Başarılı olsun yeter

Çocuklarını ‘sağlam kişilikli’ ama daha ziyade ‘başarılı’ (ailelerin makbul bulduğu özelliklerle tanımlarsak: tuttuğunu koparan, ezik boynu bükük olmayan, hakkını yedirmeyen ve elbette çok para kazanan, adam çalıştırmayı bilen vb) bireyler olarak yetiştirmek isteyen anne-babalar için bunu sağlayabilecek reçetelerin kıymeti yüksek.

Başarılı olsun yeter

Çocuklarını ‘sağlam kişilikli’ ama daha ziyade ‘başarılı’ (ailelerin makbul bulduğu özelliklerle tanımlarsak: tuttuğunu koparan, ezik boynu bükük olmayan, hakkını yedirmeyen ve elbette çok para kazanan, adam çalıştırmayı bilen vb) bireyler olarak yetiştirmek isteyen anne-babalar için bunu sağlayabilecek reçetelerin kıymeti yüksek. ‘Reçete’lerde genellikle nasıl davranılacağı anlatılır. Ancak davranıştan öte hayatın hangi evrelerinde çocuğun hangi ihtiyaçlarının ön planda olduğunu vurgulasam daha çok işe yarayabilir.

Örneğin, bebeklik ve küçük çocukluk dönemini anne-baba ile ilişkisi içerisinde ‘başka insanlara güvenebilmeyi öğrenme’ aşaması olarak tanımlayabiliriz.

Sevilmek ve değer verilmek hissinin yerleştiği bu dönemde, aynı zamanda anne-babanın koyduğu sınırlarla karşılaştığımızda, bu sınırlamayı her istediğimizi (içimizden geleni) yapmamak için anne babanın bize desteği ya da kösteği olarak görmemiz neye bağlıdır? Hemen öncesinde, onlara duyduğumuz güvenin derinliğine ve koşulsuzluğuna. Sevilmişler güvenir. Güvendiğimiz insanların ‘yeter’ ve ‘dur’ları ile kendimizi kontrolü öğreniriz.

Sevilmeksizin (ve kimselere güvenememiş olarak) büyürken sınırlarla karşılaşan bebek ve çocuklar, bu sınırları keyfi bir zorbalık gibi yaşarlar. İsyanları da sınırlardan ziyade keyfiliğedir. Büyüyüp başkalarına sınır koyacak yetişkinler olduklarında ‘ben öyle istiyorum’dan başka bir gerekçeleri ve körü körüne itaatten başka bir beklentileri yoktur. Sevilmeden ve sayılmadan, adam yerine konmaksızın yetiştirilmiş çocukların kişiliklerinin zedelenmemiş olması pek mümkün değil.

Peki, o zaman toplumda  ‘kişiliği bozuk’ olanların çok daha fazla sayıda olması beklenmez mi? Koruyucu etkenler neler? ‘Tam bozulmamış’ kişilikler ne oluyor? Yorum ve sorularınızı info@yankiyazgan.com veya (twitter’da) @yankiyazgancom adresine iletebilirsiniz.

 

Doksanlılar

Gezi protestolarındaki direnişçi ‘Doksanlılar kuşağı’ hakkında İzmir Life dergisinin sorularına yanıtlar (konu hakkında ayrıntılı bilginin kısıtlılığı sebebiyle kısmen spekülatif görüşler)

Sözlerim büyük kentlerde yaşayan, orta ve orta-üstü gelir gruplarındakiler için daha çok geçerli sayılmalı; çok farklı sosyal, kültürel ve ekonomik katmanın iç içe geçtiği bir toplumda genelleme yapmak pek akıl işi değil. 90’lılar ya da yaş aralığını biraz genişletirsek klasik adıyla Y kuşağına ilişkin genel gözlemlerimi (ve Amerikan kaynaklı tasvirlerden bize uyduğunu düşündüklerimi) sıralayayım:

Kendilerine hötzöt yapılmasına alışık olmadıkları gibi buna karşı diklenmekten de çekinmez bir yanları var. Daha küçük yaşlarındayken özgürlükten anladıkları canlarının istediğini yapmak noktasına varabilen bir keyfilik potansiyeli taşısa da, sorumluluk önlerine gelip dayandığında kayıtsız kalamamaları farkları oldu. Karar vermek için çocukluk dönemindeki durumlarına göre karar vermemek gerektiğini bana zaten daha önce öğretmişlerdi. Sayısız defa ve sevinçle mahcup oldum.

‘Eti senin kemiği benim’ eğitim anlayışının kesin olarak bittiği, çocukların fikirlerinin ve tercihlerinin bazen fazlasıyla sorulduğu, onlara zorlama ve empoze ederek bir şey kazandırılamayacağının yetişkinler tarafından kesin anlaşıldığı bir dönemde büyüyen çocuklardan söz ediyoruz.

Bol bol televizyon seyrettiler, internet ise onlar için çocukluklarının ikinci yarısındaki bir ‘fenomen’ oldu. Takipçileri internetin ‘içine’ doğdular; ama internet ile kağıda yazma becerilerini bu ‘ekip’ daha iyi bağdaştırdı.

Kural sevmediler, kendilerine kural koydurmamak için savaştılar. Ama, haklarını yemeyelim; başkalarına kural koymayı, dayatmayı da sevmediler. Bu onların adaletli bir topluma düşkünlüğünün başlangıcı oldu.

Mizah, bir anlamda kızgınlık ya da saldırganlığın ‘yapıcı’ biçimde kendini ortaya koymasıdır. Düşündürür, şaşırtır, her zaman başka bir bakış açısı olabileceğini gösterir. Neşe, paylaşma ve dayanışmadan kaynaklanır. Ama güldüğümüz hikâyelerin çoğu zorbalıklara, haksızlıklara dayanabilmek için geliştirilmiştir. Gençler neşelerini toplumun acısını azaltmak, kendi dirençlerini çoğaltmak için adeta bir virüs gibi yayma yeteneğindedirler.

Doksanlılar çelişkileri iyi görüyor, olayları tepetaklak edip içindeki mizahı çıkartabiliyorlar. Çoktan seçmeli sınavlarla yetişip bu güne erişmeleri nasıl mümkün oldu? Belki çalışıyor gibi yapıp başka şeylerle uğraştıkları için beyinleri yeterince yıkanmadı.

Bugünün ve dünün gençleri farklı mı?

Bugünün gençleri ile geçmişin gençleri arasındaki en önemli ortak özellikler: enerji, masumiyet, özgürlük, meraklılık.

Bugünkülerin bir farkı, büyüklerini, ailelerini en az önceki kuşaklar kadar önemseyip seviyorlar. Ama koşulsuz sorgusuz sualsiz boyun eğmiyorlar.

Bugün ve daima geçerli olan ise, gençlerin yaşça büyüklerden her devirde farklı olması. O nedenle kuşak farklarının bir bölümü, yaş farkının bu çağdaki kendini gösteriş biçimi olarak da okunabilir.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın