Nerede o eski domatesler!

Domates, kökeni bizim coğrafyamızda bulunan tabii bir bitki değildir. 16. yüzyılın başlarında İspanyolların Latin Amerika’yı keşfettiklerinde, Peru’da, And Dağları eteklerinde, karşılaştıkları ve tohumlarını İspanya’ya getirdikleri bir meyve/sebze’dir (Sebze olduğu ancak 1893 yılında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından tescil edilmişti). - See more at: http://www.salom.com.tr/haber-100935-nerede_o_eski_domatesler.html#sthash.IfCajRaB.dpuf

Nerede o eski domatesler!

Özellikle son yıllarda, yazılı, sosyal ve görsel medyaların değişmez konusu gıda. Sağlıklı gıda, sağlıksız gıda, organik olan ve olmayan gıda, GDO’lu GDO’suz gıda hakkında hemen hemen fikrini beyan etmeyen yok gibi.

Son günlerde ‘nostaljik’ takılmalar da başlayınca olay daha da renklendi. Hele hele birkaç yerde “Nerede ninelerimizin veya dedelerimizin yediği domatesler? Nerede o eski tatlar?” benzeri söylemleri duyunca, bu konuda bendeniz de yazmak lüzumunu hissettim.

Benim yaştakilerin ninelerini bilmem ama onların annelerinin domatesten haberleri bile yoktu. Hele çocuklarına domatesi yedirmeden evvel iki kere düşünmeleri gerekirdi. Niye mi? Şimdi sıkı durun.

Domates, kökeni bizim coğrafyamızda bulunan tabii bir bitki değildir. 16. yüzyılın başlarında İspanyolların Latin Amerika’yı keşfettiklerinde, Peru’da, And Dağları eteklerinde, karşılaştıkları ve tohumlarını İspanya’ya getirdikleri bir meyve/sebze’dir (Sebze olduğu ancak 1893 yılında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından tescil edilmişti).

Başlangıçta bir süs bitkisi olarak yetiştirilmeye başlanmış. Aradan yüz yıl geçtikten sonra, İspanya, İtalya ve Fransa’nın bazı yörelerinde -cinsel gücü arttırıcı özellikleri olduğu inancıyla- tarımına girişilmiş. (İtalyanlar domatese ‘pommodoro - altın elma’, Fransızlar ise ‘pomme d’amour’ da derler.)

Ancak bu ülkelerde yaygın tarımın görülmesi için bir yüzyıl daha beklemek gerekmiş. 1790’lı yıllardan sonra domatesin besleyici özellikleri ortaya çıkmaya başlamış. 

Bu muhteşem ürünü yemek için İngiltere ve ABD biraz daha beklemişler. Zira bu iki ülke yetkilileri domatesin çiğ halini ‘zehirli’ olarak nitelemekteydiler. Onu ancak iyice pişmiş, sirkeli ve baharatlı olunca sakıncasız görüyorlardı. Nitekim salça ve ‘ketchup’ şeklinde tüketim 19. asrın başlarında görülmüş ve yayılmış1.

Yine çok ilginçtir: 19. yüzyılın sonlarından itibaren Amerikalı tarım uzmanları domates üzerinde araştırmalarını yoğunlaştırmışlar. Önce 1914, sonra 1920’de yepyeni hibrit tohumlar geliştirmişler. Hedefleri domateslerden gerek sofralık, gerek salça, gerekse meyve suyuna daha uygun çeşitler yaratmaktı.

Bu hedeflerine ulaşınca da geriye, dönüm başına verimi arttıracak tohum ve metotların keşfedilmesi kalıyordu. Uzun süren çalışmalar sonunda ve 1980 yılından itibaren domates ABD’nin en ucuz gıda maddeleri arasında yerini bulmuştur.

Ülkemize gelince: domates büyük bir ihtimalle Halep üzerinden2 19. asrın ortalarında gelmeye başlamış. Üretime ise 1900 yılında Adana’da başlanıyor ve kademeli olarak tüm Türkiye’ye yayılıyor.

Üretim ilk yıllarda o kadar önemli görülmüyor. Düşünün ilk salça fabrikası 1955 yılında açılmış3. Ancak o tarihten itibaren, Türk ve yabancı uzmanlar arasında başlayan yakın temas ve işbirliği sayesinde domateslerin ekim sahası, kalitesi, çeşitleri ve miktarında muazzam bir gelişme sağlandı.

Sizleri fazla sıkmadan şu rakamları vereyim: 1900 yılını sıfır kabul edersek, 1990 yılında üretim 6 milyon tona çıkmış, 2015 yılında ise çiftçilerimiz 12 milyon ton domates istihsal etmeyi başarmışlardır (Yanlış okumuyorsunuz milyon tonlardan bahsediyoruz).

Böylece ülkemiz dünyanın dördüncü büyük domates üreticisi konumuna ulaşmıştır.

Salça sanayi de aynı baş döndürücü hızla gelişmiştir. 2015 yılı itibariyle - yani 60 yıl içinde - fabrika sayısı 44’e ulaşmıştır.

Ama daha da güzeli hem domates hem de salçamız dünyanın değişik ülkelerine ihraç edilmekte ve tüketicilerin de beğenilerini kazanmaktadırlar.

Özetle, bugün çarşıda pazarda sunulan domatesler, halkımızın büyük çoğunluğunun zevkle tükettiği ve mutfakların demirbaşı telakki edilen bir sebze haline gelmiştir.

Domatesi bir örnek olarak aldım.

‘Sub-tropical’ bir iklime sahip ülkemiz, hemen her cins meyve ve sebze üretimine uygundur. Daha da önemlisi meyve ve sebze üreticilerimiz, babadan dededen kalma bilgilere değil, araştırma ve geliştirmeye dayalı modern teknolojileri takip ve kullanmaya büyük özen göstermektedirler.

Nitekim lütfen en yakın manavınıza gidin. Önce tezgâhlara bir göz atın.

Bana göre, en değme ‘Nature Morte’ ressamları, daha güzel bir tablo yaratamazlar. Şimdi o tablodan ‘Yeni Dünya’ menşeli, patatesleri, domatesleri, kabakları, bal kabaklarını, mısırı, fasulyeleri, biberleri, ananasları, kakaoyu çıkarın; resim fakirleşmez mi? Ya da mutfağımız?

 

1 ABD ilk başkanlarından Thomas Jefferson’un kuzini Mary Randolph, 1824’te yazdığı ve Amerikalı ev kadınların baş tacı olacak The Virginia Housewife adlı yemek kitabında ketçapın tarifini veriyor. 

2 O yıllarda Halep önemli bir transit ve ticaret merkeziydi.

3 AKFA markasıyla.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın