Yine, yeni, yeniden…

Tülay GÜRLER KURTULUŞ Köşe Yazısı
8 Mayıs 2013 Çarşamba

Her şey kendi sırasını beklemiş gibi geçit resmi yapıyor şu günlerde…

Bahar şehre çoktan gelmiş, baş köşeye kurulmuş, saltanatın keyfini sürüyor.

Güller tomurcuklandı.

Rüzgar yavaş yavaş ılık bir tavır aldı denize doğru…

Evimin penceresinden gidemediğim okulumu ve bugünlerde daha bir mavi olan İstanbul’u çok özledim.

Sekiz gün kalacağımı düşündüğüm hastaneden beşinci günün sonunda taburcu olacağımı duyunca çok sevindim o gün. Beni neden erken taburcu ediyorsunuz, diye sorduğum doktor, o kadar çok istediniz ki iyileşmeyi, siz olumlu baktıkça işler yolunda gitti. Üç hafta yatacaksınız ama her geçen gün, bir önceki güne göre daha iyi hissedeceksiniz kendinizi, dedi.

Doğruymuş.

İnsan bir uyuyup uyanınca birilerinin o uyurken dokunduğu yerler iyileşiyormuş zamanla.

Tıp denen bilim, başlı başına bir mucize…

Hele benim gibi sözelci biri için tam bir büyü, olanaksızlığın sınırı gibi bir şey…

Bir iğneyle uyuyorsunuz ve uyanmama ihtimaliniz var, bir nevi ölüyorsunuz. Sonra birileri geliyor, dokunduğu yerleri iyi ediyor, gözünüzü açtığınızda yeniden doğmuş gibi oluyorsunuz. Sanki size ikinci bir şans verilmiş gibi, sanki bunlar başınıza hiç gelmemiş gibi… Sonra da hiçbir şey olmamış gibi giyinip kuşanıp evinize geliyor, karanlık ve uzun bir uykunun derininde başınıza gelenlere şaşıyor ve bütün kalbinizle şükrediyorsunuz.

Korkular, ağrılar, acılar geride kalıyor; umut geliyor baş köşeye baharın gelişi gibi gelip kuruluyor, sizden önce başlıyor kuracağınız cümlelere…

Yaşamanın ne kadar güzel olduğuna Nazım’ın da dediği gibi “bir çocuk gibi şaşarak” bakıyorsunuz. Sanki bir şeylere kaldığınız yerden değil de yeniden başlıyorsunuz.

Bu size sunulmuş yeni hayatı, bir yandan yeniden bir yandan da yepyeni bir biçimde yaşamaya başlıyorsunuz.

Rudyard Kipling’in “Eğer”  başlıklı imkansız şiirindeki, hayat sunulmuş bir armağandır, insana, dizesinin anlamına daha iyi varıyorsunuz.

Sevdiklerinizin, işinizin, etrafınızdakilerin, güneşin, ay’ın, her şeyin ayrımına daha iyi varıyorsunuz.

Böylece Allah’ın sevgili kulu olduğunuza inanıyorsunuz.

Ben bugünlerde öyleyim.

Hayatım tam anlamıyla rayına oturmuş olmasa da yazılarımı yattığım yerden yazdığım, sınavlarımı yatarak okuduğum, televizyondaki kadın programlarına takıldığım bugünlerde bile mutluyum.

Çünkü geçti.

Hayat; yine, yeni, yeniden geldi.

Neyse ki…

Kırk iki yaşında yaşadığım bu süreç, bana her zaman severek anlattığım ama üstünde belki de hiç bu kadar derin düşünmediğim bir dizenin anlamını yavaş ve ince ince öğretti:

“Yaşamak güzel şey be kardeşim!”