Meltem Cumbul’dan yönetmenlik dersi: "Blu"

Erdoğan MİTRANİ Sanat
15 Şubat 2017 Çarşamba

Arthur Schnitzler (1862 –1931), eserlerinde cinselliği açık yüreklilikle betimlemesiyle olduğu kadar, antisemitizme karşı güçlü duruşuyla da isim yapmış, Avusturyalı romancı ve oyun yazarıydı.

1897’de kaleme aldığı, “kesinlikle yayınlanamaz” diyerek, sadece arkadaşlarına vermek üzere özel olarak bastırdığı ‘Der Reigen’ adlı oyun, sevişme öncesinde, sırasında ya da sonrasında birer çift arasında geçen, birbiriyle bağlantılı on sahneden oluşur.

Schnitzler’in döneminin cinsel ahlakını ve sınıfsal ideolojilerini incelediği Der Reigen’de, farklı toplum kesimlerinden on karakter üzerinden, cinselliğin sınıfsal sınırları çiğneyerek tüm sınıf farklılıklarını eşitlediğini de ortaya koymaktadır.

Der Reigen ya da Fransızca karşılığı La Ronde tam daire oluşturarak, el ele tutuşarak oynanan geleneksel bir dans türü. Schnitzler, oyunu iki kişilik sahnelerle, her sahnenin sonunda oyunculardan birinin çıktığı, diğerinin bir sonraki sahnede kaldığı şekilde tasarlamış. Her karakterin iki sahnede yer aldığı bu kurguda ilk sahnede çıkmış kişi, son sahnede geri dönerek daireyi üzerine kapatmakta.

Almanca olarak 1903’de Viyana’da basılan, 1920’de İngilizceye ve Fransızcaya çevrilen Reigen, ilk kez 1920’de Berlin’de ve 1921’de Viyana’da sahnelendiğinde izleyicilerin ve eleştirmenlerin şiddetli saldırılarıyla karşılaşmış, saldırı giderek Schnitzler’i ‘Yahudi Pornograf’ olarak adlandıran kötücül bir antisemit reaksiyona dönüşmüştü. 1921’de Berlin Adliyesince müstehcenlik iddiasından aklanmış olmasına karşın Schnitzler, oyunun Almanca konuşulan ülkelerde oynanmamasın karar vermiş, Reigen yıllar sonra bir başka Almanın, Max Ophuls’un ‘La Ronde’ adıyla 1950’de uyarladığı ünlü filminden sonra tekrar gündeme gelmişti.

1998’de de, İngiliz oyun yazarı Sir David Hare (d.1947),  ‘The Blue Room / Mavi Oda’ adıyla, orijinal metindeki 19.yüzyıl sonu, 20.yüzyıl başı karakterlerinin günümüzdeki kişiliklere dönüştürüldüğü güncelleştirilmiş bir uyarlamasını yaptı.

Hare, modern çağda toplumun içinde bulunduğu aşk-seks dilemmasına, sosyal sınıf ve de arzu ilişkilerine odaklandığı oyunun ekibini, değişe değişe bütün karakterleri yorumlayan biri kadın biri erkek iki oyuncuya indirgedi. Aynı yıl Londra’da sahnelenen oyunda kadını, Kubrick’in bir başka Schnitzler öyküsünden yola çıkarak uyarladığı ‘Eyes Wide Shut’ı çekmekte olan Nicole Kidman canlandırmıştı.

Aşağılık magazin basını yalnız bize has değil. Haftalarca Londra tabloidlerinin baş konusu, Kidman’ın gerçekten başarılı yorumu değil, birkaç saniye süren çıplak sahnesinde poposunun tiyatronun hangi koltuklarında daha iyi göründüğü olmuş.

Türkiye’de yıllar önce klasik tarzda oynanan oyun bu kez TOY İSTANBUL’da, Meltem Cumbul’un çağcıl ve çarpıcı yorumuyla ‘Blu’ adıyla sahneleniyor.

İkinci yönetmenlik denemesinde Cumbul, Hare’in güncelleştirilmiş metnini Schnitzler’in on kişilik orijinal kurgusuyla ele alıyor. Bu sahneleme, bir tiyatro efsanesine dönüşen ‘Bent’ i de aşan, tiyatro okullarında ders olarak okutulacak, hatta üzerinde tez yazılacak derecede etkileyici bir çalışma.

Yeniyetme Fahişe-Taksi Şoförü ile başlayan dans, Taksi Şoförü-Au Pair Kız; Au Pair Kız-Öğrenci; Öğrenci-Evli Kadın; Evli Kadın-Politikacı Kocası; Politikacı-Model; Model-Oyun Yazarı; Oyun Yazarı-Aktris; Aktris-Aristokrat ile devam ediyor ve Aristokratın Yeni Yetme Fahişeyle buluştuğu son sahneyle sona eriyor.

Dans diyorum çünkü Cumbul, diyaloglarla gelişen, yasak düşüncelerin ses çıkararak tanımlandığı oyunun gencecik kadrosunun beden dilini sonuna kadar kullanan, neredeyse dans tiyatrosuna yönelen nefis bir performans elde ediyor.

Dekorsuz, boş ve loş bir sahnede, Hakan Bahar’ın mavi tulumlarını giyen Elçin Afacan, Serkan Rutkay Ayıköz, Nazlı Benan Özkaya, Can Remzi Ergen, Ayşe ÖzköylüBarbaros Ergün, Dilhan Naz Özgülüş, Zehra Bilgin, Emre Yetim, Peral Filiz, Gamze Dar ve Ozan Erdönmez; Nurkan Renda ile Zigan Aldi’nin besteleri ve Ayşe Ayter’in müthiş ışık tasarımı eşliğinde iki kişilik sahneleri birer renk, ışık ve gölge cümbüşüne dönüştürüyorlar.

Sahnelemenin gücü, her biri küçük birer mücevher değerinde sayısız ayrıntıda; öğrenci ile evli kadının duvara dayanarak ayakta seviştikleri sahne, oyun yazarının gölgesinin aktrisin gölgesini okşaması, Puccini’nin “O Mio Babbino Caro” aryası eşliğinde aristokratla aktrisin konuşmasız upuzun romantik bakışması, aristokratın striptizi unutulur gibi değil.

Cinsellik üzerine kurulu oyunda, oyuncuların edepli yarı çıplaklıklarıyla seks sahnelerinin zarif stilizasyonu hem başarılı hem de bence, Kidman’ın çıplak mabadından çok daha etkileyici.

Cumartesileri 20.30’da, pazarları 19.00’da TOY İSTANBUL’da. Sakın kaçırmayın. Dikkat, 18 yaş sınırı var.


Sarı Sandalye’de ‘Açlık’

Kristiana sokaklarında her şey gayet iyidir, müthiş bir hava, ilham, güzel kadınlar, yardımsever insanlar… Kahramanımız umut dolu, doludizgin yazarlık kariyerinin basamaklarını tırmanır… Etraftaki herkes, her şey kahramanımızın macerasına biraz daha heyecan katar ve hayatı durdurulamaz bir akışa girer… ”Böylesine günlük güneşlik bir günde insanın yanında biraz da yiyeceği olsaydı!”

Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu çıkışlı gençlerin 2014’te kurduğu Sarı Sandalye ilk kez, sıra dışı Fransız yazar Georges Perec’nin ölümünden sonra notları arasında bulunan, “okunması mümkün olmayan bir metin elde etmeye çalıştım” diye nitelediği “l’art et la manière d’aborder son chef de service pour lui demander une augmentation” adlı şaşırtıcı eserinin tiyatro uyarlamasıyla karşımıza çıktı.

14. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivalinde sahnelenen ‘Ücret Artışı Talebinde Bulunmak İçin Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi’, büyük harf dâhil hiçbir imlâ işaretinin kullanılmadığı, sayfalar boyunca nefes alınacak bir yeri dahi olmayan, tek bir cümleden oluşan metnin teatral karşılığını, bürokrasiyi tüm oyuncuların birer parçası olduğu devasa bir makineye dönüştürerek başarıyla oluşturuyordu.

Adını üniversitenin tiyatro topluluğunun her sezonun başındaki buluşma, tanışma, kaynaşma gününden alan Sarı Sandalye, yeni katılanların o gün ne olacağına dair hiçbir şey bilmeden her şeye hazır oluşu gibi, kendilerini yeniye, denenmemiş olana ve bilinmeyene açan gençlerden oluşan bir topluluk.

İmkânsızı mümkün kılan ilk çalışmalarının ardından, yine edebiyattan tiyatroya aktardıkları iki farklı çalışmaya karşımızdalar.

Knut Hamsun’un 1890’da yayınlanan kısmen otobiyografik romanı ‘Açlık’, insan ilişkilerinin karmaşıklığını, insan topluluklarında ortaya çıkan zalimlikleri, Kristina’da (günümüzün Oslo’su) kiralık bir odada yaşayan, bir taraftan açlık ve sefaletle boğuşurken diğer taraftan yazar olma hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç Andreas’ın hikâyesi üzerinden anlatır. Gururlu, alçakgönüllü, kimi zaman günlerce ağzına lokma girmeyecek denli aç ve parasız Andreas, kirasını ödeyemeyince evinden kovulur; parklarda yatar, gazetelere birkaç kuruş için yazdıklarını sokak lambalarının ışıklarında yazar. Yiyecek vermeye kalkanların yardımlarını, evsizlere verilen yemek karnesini gururundan alamaz. Dayanmaya mecali kalmayınca da İngiltere’ye giden bir gemiye tayfa olarak yazılır.

Etkileyici final için evden kovulmayı sona almalarının dışında, metne olabildiğince sadık kalan Sarı Sandalye ekibi, Hamsun’un romanından yola çıkarak müthiş yaratıcı bir tiyatro tadı yakalamış.

Tamamen boş, siyah bir sahne. Bir köşede, arada bir oyuna da katılan Berk Kalyoncu,  piyanosunun başında oyun için yaptığı özgün müziği çalıyor.

Sahnede birbirinin aynı kostümler giymiş (İlayda Kular’ın tasarımı), dört yalınayak oyuncu. Üçü kız (Şeyiba Ceren Ülgen, Nazlı Ceren Tekeli, Canan Günaştı), biri erkek (Emirhan Altunkaya).

Dönüşe dönüşe, değişe değişe, birbirini tamamlaya tamamlaya, kimi zaman bir başına, kimi zaman koronun parçası olarak, başta Andreas, oyundaki bütün karakterleri canlandırıyorlar. Müthiş başarılı, heyecan verici bir toplu oyunculuk gösterisi.

Yönetmen Doğa Nalbantoğlu, hikâye anlatıcılığıyla fiziksel tiyatroyu harmanlayan dinamik, su gibi akan bir ritim tutturmuş. Ufuk Karagöz’le birlikte oluşturduğu etkileyici ışık tasarımı, karanlıkla aydınlığın birbirini tamamladığı çok başarılı sahne trafiğini daha belirginleştiriyor.

Edebi tadını yitirmeksizin, kesinlikle roman kokmayan dört dörtlük bir tiyatro uyarlaması.

20 Şubat - 18 Mart’ta ikincikat’ta. Mart ayında Asya yakasına da gelmeyi planlıyorlar.

Mutlaka izlenmeli. Hepinize iyi seyirler dilerim.


Fringe Ensemble yeniden İstanbul’da

Hâlen sanat yönetmenliğini yapan Frank Heuel’in Bonn’da kurduğu, 1992’dan beri 60’ın üzerinde ulusal ve uluslararası proje gerçekleştirmiş olan Fringe Ensemble, bir süredir değişik Avrupa ülkelerinden sanatçılarla işbirliğine yönelerek Almanya, Rusya, Hırvatistan, Fransa, Hollanda, İsviçre, Polonya ve Türkiye ile ortak çalışma olanakları yaratmış. İstanbul tiyatrolarındaki yoğun araştırmalar sonucunda, ortak projeleri için, D22, kumbaracı50 ve Şermola ile birlikte çalışmaya karar vermişti.

D22’nin dünya prömiyerini 1 Ekim’de yaptığı, Hasanpaşa’da tarihi bir binada kapalı gişe oynanmaya devam ettiği ‘Dünyaya Gözlerimden Bak’, Kunststıftung Nrw ve Goethe Instıtut Istanbul’un desteğiyle gerçekleştirilen projenin ilk çalışmasıydı. 

Tasarımını ve sahnelenmesini Heuel’in üstlendiği, kumbaracı50 ve Fringe Ensemble ortak yapım ‘Lost in Language / Dilde Kayboluş’  20, 21 Şubat 20.30’da kumbaracı50’de, sahne tasarımını Bilge Kutlu & Annika Ley’in yaptığı, Frank Heuel’in yönettiği ‘Aradurak’, 17, 18 ve 19 Şubat 20.30’da kumbaracı50’de,  20, 21 ve 22 Şubat 20.30’da Kadıköy Emek Tiyatrosunda sahnelenecek. 

İzlenimlerimi ancak gelecek hafta paylaşabileceğim bu son derece etkileyici ve farklı interaktif tiyatro deneyimini izlemek için başka fırsatınız olmayabilir. Sakın kaçırmayın!!!