Tam zamanlı ve kariyer sahibi anne (1)

Brenda Barnes 1997’de PepsiCo’nun CEO’luk görevini tam zamanlı anne olmak üzere bıraktığında hem gıpta hem tepki ile karşılanmıştı. Çocuklarıyla geçirebildiği zamanın onlara da kendisine de yetmediğini, anlamlı bir etkileşimin araya sıkıştırılamayacağına inandığını söyleyen Barnes çocuklarla kaliteli zamanın aynı zamanda bolca zaman olması gerektiğini düşünenlerdendi. Barnes, Ocak 2017’de 63 yaşında öldüğünde, çocukları 30 yaşlarına gelmiş ya da geçmişlerdi. NY Times op-ed editörü Leonhardt’ın yazısında aktardığına göre, çocukların annelerinin işten ayrılıp onlarla zaman geçirme kararına ilk tepkisi “Bu da nereden çıktı?” olmuştu. Barnes, Greenwich’deki CEO’lara layık görkemli evini bırakıp kendi büyüdüğü yere (Chicago’nun dış mahalleleri) döndüğünde, çocuklar bu işten hiç memnun olmamış, görkemli günleri özlemişlerdi. Barnes’ın Chicago’da bir yokluk çekmediği aşikâr, sadece çevre daha mütevazı, olanaklar daha az gösterişliydi. 20 yıl sonra o günleri hatırlayan çocuklar ilk tepkilerini çoktan unutmuşlar, anneleriyle daha fazla beraber olabildikleri günlerin güzel anıları şimdiki acılarını bile hafifletiyor. İlişkilerinin kuvvetinin kendi yollarını çizmelerini etkilediğini söylüyorlar. Barnes daha sonra Sara Lee (bisküvi firması) gibi şirketlerde tepe yöneticilik ve YK üyeliği yaptıysa da, başka birçok kadın yönetici için her zaman akla gelen soru şu: “Annelik kadınların kariyerindeki gelişime engel olmaktan nasıl çıkartılabilir?”

Bir dönem pek moda olan 7/24 annelik sloganı ile daha ziyade kariyer yapan anneleri çalışmayı sürdürdükleri için telafi edilemez bir suçluluk ve eksiklik duygusu yaratan yaklaşımların kadınlara iş hayatında pek yer biçmeyen görüşlere zemin hazırladığını düşünüyorum.

Babaların çocuk büyütme ve bakımındaki rolünü tartışmaksızın, kadınların hem kariyer hem annelik yapmasını kolaylaştıracak okul öncesi kurum vb destekler olmaksızın, kadınları kariyer ile annelik arasında bırakmamanın sadece aileler ya da işverenlerle sınırlı olmayan bir kamusal sorumluluk olduğunu unutmaksızın tam zamanlı annelikten söz edebilir miyiz?

Metnin kalanında bu konularda düşünmeye yardım edebilecek bir anne-çocuk ilişkisi özeti yaptım. Sürecin psikolojik/biyolojik altyapısını yazdım.

Kariyerini tam zamanlı annelik için bırakan kadın bunu bir anlamda bir aşk için yapar. Peki, o zaman anne bebeğini nasıl sever? Neden ya da ne kadar sever sorusuna göre biraz daha çetrefilli olan bu sorunun yanıtına ihtiyacımız var mı? Anne ile bebek arasındaki ilişkiden çıkarımlarımızın her boydan ilişkiye uygulaması psikoterapi tarihinin önemli bölümünü oluşturur. Annenin çocuğunu ne kadar ve nasıl kabul ettiği, çocuğun yetişkin hayattaki kendinden memnuniyeti ile bağlantılandırıldığında buna hayret etmez, kolayca kabulleniriz. Annenin bebeğini sevmesi, onu her şeyiyle ve her yönüyle kayıtsız şartsız benimsemesi bir beklentinin ötesine geçer, adeta bir norm olur. Doğadaki her canlının, kendi türünün devamı olan yavruyu yaşatmak için çaba göstermesi gerektiğine olan inancımıza göre annenin bebeğini sahiplenmesinden doğal bir şey yoktur. Her ‘doğal’ durum gibi, doğadan çoktan uzaklaşmış insanın bu doğal duruma uymayan davranışlarını ise yadırgar, garipseriz. Bebeğine ‘iyi bakmayan’ (şişmanlatmayan, pışpışlamayan ve ağlatan, sıkı giydirmeyen) anneler, adeta türümüzün, insan soyunun devamlılığını tehlikeye düşürüyormuşçasına bir muamele görebilirler.

Gebeliğin son aylarında annenin kanındaki ve beyindeki düzeyi ‘zirve’ yapan bir hormon (aslında bir nöropeptid) olan oksitosin, doğum için gereken rahim kasılmalarını sağlama ve anne memesinden süt salgılatma gibi ‘fiziki’ işlevler yanı sıra anne ile bebek arasındaki ilişkinin oluşmasında rol oynar. Bunu nereden biliyoruz?

En basitinden başlayalım. Kemirgen laboratuvar hayvanlarında (sıçanlar gibi) gebeliğe paralel artan oksitosin düzeyi ne kadar yüksek ise, bu canlılar yavrularına o kadar çok ilgi gösteriyorlar. Hayvan yavrusunu ne kadar yalayıp temizler ise, o kadar ilgili demektir. Bebeğin ağzının kenarından akan mama’yı bir elindeki bezle (öbür elinde kaşık var) her seferinde silen anne imgesini çağrıştıran bu yalama-temizleme eylemi yoğunluğu ile beyindeki oksitosin yoğunluğu arasında net bir bağıntı var.

Doğum öncesi ve sonrasında insanlarda da oksitosin düzeyi arttığı ölçüde anaç davranışlar tırmanıyor. Bu süreç 18-24 ay kadar devam eder. Zaman içerisinde oksitosin düzeyinin inişe geçmesiyle beraber ilişkinin (sıçanlardaki yalama temizlemenin eşdeğeri) yıkama, yedirme, uyutma kısmı yerini konuşmaya, oynamaya terk eder. İlk 24 ayın bir başka çarpıcı yanı ise bebeğe duyulan hayranlıktır. Anne-babaların dünyaya yeni gözlerini açmış ve genellikle muşmula suratlı bebeklerinden hayretli bir hayranlıkla bahsetmeleri, daha önce çocuk sahibi olmamışlar için anlaşılması zor bir dönüşüm içerir.

‘Bildiğimiz aşk’takine benzer bir gözü kör bağlanmaya benzetilen bu ruh durumunun, beyin üzerinde etkisi olan bir hormon ile ilişkisi ortaya konalı 20 yıla yakın bir zaman oldu. Oksitosin’in sadece anne-çocuk ilişkisinde değil, koşulsuz sevgi ve verme içeren diğer ilişkilerde de artabileceğini düşündüren tek tük çalışmalar ‘aşkın biyolojisi’nden söz eden yazı ve konuşmalara ilham verdi. Diğer yandan, bu buluşlar çoğumuzun ilgisini bir yandan çekerken, aşk ya da anne sevgisi veya fedakârlık gibi yüce saydığımız kavramların biyolojik zemini üzerinde konuşmak, sanki sevmeyi bir tercih olmaktan çıkartıp, mide gurultusu ya da kalp çarpıntısı gibi sıradan hatta bayağı bir fizyolojik duruma indirgiyor diye düşünenler çoğunluktaydı.

Koşulsuz sevmek

Oysa koşulsuz sevmek (bir tür ‘zararına satış’) gibi akıl işi olmayan bir durumu anlamaya olan ihtiyacımızı, anne-bebek ilişkisinden daha iyi açıklayacak az örnek bulunabilir. Üstelik bu apaçık ve zaruri biyolojik değişikliğin olmamasının yol açacağı ‘anormal’ durumları anlamamızı da oksitosin modeli sağlayabilir. Birbirini sevmesi beklenen çiftin arasındaki bağlanmanın ‘tam’ gerçekleşememesinde, biyolojik ‘doğal’ mekanizmanın bir noktada (taraflardan birisinde) tıkanması rol oynayabilir.

Bebek ile anne arasında güçlü bir bağ oluşurken, bir yandan da bu bağın kopması olasılığı annenin kafasını kurcalamaya başlar. Hele bu bağı kopartanın, ilişkiyi sona erdirenin kendisi olabileceğini düşündükçe, çılgına dönecek gibi hisseden anneler bu garipsenebilir düşünceyi (ya çocuklarına bir zarar gelirse, ya bu zararı veren anne bizzat kendisi olursa) kimselere anlatamazlar. Kucağında bebeği ile balkona çıkmaktan kaçınan anne ‘üşütür belki’ bahanesinin altında ‘ya bebeğimi aşağıya fırlatıverirsem’ kaygısının bulunduğunu kime söyleyebilirler ki?

Bir yanda oksitosin anneyi bebeğe en temel gereksinimler (beslenme ve sevilme) için bağlarken, bir yanda zihin bunu yapamama olasılığını akla düşürür: ‘Ya onun istediği (ihtiyacı) gibi bir anne olamazsam, ya onu kaybedersem…’ Brenda Barnes işi gücü bıraktığında çocukları bebek olmaktan çıkmıştı, ama bu düşünce sistematiğinin bebeklik dönemiyle bittiğini nereden biliyoruz? Annelere özgü olmakla kalmayıp bebeğiyle zaman geçirebilen babalarda da hem bebeklik dönemindeki ilişkide, hem de yıllar sonrasında etkili bir bağdan söz ediyorsak, bu bağı sürdürürken, kendi hayatında anlamlı ve üretken bir çalışan insan rolünü oynamak neden mümkün olmasın? Nasıl mümkün olur?

 

 1Bu yazının bir biçimi PY Şubat 2016 sayısında yayınlandı.

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın