Neydi bu yolculuk dediğimiz?

Daha az öl!  Gün boyunca ne çok ölüyor insan… Her kötü düşünce, her takılı kaldığımız fikir, her inanç ve her bağımlılık ne kadar zorluyor ve zorladıkça ne kadar ölüme yakınlaştırıyor, hatta öldürüyor bizi.

***

Bir masalın içinde gibi miydim? Yoksa bir korku filmi miydi kıskacına alan beni? Bizi? Hepimizi? Bir dehşet mabedi sanki içinde olduğumuz bu mekan. Aslında bir kilise. Bir Roman Katolik Kilisesi. Ancak alıştığımız mabetlerden; cami, sinagog ya da kiliselerden çok farklı bir kilise. Daha sonra araştırıp öğreneceğim üzere dünyada birkaç benzeri olmasına rağmen bu onlardan da sıra dışı bir yer. Bir iskelet kilisesi! Loş ve soğuk!

Ölüm soğukluğu mu? Daha çok ölüm düşüncesi ile bizlerin özdeşleştirdiği bir soğukluk! Her taraf kuru kafalar ve bedenin farklı kemikleri ile döşeli. İnsan kemikleri! İlk aşamada tiplerine ve boylarına göre ayrılmış, sonrasında da bir tahta ustasının çalışması ile kilise bu kemiklerle dekore edilmiş. Bu soğuk ve ilk bakışta korkutucu kilisenin loş aydınlatması yine kuru kafa ve kemiklerden yapılmış bir dev avizeye yerleştirilmiş mumlarla sağlanmış yüzyıllarca. Soğuk bir yok oluşa, insana değer vermeyen bir inanca bakmak gibi bunca kemiğe bakmak. Kemiklerin insan kemiği olduğunu düşündükçe, kahrolmak işten bile değil. Ölüme bakmak gibi... Oysa bir doğal tarih müzesinde dinozor kemikleri etkilemiyor hiçbirimizi böyle. Doğa tarihini anlamak için üçüncü şahıs izleyici gibi bakıyoruz o kemiklere de, burada, bu mabette izlediğimizden ayrışmak aynı derece mümkün değil. 

Yıllardır inançlarımızın yerleştirdiği kemiklerimizin kutsallığı algısından arınabilirsek dokunulmaz olmayacaktı bu kemikler bizler için. 

Kutsaldı mutlak o kemikler. İçlerinde yaşam sıvısı aktığında kim bilir hangi bilgelikleri, hangi deneyimleri biriktirmişler, her bir hücrelerine kazımışlardı. Ancak kurgunun dışına çıktığımda, kurgunun dışına çıkıp da baktığımda, gerçeklik sandığımızın ötesine geçtiğimde bir çeşit ‘olma’ hali yayıldı üzerime... Korku yok oldu; dehşet bitti. İğrençlik algısı, saygısızlık düşüncesi ya da herhangi bir tepki kalmadı aklımda, düşüncemde, yüreğimde. Sanki bedenimin her bir hücresinden dışarı akan bir arınma hali idi yaşadığım. Arındığım, kendime bugüne kadar empoze etmiş olduğum yargılardı. Yüreğimden akan bir sevgi selinin içinde; kollarımdan, göğsümden, sırtımdan, karnımdan ama en çok bedenimin en hassas noktalarından dışarı süzülüyorlardı sükunet halinde. Her dışarı süzülme anını teker teker hissettiğim bir bütün aşk hali... Her tarafımızı saran kemikler bir anda kemik olmaktan çıktılar algımda. Benden ayrı bir şey değildiler artık. Ben de o 60-70 bin kişinin kemiği idim. 14. yüzyılda kara vebanın aldığı canlardım. Hüssit savaşlarında can vermiş savaşçılardım. Bir kılıç yarasıydı bu dünyadaki günlerimi tamamlayan. Ya da bir son nefesti verdiğim sevgilimle sarmaş dolaş kara veba sanrısı ile... Aşktı. Ya da aşktan uzak kalmış olmaktı bunca zaman. Korkuların etkisinde kaldıkça iğreti bir bakışla bakıyordum çevremde olan bitene. Oysa bir arkeolojik kazı yaparcasına çalışıyordu kilisenin etrafındaki hendekte tadilat yapan ustalar. Şefkatle, fırça fırça temizliyorlardı kemiklerin etrafındaki toprağı..

Ve biz, ilk tepkimiz ağzımız açık, nefessiz, bakakalmış, anlamaya çalışıyorduk içinde bulunduğumuz bu kemik mabedini. Kutsaldı çünkü kemikler bizim için. Kutsalların kutsalı ruhunu üflemişti iskelet dediğimiz bu insan kabına. Ve o kaplar, kutsalların kutsalının nefesine değmişti. Kutsaldılar elbet. Usulüne uygun gömülmeleri gerekirken, bir sanat eseri misali sarkıyordu tavandan o koca avize. Bir duvarda bir kraliyet armasına dönüşmüştü o kutsal kemikler. Ya da birer vazoya... Bakakalmıştık. Bakakaldığım yerde düşünceler bir meditasyon halinde eridiler, bedenimden süzülen her nefeste arındım. Düşüncelerin yok olduğu yerde, karşımda duran kemiklere baktım. Yüzlerce yıl önce bu dünyadan ayrılmış insanların kemiklerine baktım. Bakar gibiydim onlara. Oysa baktığımı görmüyordum artık. 
Bildiğim, her an gördüğüm, kendim zannettiğim ve çok önemli addettiğim kendi şeklimden ayrışmış ve bir başka şeklime ya da şekilsizliğime bakar gibiydim. Bir çeşit ayna işlevi görüyordu şimdi bu müze benim için. 

Baktım. Uzun uzun baktım. Sessizlikte, -etrafımdaki insanlara rağmen kendi içimde gömüldüğüm sessizliğimde- baktım. Dokunulabilir gerçeklik dediğimizin bir illüzyon olduğunun farkındalığında baktım. İçimde bulduğum korku değildi. Ölüm korkusu hiç değildi. Huzur ve şefkatti kendimde keşfettiğim. Tüm yolculuğumu bana gösteren bir ayna ile karşı karşıyaydım şimdi.

Ve o an anladım yolculuk dediğim, benim yaptığım bir hareket değildi. Yaptığım bir şey hiç değildi.  Yolculuk, benim kendi oluşum halimdi.

 

Meraklısına not:

* Sedlec’in iskelet kilisesi (Çekçe: Kostnice v Sedlci) İç yapısı insan kemiklerinden yapılmış mimarisiyle ilgi uyandıran Çek Cumhuriyeti’nin Kutná Hora şehrinde bulunan bir kilise ve şapeldir.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın