EKİP’te yeniler ve eskiler

EKİP’te yeniler ve eskiler

Haliç Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden bir grup genç tarafından 2010’da kurulmuş olan EKİP geçen yıl, Vaclav Havel’in 1984’de yazmış olduğu ve Absürd Tiyatro’nun başyapıtlarından sayılmasına karşın, klasik İtalyan Sahnesi yorumu biraz da eskimeye yüz tutmuş oyunu ‘Largo Desolato’yu, tozlarını silkeleyerek soluk soluğa izlenen olağanüstü bir deneysel gösteriye dönüştürmüştü.

Mezuniyet projeleri olan ‘Largo Desolato’yu, 2012’de üniversiteyi temsilen Avrupa’nın en önemli üniversitelerarası tiyatro festivallerinden Setkání/Encounter’e götüren EKİP, Havel’in ülkesinde, performansın “çağdaş ve evrensel yorumu, çok yönlü olarak kullanımı ve sahnelemenin üstün şekilde biçimlendirilişi”yle festivalin büyük ödülünü kazanmıştı.

O günden bu yana EKİP, İstanbul’un önde gelen profesyonel tiyatrolarından biri oldu.

Prömiyeri İKSV İstanbul Tiyatro Festivali’nde gerçekleştirilen, grup üyelerinin kişisel sorunlarından, sıkıntılarından, dertlerinden yola çıkarak var ettikleri, her şeyiyle kendilerine ait bir çalışma olan ikinci oyunları ‘Parti’, izleyiciler ve eleştirmenlerce çok beğenilmesine ve pek çok ödül almasına karşın, EKİP’in ortak çalışma metnini oyunlaştıran Cem Uslu, oyunun çok uzun olmasından şikâyetçiydi. Uslu, 2,5 saatlik süresine rağmen hiç sarkmadan soluk soluğa izlenen Parti’yi bir daha elden geçirerek yarım saat kadar kısaltmış. Oyunun bu yeni yorumu, Aznavur Pasajı’nda, sekizincikat-beyoğlu’nda sahneleniyor.

EKİP, ilk göz ağrısı Largo Desolato’yu repertuarından tamamen çıkarmış değil; fırsat buldukça sahnelemeye devam ediyor. Largo Desolato’yu Anadolu Yakasında görmemiş olanlar için oyun, 19 Şubat Çarşamba Moda Sahnesi’nde.

Bu tiyatro mevsiminde EKİP’in iki de yeni çalışması var. Başka bir yazımda ele alacağım ‘Öğüt’ü henüz seyretmedim ama, D22’de yeni başlayan Roland Schimmelpfenig’in ‘Arap Gecesi’ni sıcağı sıcağına izledim.

ARAP GECESİ

Oyunları Avrupa’nın her tarafında oynanan, DOT’un geçen yıl sahnelemiş olduğu ‘Altın Ejderha’yı da yazmış olan 1967 doğumlu Schimmelpfennig, genç kuşağın en önemli tiyatro yazarlarından. 1996’dan beri çoğunu da kendi yönettiği, 30’un üzerinde oyun yazmış. 

2001’de yazdığı ‘Die Arabische Nacht/ Arap Gecesi’, Alman, Macar ve Türk sakinleriyle göçmenler ülkesine dönüşmüş Almanya’yı simgeleyen bir apartmanda, bina yöneticisi Hans’ın suyun yedinci kattan yukarı çıkamaması ve asansörün arada bir arıza yapması gibi bazı teknik sorunları araştırmasıyla başlar.

Fatma, sevgilisi Halil’i eve almak için hayalperest ve yarı amnezik ev arkadaşı Franziska’nın her akşam yaptığı gibi sızmışçasına ağır bir uykuya dalmasını beklemekte, Halil motosikletine atlayıp Fatima’nın evine doğru yol almakta, romantik röntgenci Peter de Franziska’yı gözetlemektedir. Bu beş karakter oyunun 60 dakikalık süresi boyunca birbirleriyle neredeyse hiç konuşmayacak, oyuncular anlatıcılığa da soyunarak yaptıklarını, düşündüklerini izleyicilerle paylaşacaktır. Her anlatıcının, 1001 geceyi doldurmasa da birçok öyküsü/masalı vardır. Düşle karabasan arasında gidip gelen bu öyküler bazen kesişseler de, anlatanın bakış açısına göre farklılaşmaktadırlar.

Hans’ın çölde, Halil’in önce asansörde sonra da erotik düşlerde, Peter’in konyak şişesinde hapsolmasıyla düşle gerçek(üstü) arasında gidip gelmeye başlayan oyunda, bir ‘lanetli’ öpücük taşları yerine oturtacak, Franziska’nın bellek sorunları, neden o kadar çok uyuduğu, neden her sabah Türk kahvesi pişirdiği, Fatima’nın neden o kadar çok anahtar taşıdığı, Avrupalı bir çiftin yıllar önce İstanbul’a yaptıkları yolculuktan neden pişman oldukları giderek açığa çıkarmaya başlayacaktır.

Arap Gecesi’ni, Ömer Fırat Köker sahneye koymuş. Largo Desolato’dan anımsadığım bu genç oyuncunun ilk profesyonel yönetmenliği gerçekten başarılı. Ertürk Erkek, Can Esendal, Sercan Gülbahar, Efsane Odağ ve Özlem Ulukan’ın oyunculukları da öyle. Oyunun altıncı karakteri, kostümleri de tasarlayan Ayfer Ezgi Karataş’ın Gözde Özcan’la birlikte ve sadece flüoresanların oluşturduğu çizgilerle yarattığı mekân. Dekor, hayalden gerçeğe, gerçekten gerçeküstüne, rüyadan karabasana gezinen Schimmelpfennig’in düşsel dünyasına cuk oturuyor. Yatay mekânı, çok katlı düşey mekâna dönüştürmekte Ceren Atalay’ın hareket tasarımının katkısı büyük. Yere çizilmiş dikdörtgenin, üzerinde adım adım yürüyen/çıkan Ertürk/Hans’ın her adımı ile merdivene dönüşerek mekânı çok katlı bir apartmana dönüştürmesi çok etkileyici. Halil’in Fatima’nın evine motosikletle gidişi de öyle.

Sonuç olarak Arap Gecesi,  tiyatronun bir ‘ekip’ işi olduğuna inanan topluluğun elinden çıkmış sağlam bir EKİP işi. Benim gibi Altın Ejderha’yı çok beğenmiş olanlar zaten mutlaka izleyecek. Schimmelpfennig’in incecik bir çizgide anlamlıyla absürdü, reel ile fantastiği dengede tutan dünyasını merak edenlerinse kaçırmaması farz.

“Bu tarz bana göre değil, ayakları yere sağlam basan, gerçekçi bir tiyatro isterim” diyenlerdenseniz, sizlere de son yılların en iyi savaş karşıtı oyunlarından birini, Pürtelaş ekibinin ‘Savaş’ını izleyin derim.

‘Pürtelaş’da Lars Norén’in SAVAŞ’ı

Bugüne dek tiyatrolarımızda hiç sahnelenmemiş olan İsveçli şair, romancı, oyun yazarı Lars Norén, Avrupa’da en çok sahnelenen yazarlardan biri. 1944 doğumlu Norén, 1973’den bu yana 50’nin üstünde oyun yazmış, hem kendi oyunlarını hem başka yazarlarınkileri birçok Avrupa kentinde yönetmiş.

Kendisi bu yakıştırmadan nefret etse de, varoluşsal bunalımları kapalı aile ortamlarında irdeleyişiyle, August Strinberg’in vârisi olarak görülüyor. Norén, Strinberg’in değilse de İngmar Bergman’ın mirasını sahiplenerek büyük ustanın ölümünden sonra bir süre İsveç Ulusal Tiyatrosu’nu yönetmiş. 2009-2011 yıllarında da Folkteatren’in başına geçmiş.

Genellikle toplumun alt tabakalarında yaşayanların hikâyesini konu eden ve olay örgüsünün merkezine aileyi yerleştiren Norén’in ülkemizde sahneye konan ilk oyunu ‘Savaş’, Bosna trajedisinden hemen sonra yazılmış.

Oyun, ilk bakışta Bosna iç savaşına odaklanırmış gibi görünse de (“Camiyi otoparka çevirdiler”), olayların geçtiği ülke özellikle belirtilmeyerek, mevcut kan bağlarına karşın aynı ailenin fertlerine Semira, Benina, İvan, Ömer gibi farklı etnik guruplara ait isimler verilerek yaşanan acıların savaşın uğradığı her yerde ve her zaman geçerliliğini korumaya devam edeceğinin altını çiziyor.

Savaş sonrası harabeye dönmüş bir ülkede, bir evin kalıntılarında, masumiyetlerini çoktan yitirmiş bir anneyle iki kızı, görme yetisini kaybetmiş olarak dönen savaş esiri baba ve onun erkek kardeşinin arasında geçen öykü, savaşın, ailelerin, savaşmış ya da savaşmamış olanların ve özellikle masumların yaşamını nasıl altüst ettiğine, insanların hayatta kalabilmek, en basitinden açlıktan ölmemek için namus, inanç, dürüstlük gibi onları insan yapan tüm kavramları yitirmesine odaklanıyor.

Aile bireylerinin savaş sonrasında bile devamlı birbiriyle ‘savaş’ halinde olmalarını, insanın şiddetin içine girince bu şiddete bulaşmasına ve bir süre sonra savunucusu haline gelebilmesine bağlayan Norén, bir alt metin olarak çatışmaların önce aile ortamında oluşmaya başladığını, savaşın aile içi şiddetin ve nevrozların bir yansıması olduğunu, hatta aile içi şiddetin savaşabilecek insanları yarattığını ima ediyor.

Çalışmalarını Londra ve İstanbul’da sürdüren Serdar Biliş’in Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde birlikte ders verdiği Tilbe Saran’la kurduğu ve sanat yönetmenliğini üstlendiği Pürtelaş ekibi, ilk oyunları ‘Savaş’ı her Cumartesi 20.00’de, Kadir Has Üniversitesi’nin tiyatro salonu SahneHas’da sahneliyor.

Adında sahne var ama, yönetmen Serdar Biliş, eskiden ev olan tozlu yıkıntıyı ortadaki oyun alanında oluşturup izleyicileri bu karenin dört kenarına oturtarak ve oturma düzeninin arkasında oluşan koridora kimi zaman oyuncularını da sokarak seyircinin oyunun bir parçası olmasını sağlamış. Bu in-yer-face sahneleme, klasik İtalyan Sahnesine göre çok daha başarılı ve “Seyirci kendi içindeki şiddetin farkına varabilirse, kendisiyle yüzleşebilirse, oyun da bu açıdan bir ayna” diyen  Biliş’in sağladığı izleyici/oyuncu özdeşleşmesi, metnin ruhuna çok daha uygun.

Serdar Biliş, yalın ve sadeliğiyle daha da çarpıcı metni aynı yalınlıkla yönetiyor. Büyük kozu, müthiş oyuncu kadrosu. Ödül rekortmeni Tilbe Saran, ‘Zenne’den rol arkadaşı Erkan Avcı, ‘Bornova Bornova’dan Damla Sönmez ve ‘Kosmos’umuz Sermet Yeşil’in olağanüstü toplu oyunculuk gösterisi için ne söylense yetersiz kalır. İzlemek gerek.

Bu deneyimli ve ödüllü dörtlüye büyük rahatlıkla uyum sağlayan gencecik tiyatro öğrencisi Ecem Uzun’a gelince, bu ismi belleğinizin bir tarafına kaydedin. Yakın gelecekte bu kızımız, genç kuşağın hepsi de birbirinden iyi oyuncularının arasında bir yıldız gibi parlayacak.

Oyun sonrası Tilbe Saran’a da söylemiş olduğum gibi, o sahnede saatlerce toplar tüfekler de patlasa, her taraf kan içinde de kalsa, onlarca insan da ölse, savaşın acımasızlığı insanın bu kadar içine işleyerek sadece 100 dakikada verilemezdi!

‘Savaş’, yılın olmazsa olmazlarından. Sakın kaçırmayın.

Bitmedi! 2012 yılında Ferdi Çetin ve Yusef Demirkol’un kurduğu  Interdisciplinary Art Ensemble’ın  galataperform’da sergilenmekte olan ‘Ev, Mercedes ve Anneler’ adlı son derece ilginç deneysel performansından söz etmem şart. 

Burcu Halaçoğlu, Ferdi Çetin’in yazdığı, konsept ve yönetmenliği Yusef Demirkol’a ait olan Sesler... Harfler... Heceler... Cümleler…’den, daha doğrusu seslerin, harflerin ve hecelerin ardından gelen birkaç cümleden oluşan metni 60 dakika boyunca soluk soluğa izlenen bir oyunculuk gösterisine dönüştürmüş. Deneysel tiyatroya ilgi duyan herkesin mutlaka görmesini tavsiye ederim.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın