz. Ortak geçmişimiz, paylaştığımız değerler çoğaldıkça, onlar için açılan bu boşluk daha çok büyüyor. Geride bıraktığımız yılların artmasıyla birlikte, zamanlı zamansız ayrılıklar, bizi daha çok düşünmeye, yaşamı sorgulamaya yönlendiriyor. Sanki bir umarımız varmış gibi… 

Aslında şu soruyu içtenlikle yanıtlamamız gerekiyor:        -Arının mı eksikliğini duyumsuyoruz, ürettiği balın mı?

Bir başka deyişle…

-Gidene mi üzülüyoruz, yoksa onun varlığından yoksun kaldığımız kendimize mi?..

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın