Frida Kahlo ve acının yarattığı sanat...

Aslında tüm çabası, yaşadıklarını ve iç dünyasını anlatabilmek içindi; tıpkı Diego’nun ona yapmasını söylediği gibi… 20. yüzyıl sanat dünyasının en karizmatik figürlerinden biri olan Frida Kahlo, yaşamı boyunca acılarını, tutkularını, onu var ve yok eden her olayı hiç sakınmadan yansıttı resimlerine.

Frida Kahlo ve acının yarattığı sanat...

Sıra dışı bir hayatın bu sıra dışı kahramanını, 22 Mart Cumartesi günü, Meksika sanatı ve Kahlo uzmanı Dr. Salomon Grimberg’in ağzından dinledik bir kez de...

Çocuk psikiyatrı Dr. Salomon Grimberg, aynı zamanda ünlü ressamı farklı bir gözle keşfetmemizi sağlayan dünyaca saygın bir Kahlo uzmanı. Meksika’da doğan ve halen ABD- Dallas’ta yaşayan bilim adamı, sanatçı hakkında birçok kitaba da imza atmış. Grimberg, 22 Ocak Cumartesi günü, Pera Müzesi oditoryumunda yaptığı ‘Frida Kahlo, Bir Yaşamın Portresi’ başlıklı konuşmasında adeta Frida Kahlo tablolarının şifrelerini kırarak dinleyenleri sanatçının iç dünyasına doğru hüzünlü bir yolculuğa çıkardı.

Frida’nın tabloları: Yaşamının resmi geçidi

Yaşam öyküleri, özgün kişilikleri ve işleriyle her zaman göz önünde olan Frida Kahlo ve Diego Rivera, resim dünyasının belki de gelmiş geçmiş en ilginç çiftlerindendi. Burada Salomon Grimberg’in Frida Kahlo ile ilgili psikolojik tespitlerine kulak verelim: “Kahlo kendi tarihini resmeden bir sanatçıydı; resimlerini içgüdüsel olarak yapardı. Amacı hiçbir zaman ticaret olmadı, otoportrelerini sadece arkadaşları satın alabilirdi. Kahlo’nun tabloları bir semboller destanıydı. Vazgeçemediği tutkusu Diego, geçirdiği yirmiden fazla ameliyat, kesik bacağı, doğuramadığı bebekleri, ihanetleri, terk edilmeleri resimlerinin daimi kahramanlarıydılar. Hiç bir fırça darbesi, renk ya da figür oraya sebepsizce çizilmiş değildi, her birinin bir anlamı, öyküsü veya iması vardı. Frida’nın hayatının izini sürmek isteyenler için tüm ipuçları resimlerinde gizliydi. Bazıları da edebi göndermeler içerirdi. Bu dili ona Diego Rivera öğretmişti. Çok ünlü bir ressam olan Rivera’nın en önemli eseri Frida’dır bile denebilir.

Kahlo, anlatmak, paylaşmak istediklerini hep tuvale aktardı. Otoportreleri müthişti. Resimlerinde sık sık tekrarlanan bir takım objeler veya hayvanlar onun bilinçaltının ve deneyimlerinin rehberleriydi. Mesela köpek sembolü ölümü, maymun şeytanı, kara kedi kötü şansı, bülbül ise aşkı simgeler. Yine de yaşamı boyunca en çok şu üç temayı resmetti diyebiliriz: Kendini; 18 yaşında geçirdiği ve onu sakat bırakan araba kazasını; kocası Diego’ya olan aşkını...

Frida çok popüler ve çevresi sürekli kalabalıktı ama yaşamı boyunca kendini hep yalnız hisseti. Bunu anlamak için yine resimlerine bakmak yeterli. Yalnızlığı doğumuyla başladı. Önceki erkek evlatlarını kaybeden anne Matilde Calderon Gonzales, Frida’yı bir erkek çocuğu ümidi ile doğurdu ama dileği gerçekleşmeyince çok üzüldü ve küçük kızını emzirmeyerek onu bir sütanneye teslim etti. Frida çocukluğu boyunca farklı olduğunu ve yeterince önemsenmediğini hisseti. Bu yüzden ileriki yıllarda hep önemli ve saygın insanlarla bir arada olmaya çalıştı.

Frida Kahlo için yaşam kaotik bir varoluş, yalnızlık ise Diego tarafından terk edilmekti. Hayat onu öldürüyordu. 1930-39 yılları arasındaki resimleri hep bu duygularını anlatır. Bunlarla baş edebilmek için marihuana içiyordu. Biseksüeldi; annesinin ilgisizliğinin yarattığı derin travmayı kendince bu şekilde telafi ediyordu. Hint felsefesine büyük ilgisi vardı ve çektiği acıları bir önceki hayatında kötü karmaların etkisinde kalmasına bağlıyordu. Reenkarnasyona inandığı halde her şeyi ölümle bağdaştırdı. Ölümünden bir ay önce kendini yaşamının son bulduğu krematoryumun önünde resmetti ve tablosuna ‘Hayatımdaki güneş batıyor’ yorumunu yaptı. Sonunun yaklaştığını biliyordu.

Frida Kahlo sadece tek bir resim- kendi doğumunu, yalnızlığını anlatan tablosunu- bile yapsaydı ikon olurdu. Diego Rivera popüler bir ressam, Kahlo ise ressamların ressamıydı. Frida’yı beğenen Diego’yu beğenmezdi.

Sanat pek çok katmandan oluşur. Her eserin sanatçı tarafından yaratılan bir enerjisi vardır ve bu onun tarihi, genleri hakkında bilgi verir. Genlerdeki bu bilgi evrenseldir. Frida’nın 50 yıl önceki Meksika’daki imajı, tabloları vasıtasıyla İstanbul’a geldi ve ben bu enerjinin özel bir anlamı olduğuna inanıyorum.”

Kuyruğa girilerek izlenen sergi

Küratörlüğünü Helga Prignitz Poda’nın yaptığı sergi, Jacques - Natasha Gelman koleksiyonunda yer alan ve Kahlo-Rivera çiftinin en önemli 40 yapıtını içeren bir seçkiden oluşuyor. Bunlardan bazıları, 2010’da Berlin ve Viyana’da açılan, 600 bin sanatseverin gezdiği ‘Frida Kahlo Retrospektifi’nde de yer almış.

1970 yılında Meksika’da çıkarılan bir yasaya göre Kahlo ve Rivera’nın eserleri, satın alınsa bile, ülke sınırları dışına çıkarılamıyor. Dolayısıyla sergi, Türkiye’ye özel izinle getirildi. 40 eserin ortalama satış değeri 5,5 milyon ile 15 milyon dolar arasında değişiyor.

Sergide, Frida Kahlo’nun başyapıtları sayılan otoportreleri, natürmortları ve kolajları ile Diego Rivera’nın Meksika sanatını yansıtan görkemli tuval resimlerinden en önemlileri, Natasha Gelman portreleri ve bazı desenleri izlenebilir. Kahlo’nun uzun süre aşk yaşadığı Macar asıllı Amerikalı fotoğrafçı Nickolas Muray’ın çektiği Frida ve Diego kareleri de görülmeye değer.

Cumartesi günü sergiye girmek üzere, müze önünde uzun bir kuyruk oluştuğuna şahit oldum. İki saat sonra dışarı çıktığımda aynı yoğunluk devam ediyordu. Üstelik sadece sergiye değil, Artshop’ta satılan ilgili kitap ve objelere de müthiş bir talep vardı. Derim ki, sinema ve edebiyat dünyasına konu olmuş bu efsane çiftin yarattığı eşsiz renk armonisinde kaybolmak istiyorsanız 20 Mart’a kadar mutlaka Pera Müzesi’nde olun!

Bu vesileyle ‘Frida Kahlo ve Diego Rivera’ İle ‘Çarlık Rusyası’ndan Sahneler’ sergileri süresince Pera Müzesi’nin her Cuma 20:30’a kadar ziyarete açık kalacağını hatırlatayım.

Sıra dışı bir yaşamın sıra dışı kahramanı

Ben bazı hayatların tesadüfen yaşandığına inananlardan değilim. Frida’nın yaşadığı kısa ama her anı dolu dolu yaşam, acı payı büyük de olsa, kişiliğini oluşturdu, yeteneğinin ortaya çıkmasını sağladı. Portreleri karşında hayran kalan Picasso bile “Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz” demişti.

Macar Yahudi’si fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve İspanyol asıllı Matilde Calderon Gonzales’in üçüncü kızları Frida Kahlo, 1907’de doğmasına rağmen, o kendini ülkesini yeni ufuklara taşıyan Meksika devrimi (7.7.1910) ile yaşıt saydı. Altı yaşındayken çocuk felci geçirdi. Onu birçok konuda geliştiren dönemin en iyi okullarından Ulusal Hazırlık Okulu’nda okudu ve komünist çevrelerle yakın ilişki içerisinde büyüdü. 18 yaşında geçirdiği ağır bir trafik kazası hayatının akışını değiştirdi. Kazadan sonra öğrenimine son vermek zorunda kaldı ve çok istediği tıp eğitimini alamadı.

Yaşamının büyük bir bölümünü yatakta başının üstünde duran, ‘gündüzlerinin ve gecelerinin cellâdı’ olarak tanımladığı bir aynaya bakarak geçirdi ve sürekli kendini resmetti. Birkaç yıl sonra yeniden yürümeye başlayan Kahlo sanat ve politik ortamlarda var olmaya başladı. 1929’da çok ünlü bir ressam olan Diego Rivera ile evlendi. Aralarındaki yaş ve tip farklılığı ‘beyaz güvercin ile filin birlikteliği’ yakıştırmasına yol açtı. Karşılıklı ihanetler, boşanmalar ve tekrar evlenmelerle süren bu inişli çıkışlı fırtınalı ilişki boyunca Kahlo dünya çapında ünlendi. New York ve Paris’te sergiler açtı.1943’de ‘La Esmeralda’ adlı yeni bir sanat okulunda öğretim üyeliğine başlayan Frida, sağlık durumu kötüleşmesine rağmen ders vermeyi sürdürdü.

Yaşamı boyunca geçirdiği 32 ameliyat para etmedi. 1953’te sağ bacağı kesildi. 13 Temmuz 1954’te, 47 yaşındayken akciğer ambolisi teşhisiyle hayatını kaybetti. Ölümünün ardından evi - Mavi Ev- müzeye dönüştürüldü.

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın