Milli sporumuz beyzbol!

Bu başlığı neden attığım yazının sonunda. Dolayısıyla sabırsız okuyucular yazıyı okumadan sona geçebilir ama oraya kadar anlatacaklarım da var.

Mete YAYLALI Spor
14 Kasım 2017 Salı

Bütün sporların temelinde tek bir unsur var: Sporcu!

Başarılı sporcuların yola çıkarken ilk adımları 5-6 yaşlarında attıkları düşünülürse konumuz bir anda ‘Çocuk’ haline gelir.

Demek ki ortada bir çocuk var, kendi çocuğumuz ve bu çocuktan bir şampiyon sporcu çıkarmak istiyoruz, değil mi? Hayır.

Biz anne babalar olarak çocuğumuzdan bir şey çıkaramayız, bir şey olmasını sağlayamayız.

Çocuk sofrada yemeğinin yarısını yedikten sonra doyduysa doymuştur ve yemek biter. Tabaktaki yemeği bitirmesi için ısrar etmek "sen doyduğunun farkında değilsin, ben bilirim" demektir. Çocuk artık kendine güvenmeyen, her şeyi anne babasının bildiği, kendi bildiklerinden bile şüpheye düşen bir yola girer.

Öncelikle kabul edilmesi gereken gerçek bu çocuğun bir sportif yeteneği, atletik özellikleri olup olmadığıdır. Yani sporda başarı için öncelikle aranan bir atlettir.

Bir çocuğun herhangi bir spor dalına ilgi duyabilmesinin çevre şartlarına bağlı olduğunu kabul ediyoruz. Anne baba bir tenis kulübünün üyesiyse çocuk bu sporla tanışacak fakat ne olup ne olmayacağı daha sonra belli olacaktır. Bunu da ilk kabuller listesinin başına yazalım. Yani öncelikler arasında toplumun çekirdeği olan ailede bir spor kavramının varlığıyla yola çıkıyoruz. Bu genel bir kabul. Özel durumlar olmaz mı? Olur. Serena ve Venus Williams Kardeşlerin babası Richard Williams kızlarının tenis şampiyonu olmalarını istemiş ve bu yolda çocuklarını yetiştirmiş. Bu kadar basit mi? Hayır. Öncelikle Richard Williams bir Amerikalı. Liselerinde sporun olmazsa olmadığı, basketbolun popüler spor olduğu bir ortamda yetişmiş Afrikalı-Amerikalı. Daha ortada çocuklarının olmadığı bir dönemde tenis dersleri almış, spor kültürüne sahip bir genç adam. 1980 yılında televizyonda Romen sporcu Virgina Ruzici'nin Salt Lake City'de katıldığı bir tenis turnuvasındaki zaferini izledikten sonra iki ay önce doğan kızının (Venus) tenisçi olmasına karar vermiş. Cümle çok basit gibi duruyor ama içinde önemli detaylar var. Öncelikle kendisi tenis oynuyor ve teniste bir hayat olduğunu görüyor. Sonra Amerikan televizyonunda bir profesyonel turnuva izliyor. İzlediği sporcu 1978 Roland Garros şampiyonu bir Romen. Bütün bunlardan çıkardığı sonuç: Kızım profesyonel tenisçi olmakla kalmayıp en az bu seviyede başarılı olacak! Venus için henüz çok erken ama bir yıl sonra Serena da doğduktan sonra Richard elinde iki dünya şampiyonu olduğunun hayalini kurmaya başlamış olmalıdır. 78 sayfalık bir eğitim programı ve planlama hazırlayan, çocuklarını 4-5 yaşlarında korta sokan ve çalıştıran bir babadan bahsettiğimize dikkat edin.

Çocuklarda mutlaka doğuştan gelen atletik özellikler olduğu, çalışkan, fiziksel ve ruhsal olarak güçlü oldukları bugün geldikleri yere bakınca tahmin etmek zor değil.

Bütün başarılı sporcularda ortak özellikler atletik olmak, yetenekli olmak, çalışkan ve fedakâr olmak. Fakat hepsinin arkasında çocuğuna inanan, güvenen ve destekleyen aileler var. Başka bir şey daha var ve biz bunu da kaçırıyoruz. Bütün bu yetenekli çocukları tecrübeli gözler görüp buluyor.

Şimdi resmi biraz daha genişletelim. Doğuştan yetenekli çocuklar, sporun insan hayatındaki önemini bilen aileler, çocuklarına inanan ve güvenen aileler, çalışkan çocuklar ve bu çocuklardaki ışığı gören tecrübeli spor insanları. Elbette bu sporcuların çıktıkları uzun yolda aksamayan eğitimleri, ileri seviyede sağlanacak imkânlar, yolda ilerlerken hedeflerden sapmamak, varılacak yeri bilmek ve inanmak gibi onlarca parametreyi göz ardı etmeyelim.

Tenis gibi bireysel sporlarda, hele de Türkiye gibi sporun önemini kavrayamayan veya umursamayan insanlar tarafından yönetilen spor ortamında sporcu yetişmesi oldukça zor. Böyle bir iklimde sporcuya federasyonlar tarafından el uzatılmasını ve destek verilmesini beklemek de biraz hayal kurmak oluyor. Yerel yönetimlerin halka açık spor alanları yerine ticari yapılar tercih etmesi, sporun içinden yaratılan ticaret ve kazancın kamu yararının üstüne önüne geçmesi bizim gibi toplumlarda sportif başarıyı tesadüflere bırakıyor tabii. Sırbistan, Hırvatistan ve Letonya gibi ülkelerin tenisteki başarısı, dünyaya sundukları çok genç yetenekler ekonomik büyüklüğün değil kültürel yapının sporda başarıyı getirdiğinin en güzel örnekleridir.

Bu kültürel yapıyı oluşturacak olan da tabii ki devlet. Halka açık spor alanları, halka sporu öğreten devlet destekli antrenörler, medya organları, okullarda yoğun yapılan spor dersleri, bilinçli ve eğitimli antrenörler, disiplinli ve çalışkan bir spor alt yapısı bu sportif iklimin olmazsa olmazları. Hangilerinin bizde eksik olduğunu bir bakışta görebilirsiniz. Üç tarafımız denizlerle çevrili fakat su sporları konusunda başarımız yok. Ülke coğrafya olarak atletizm ve kayak gibi sporların gelişmesine çok uygun olmasına rağmen dünyada sesimiz çıkmıyor. Hala tenis bir elit spor mudur yoksa değil midir tartışmasını yapıyoruz, tenisi halka indirmeye çalışıyoruz fakat bir yandan da onlarca milyon dolar harcayıp elit turnuvalar düzenliyoruz. Sporcu yetiştirmek için yeterli bütçesi olan federasyonlar herhalde kime harcasam da başarılı olsalar diye düşünmekten bir türlü doğru sporcuyu bulamıyor! Yetenek seçiminden habersiz, seçebilse nasıl yetiştireceğini bilmeyen, yetiştirse hangi plan ve programı uygulayacağında kafası karışık bir yapı içinde bu çocuklar. Eğitimsiz antrenörler basketbolcu olacak çocuğu yüzme takımına, futbolcu olacak çocuğu tenis takımına alıyor. Satranç oynasa büyük usta olacak çocuktan Grand Slam şampiyonu çıkarmaya çalışan antrenörlerimiz çok da aileler de az değil. Denetleyen yok, takip eden yok.

Fakat her zaman bahane çok.

Eğitim sistemi suçludur, antrenör suçludur, federasyon hiç destek vermiyordur. Bunların hepsi doğru olabilir. Durmadan değişen eğitim ve sınav sistemi, atanamayan öğretmenler, atanan öğretmenlerin eğitim durumu, ticarethane halinde özel okullar ve kafası karışık bir milli eğitim. Bütçesini sporcular dışında nereye harcadığı merak edilen federasyonlar, bunu sormayan hatta belki de merak bile etmeyen spor bakanlığı, özel ders peşinde antrenörler, maaşları ödemeye çalışan spor kulüpleri, belediyelerin yıktığı spor tesisleri. 10 yaşındaki çocuğun dünya şampiyonu olacağına aileyi inandıran kerameti kendinden menkul tüccar teknik adamlar, buna inanan anne babalar.

Buraya kadar okuduğunuza göre artık temel elemanlardaki eksiği gördünüz demektir. Şimdi asıl konuya geliyoruz ki yazının başındaki Richard Williams örneğinde bir detay vardı. Richard Williams kızlarının tenis başarısı için 78 sayfalık bir program hazırlamıştı. İşte ülkelerin herhangi bir konudaki üretiminin sırrı burasıdır.

Bilginin ışığında hazırlanmış akılcı bir program ve bu programa sadık kalınarak uygulama disiplini.

Sporcuyu bir ürün olarak düşünürsek 5-6 yaşlarında başlayan sürecin ilk sonuçları için 10 yıl beklemek, sabretmek ve plana sadık kalmak gerekecektir. Sabırsız bir toplum olduğumuz için kısa süreli başarılar peşindeyiz. Bu süreci yönetecek bilgi ve disiplin eksikliğimiz de cabası.

Bu durumda başlayacağımız yer sadece bireysel çabalar ve belki bunların sonunda oluşacak bir spor kültürü. Bir yeteneği bilgili ve özverili antrenörün eline teslim etmek, ailenin desteğiyle yürütülen süreçte gelecek bir başarı dikkatleri çekip "Neden olmasın?" sorusunun peşine takılacak diğerleri.

Elbette bir konferans konusu olabilecek bu sorunu bu kadar yerde anlatmak mümkün değil, sadece kısa bir durum tespiti o kadar.

Fakat bu konunun temelini oluşturan unsurları, ülkenin neden üretici değil de tüketici konumuna savrulduğuyla da açıklayabilirsiniz. Buğday deposu bir ülkenin neden saman ithal ettiği, hayvancılığın neden yok olduğu, neden doğal enerji kaynaklarına yatırım yapmadığı, ithal girdisi olan doğal gaz elektrik santrallarında ısrar edildiği ve çoğunun da çalışmadığı gibi biraz daha karmaşık soruların cevaplarıyla neden Wimbledon şampiyonumuz yok sorusunun cevabı birbiriyle ilişkilidir.

Bir de spora nasıl baktığımız şu haberde gizlidir:

 

Meğer milli sporumuz beyzbolmuş!

Türkiye profesyonel bir beyzbol ligi olmamasına rağmen dünyada en çok beyzbol sopası satan ülkeler arasında bulunuyor. Peki bu oyun Türkiye'de oynanmıyorsa beyzbol sopası satışları neden bu kadar yüksek seviyelerde? Neden beyzbol sopası çok satılırken diğer ekipmanları hiç satılmıyor?

Ülkemizde hiç oynamadığımız bu oyunun sopasının satışları öyle bir seviyede ki, ABD'de bile beyzbol sopası pazarı her sene yüzde 5 büyürken, Türkiye'de yüzde 15 büyüyor. Oyun oynamak için almadıkları kesin. Çünkü Türkiye’de beyzbol sahası yok. Hatta bazı müşteriler beyzbol sopası bile demiyor; haydar, cabbar, şimşir, kas gevşetici gibi lakaplar takarak bizden o şekilde talep ediyorlar. Türkiye’de beyzbol sopasını vatandaşlar güvenlik amaçlı kullanıyorlar. Oyun oynamak için değil!