Düşünceler…

Düşünceler…

Bu ayın başında Yıldız Hamidiye Camii restorasyon sonrasında tekrar ibadete açıldı. Haberi okuyunca bazı şeylerin onlarca yıla nasıl dayandığına şaşırıyor insan. Hem Osmanlı, hem Selçuklu hem de Endülüs mimarisinden izler taşıdığı belirtilen Yıldız Hamidiye Camii tarihe tanıklık etmiş bir eser.

II. Abdülhamid’in banisi olduğu Yıldız Hamidiye Camii, Beşiktaş’ta, Yıldız Sarayı önünde. Cami, II. Abdülhamid’in Dolmabahçe Sarayından ayrılıp daha korunaklı bulduğu Yıldız Sarayına yerleşmesinden sonra yaptırılıyor. Caminin kolonlarından hünkâr köşküne kadar Batı mimarisinin izlerine rastlanıyor. 1885-86 yılları arasında Nikolaidis Jelpolyo’ya yaptırılan caminin, en ilgi çeken unsurlarından biri de Müslümanların desteğini almak adına uzunca bir süre yatırım yapan Alman İmparatoru II. Wilhelm’in hediyesi olan avize.

Yani caminin yalnız bugününde değil, dününde de semboller, siyasi mesajlar yüklü. Bugünkü restorasyon açılışında Yıldız Hamidiye Camii nasıl mesaj yüklüyse, yaptırıldığında da II. Abdülhamid’in mesajları için bir vesileydi. Caminin minberinin, Bursa’daki Ulu Camii ile kurulmaya çalışılan kasıtlı benzerlik, bunlardan biridir. Bugün üzerinden benzerlik kurulan II. Abdülhamid, kendi döneminde Osmanlı’nın eski şanlı günleriyle benzerlik kurmanın peşindeydi. Yıldırım Beyazıt’ın İnegöl’de yaptırdığı ancak o zamana yalnızca yıkıntıları kalan caminin yeniden yaptırılmasını emretmesi ve on dokuzuncu cülus yıldönümünde hayır dualarıyla bizzat açması da yine buna benzer bir hamledir.

Yıldız Hamidiye Camii, II. Abdülhamid’in göründüğü yerdir: Sultanların kendini halka gösterdiği Cuma selamlığı âdetini onca suikast korkusuna karşın (ki yine bu camide bombalı suikasttan ucu ucuna kurtulmuştur) devam ettirir. Ancak 19. yüzyıla geldiğimizde bu adet, Avrupa’daki muadillerinden mülhem, törensel bir nitelik kazanır. Padişahların ibadetlerini gerçekleştirdikleri hünkâr mahfilleri de buna ayak uydurarak büyür, Yıldız Hamidiye Camiinde fark o kadar açılır ki Aptullah Kuran Hocam bu caminin “Osmanlı mimari geleneğini topyekûn yıktığını” söyler. Kısacası camide ibadet esnasında da hayatın geri kalanında olan roller devam ettirilir. Cami, padişahın halka bu kadar yakın olduğu yegâne yer olduğu için, namaz bittikten sonra memurların işlerinden biri de padişaha ulaştırılmak istenen arzuhalleri toplamaktı.

II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayından ayrılıp hemen yakındaki Yıldız Hamidiye Camiine geçmesi, şehrin yabancıları için seyir zevki olacak kadar şaşaalı bir olaydır, öyle ki bu bir bakıma teşvik de edilmiştir: Yabancıların izleyip padişahı selamlayabilmeleri için platformlar yerleştirilir. Hem içerde hem dışarıda en karışık zamanda, İlber Ortaylı’nın deyimiyle “en uzun yüzyılda” olan imparatorluk için, hem tebaaya hem de yabancı âleme imaj yaratmak için önemli bir vesileydi bu törenler. Hicaz’daki kutsal mekânların koruyucusu ve hizmetkârı, bütün Müslümanların halifesi imajının tam da ayakta kalabilmek için değişmeye, dünyanın değişimine ayak uydurmaya çalışılan bu döneme rastlaması dikkat çekicidir.

Tekrar dönelim bugüne ve bu bilgiler ışığında haberin üstünden tekrar geçelim. Muhafazakâr camianın II. Abdülhamid muhabbeti malum, zaten dua sırasında hoca da II. Abdülhamid’in uğradığı suikastı referans veriyor. Caminin tüm İslam âlemine hayırlı olmasını dilemekte yeni bir şey yok, tüm İslam âlemini bir anda bir parantezin içine koymak on yıldan fazladır alışılageldik bir durum. Ancak dua sırasında İslam dünyasının birliğinden, beraberliğinden bahsedilmesi, Arap ülkelerinin birbirleriyle didişip durduğu ve Türkiye’nin de arada kaldığı bir zamana denk geldiğinde ayrı bir anlam kazanıyor.

II. Abdülhamid her ne kadar dini ön plana çıkararak geleneksel bir görünüm sunuyorduysa da, aslında gerek bu caminin Rum bir mimara Batılı tarzları da içerecek şekilde yaptırması, gerek Avrupa’nın protokol anlayışını kendi ülkesine uyarlamasıyla aslında çağın gereklerini eskinin meşruiyetine dayanarak gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Bugün bu caminin restore edilip yeniden açılışının yapılması, ardından hocanın ettiği mesajlarla dolu dua ve tüm bunların televizyonda naklen verilmesi de II. Abdülhamid’in yöntemlerinin yeni teknolojiyle yenilenmiş hali gibi. Hâlâ önemli eserlerimizle ve geçmişimizle Avrupa’yla eşitlik peşinde koşuyor ve hâlâ kendimizi çepeçevre sarılmış, tehdit altında hissediyoruz. Sahneye eklenen yeni şeyler, mikrofon ve kameralarmış gibi geliyor insana bazen.

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın