Sarı Sandalye’de bir eski bir yeni

 Sarı Sandalye’de bir eski bir yeni

Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu çıkışlı gençlerin 2014 yılında kurduğu

Sarı Sandalye imkânsızı mümkün kılan çalışmayla, sıra dışı Fransız yazar Georges Perec’nin “okunması mümkün olmayan bir metin elde etmeye çalıştım” diye nitelediği “Ücret Artışı Talebinde Bulunmak İçin Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi” adlı metnin teatral karşılığını başarıyla bularak girdiği tiyatro serüvenine, yine edebiyattan tiyatroya aktardıkları iki farklı çalışmaya ‘Açlık’ ve ‘O, Hakkâri’de Bir Mevsim’ ile devam etti.

Hâlen sahnelenmekte olan bu son iki oyunun ardından, Jean-Luc Lagarce’ın ‘Evdeydim Ve Yağmurun Gelmesini Bekliyordum’ adlı oyunu ile repertuarına ilk kez ilk kez tiyatro için yazılmış bir metin kattı.

Bu yazımda ‘Hakkâri’de Bir Mevsim’ ile ‘Evdeydim ve Yağmurun Gelmesini Bekliyordum” oyunlarından söz edeceğim. Bu vesile ile daha önce izlenimlerimi yazdığım ‘Açlık’ oyununun 1 ve 22 Nisan 20.30’da ikincikat Karaköy’de izlenebileceğini belirteyim.

 


Ferit Edgü ve ‘O / Hakkâri’de Bir Mevsim’


Sarı Sandalye, ilk gösterimini 20. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivalinde yaptığı üçüncü projesinde, yine bir roman uyarlamasına yer vermiş ve “biçimsel özellikleri, epizodik yapıda olması, yalın ve şiirsel bir dili olması” sebebiyle seçtikleri Ferit Edgü'nün ilk basımı 1977'de yapılan ‘Hakkâri’de Bir Mevsim’ romanını sahnelemişti.

Ferit Edgü'nün 80. doğum yılında sahneye konulan oyun yazarın roman için ilk düşündüğü ‘O’ ismiyle bir arada ‘O / Hakkâri'de Bir Mevsim’ adıyla izleyicinin karşısına çıkıyor.

“ortak dil arayanların, yoklukların içinde umut ışığı arayanların hikâyesini” anlatmaya soyunan oyunu Çağdaş Ekin Şişman ve Yiğit Tuna yönetmiş, dramaturjisini Erhan Çene yapmış; Erhan Çene, Çağdaş Ekin Şişman ve Yiğit Tuna, metni ‘bellek’ ve ‘varoluşçuluk’ kavramları üzerine tartışarak uyarlamışlar. Yönetmen yardımcıları Gülce Doğan ve Melis Balaban, ışık ve tasarım sorumlusu Gülce Doğan.

‘O’, kendini bir gün ülkenin doğusunda, bir dağ başında, Hakkâri’nin Pirkanis köyünde bulur. Geçmişine dair hiçbir şey hatırlamaz. Düş ile gerçek arasında yol alırken bir yandan orayı ve oradakileri tanımak, bir yandan da kendini var etme çabasındadır. Döngüsel bir biçimde kurulup parçalanan yollarda, ‘O’ ve ‘Onlar’ yaşar, ölür ve anlaşırlar… 

Sarı Sandalye’nin kurgusunda, anlatı romanın paralelinde giderken, öykünün duygusu izleyiciye tamamen farklı bir biçemde aktarılıyor. Gerçekçi çizgiden uzak duran, sürreel, nereyse soyut bir anlatımla olayları yazıldığı dönemden kopararak, hem zamansız hem güncel bir yoruma ulaşıyor. Merkezine ‘anlatıcı / O’ olarak Kutay Sandıkçı’yı alan sahnelemede, Gizem Ancı, Ozan Çelik, Yusuf Tan Demirel, Doğa Nalbantoğlu, İlyas Özçakır, Kutay Sandıkçı ve Gizem Taştan bu merkezin etrafındaki ‘Onlar’ı oluşturuyor.

Antik bir tragedya korusu gibi davranan bu grup kimi zaman birlikte hareket ediyor, kimi zaman da sürüden ayrılan bir koro elemanı metindeki karakterlerin birini canlandırıyor.

Mekân olayların gelişimi üzerinden her an yeniden üretildiğinden, oyun akışının bel kemiği olan dekor ve kostümler bir ekip çalışması olarak ortaya çıkmış. Oyuncular, iplerle ve kendi bedenleriyle yaratılan bu dekorda, seslerini ve sınırlarını zorlayarak, koreografik bir devinimle hareket ediyorlar; kimi zaman duysal ve görsel efektleri bedenleri ve sesleriyle oluşturuyorlar. Toplu oyunculuk tek kelimeyle kusursuz.

‘O / Hakkâri'de Bir Mevsim’in içeriği kadar görselliği de çok etkileyici. O minimalist dekorda, ışıklandırma ve beden diliyle oluşturulan canlı tablolar çok başarılı. Öndekiler yatarak konuşur tartışırken, fonda, iplerin arkasında bir kişinin ‘yavaş çekim’ yürümesi hâlâ gözümün önünde.
Çok iyi bir romandan yola çıkan, kimi zaman sağlam metnini de aşan çok başarılı bir uyarlama. Son derece ilginç edebiyat uyarlamalarıyla tanımış olduğumuz Sarı Sandalye’nin bu konudaki olgunluk eseri. 

29 Mart ve 30 Nisan 20.30’da, 23 Nisan 19.00’da ikincikat Karaköy’de. Sakın kaçırmayın.



Jean-Luc Lagarge ve ‘Evdeydim ve Yağmurun Gelmesini Bekliyordum’

 

Bernard-Marie Koltès ya da Copi gibi 40’ına gelmeden AIDS’den ölen yazarlar kuşağından Jean-Luc Lagarce (1957 - 1995), Fransız Tiyatrosunda kendine özgü tiyatro dili ve estetik dünyasıyla ön plana çıkan çağdaş klasik yazarlarından. Kısacık ömrüne onlarca oyun, çok sayıda metin ve bir de roman sığdırmış üretken bir yazar. Eserleri ölümünden sonra tiyatro yönetmenleri ve eleştirmenler tarafından yeniden keşfedilmiş, birçok dile çevrilerek sahnelenmiş.

Çoğunlukla otobiyografik öğeler içeren Lagarce tiyatrosu, konuşmayı oyunun merkezine oturtarak konuyu göreceli olarak ikinci planda bırakır. Karakterlerin söylediklerini durmaksızın, küçük değişiklikler yaparak tekrarladıkları bu konuşmalar giderek şiirsel ve edebi monologlara dönüşür. Kendini ifade etmeyi de sorgulayan bu tekrarlar ilginç bir çelişkiyle, anlatıya kesinlik getireceğine bulanık ve buğulu bir tat verir.

Lagarce’ın 1990’da yazmış olduğu ‘Juste le Fin du Monde / Alt Tarafı Dünyanın Sonu’,  Kanadalı senarist - yönetmen Xavier Dolan tarafından sinemaya uyarlanmış, tiyatro uyarlamalarının az sayıda başarılı örneklerinden olan film, geçen yıl Cannes’da Büyük Ödül’ü ve Ekümenik Jüri Ödülünü kazanmıştı.

‘J'étais Dans ma Maison et J’attendais Que la Pluie Vienne / Evdeydim ve Yağmurun Gelmesini Bekliyordum’, mevcut durumundan kurtulmak için kahraman arayan günümüz insanına ‘beklemek’, ‘bellek’, ‘şiddet’ ve ‘varoluş’ temalarını ele alarak odaklanan bir oyun.

Yaz sonuna doğru bir akşamüstü, yıllar önce babasıyla kavga ederek evi terk eden küçük kardeş, kimsenin beklemediği bir anda evin kapısında belirir. Savaşlarından, yollarından, yaşadıklarından bitkin ve bitap düşmüş genç adam eve girer girmez, derin bir uykuya dalar.

Evin beş kadını, abla, anne, en yaşlı, ortanca ve en küçük, delikanlıyı sarıp sarmalar, korumaya alırlar; yavaşça yürüyerek, alçak sesle konuşarak birbirlerine kendi hikâyelerini, o gideli beri yaşadıkları hikâyesizlikleri, bildikleri ve bilemedikleriyle onun hikâyesini anlatırlar.

Küçük kardeşi beklemeye söz vermiş olan, mantıksız da olsa bekleyişi gerçekleştiren, vadiye bakarak boşuna geçen yıllar yüzünden zavallı değersiz yaşamlarını boşa harcayan bu kadınlar için, genç adamın uyanmasına ya da ölmesine kadar sürecek yeni bir bekleyiş başlamıştır.

Ayberk Erkay’ın çevirisi çok başarılı ama, doğal olarak, Jean-Luc Lagarce’ın Fransızcanın sadece şiirini değil müziğini de kullanan metninin tınısını vermesine imkân yok. Fransa’da beş kadının, neredeyse törensel dans adımlarıyla, metni duraklara ayırarak, şarkı ile şiir arası vurgulayarak yorumladıkları dramatik sahneleme Türkçede tabii ki mümkün değil.

Yönetmen Erhan Çene, farklı ve iddialı bir yola girmeyi yeğlemiş. Öncelikle beşli kadroyu üçe indirmiş, metni pek ellemeden, hem metni hem karakterleri üç oyuncuya: Ceyda Akel, Burcu Halaçoğlu ve Çağdaş Ekin Şişman’a dağıtmış. Oyuncularını boş bir oyun mekânında, eğimli, üzerinde durması güç, hareketli ve kaygan üç platformla baş başa bırakmış. Kimi zaman beş, kimi zaman tek kişiymişçesine birbirleriyle ve dekorla bütünleşen üç oyuncu olağanüstü birliktelikle, metnin şiirine hem işitsel hem görsel olarak ulaşmaya çalışıyor. Damla Duru’nun sahne, Utku Kara’nın ışık, Ozan Göğüş’ün ses tasarımlarının görsel boyunu oluşturmaya büyük katkısı var.

Sarı Sandalye’nin bütün oyunları gibi izlenmesi şart, ilginç, aykırı ve ayrıksı bir yorum.   

4, 15, 25 Nisan 20.30 ve 9 Nisan 19.00’da ikincikat Karaköy’de.

Hepinize iyi seyirler dilerim.



İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın