Geçen tiyatro mevsiminin en iyileri - 2

Uzun bir aradan sonra, geçen tiyatro mevsiminde en çok beğendiklerime devam ediyorum.

Geçen tiyatro mevsiminin en iyileri - 2

DOT’un Kanyon’un teras katına taşındıktan sonraki ilk yeni oyunu, 1972 Oxford doğumlu ödüllü İngiliz oyun yazarı Zinnie Harris’in ‘Midwinter / Kış Dönümü’ çok ilginç bir metinin, 21. yüzyılda tiyatronun nereye gideceği konusunda ders olabilecek dâhiyane bir yorumu, birbirinden iyi oyunların sahnelendiği bir mevsimin belki de en iyisiydi.

Harris’in, adlarını mevsimsel dönemlerden alan, distopik bir gelecekte geçermiş gibi görünse de günümüzde süregelmekte olan iç savaşların simgesi olarak tasarladığı ‘Savaş Oyunları’ üçlemesinin ikinci oyunu Midwinter, gerçeküstücü ve düşsel anlatımına karşın son derece gerçekçi bir metin.

Murat Daltaban, her sahnelemesinde kendini yenileyen, farklı yollar araştıran bir tiyatro adamı. 1,5 yıldır çalıştıkları Midwinter’da, performans sanatı, modern pantomim, dans tiyatrosu gibi farklı disiplinleri büyük başarıyla harmanlayarak tiyatronun yüzyılımızdaki evriminin müthiş etkileyici bir örneğini veriyordu. Suyun hep var olduğu bir ortamda, dışarıdaki teras-bahçenin de oyuna katıldığı iki platformlu bir havuzdaki yorumu metnin çok ötesine geçerek, geleceğin tiyatrosunun nasıl olacağını müjdeleyen bir görsel şölene dönüşüyordu. Pınar Töre’nin su içindeki dansıysa, rahatlıkla bir Martha Graham gösterisinde yer alacak kadar iyiydi. Oyunu defalarca “fantastic, fantastic” diye izleyen Zinnie Harris, yeni oyunu ‘How to Hold Your Breath / Nefesinizi Nasıl Tutarsınız’ı da mutlaka Murat’ın Türkiye’de sahnelemesini istemişti.

Murat Daltaban’ın yönettiği Nefesinizi Nasıl Tutarsınız’ın kasımdan itibaren DOT’ta sahneleneceğini müjdelerken halen Serkan Salihoğlu’nun zeki bir monologdan olağanüstü tek kişilik bir tiyatro gösterisine dönüştürdüğü ‘Nipplejesus / Bunu Ben de Yaparım’  ile yine Serkan’ın sahnelediği müthiş keyifli ‘Midsummer / İki Kişilik Yaz’ın gösterimde olduğunu, mutluluk terapisine ihtiyacı olan bütün izleyicilere hatırlatırım.

Erdal Beşikçioğlu, genç İngiliz yazar Phil Porter’ın ilişkilere zekice bakan özgün metnini akıcı ve hareketli bir dille sahnelemiş, ortaya Bora Tekay’ın videoları ve Binnaz Dorkip’in koreografisinin desteğiyle hareketi, ışığı ve karanlığı dengeleyen, anlatı tiyatrosuna göz kırpan parlak bir çalışma çıkmıştı: ‘Blink / An’.

Blink ‘in heyecan verici tarafı, ikisi de tiyatro kökenli olmalarına karşın, ünlerini sinemada ve televizyonda yapmış olan Sezin Akbaşoğulları ve Ahmet Rıfat Şungar’ı bir araya getirmiş olmasıydı. Oyunun iki esas kişisinin yanında iki yan karakteri de canlandıran Akbaşoğulları ile Şungar kimyaları uyuşan, müthiş bir ikili oluşturuyorlardı. Umarım bundan böyle tiyatrodan hiç kopmazlar.

Nina Raine, şair Craig Raine ile Ann Pasternak Slater’in tek çocuğu, Boris Pasternak’ın ikinci kuşaktan yeğeni. ‘Tribes / Kabileler’ adlı oyunu, anne tarafından Yahudi olan Raine’nin bildiği bir kabilede, yüksek sesle tartışma ve kavganın eksik olmadığı orta sınıf bir Yahudi ailesinde geçmekte.

Bu entelektüel ailenin gergin ve anarşik ortamında, sağır doğmuş olan, ancak sağır değilmiş gibi yetiştirilen, üst düzeyde dudak okuyarak konuşabilmeyi başaran, işiten insanların gittiği okullarda eğitim gören Billy’ye, işaret dili öğretilmeyen Billy’nin bunaltıcı yalnızlığı, genç adamın sessizliğinin etrafına yoğun bir ses duvarı örerek anlatılırken, hır gürün ve kavgaların arasından, işlevsiz ailenin bireyleri arasındaki sevgi bağı da hissettirilmektedir.

Nina Raine’nin duyma engellilerin sorunlarını aşan, lisanın zorbalığı ve duyamayanın ıstırabı üzerine, kimi zaman trajik, kimi zaman komik, kimi zaman zarif ve eğlenceli, kimi zaman kaba saba, ama her zaman çarpıcı metnini, ilk yönetmenliğinden beri yaşının ve çağının ötesinde bir tiyatro insanı olarak gördüğüm Sami Berat Marçalı, ikincikat’ta, müthiş bir sahnelemeyle sunmuştu.

Dekor, ışık, müzik kullanımı dört dörtlük, konuşulanları zekice tamamlayan üst yazılar çok etkileyiciydi ama, Sami’nin asıl başarısı, bir orkestra şefi gibi yönettiği Haydar Köyel, Ayşe Lebriz Berkem, İbrahim Halaçoğlu ve Gülce Oral’ın oluşturduğu çılgın ailenin toplu performansıyla iki baş oyuncusunun yorumlarıydı. İlk kez çok önemli bir karakteri canlandıran Tuğçe Altuğ, aylar süren hazırlık çalışmasının ardından çıkardığı müthiş oyunla aldığı bütün ödülleri hakkediyordu. Barış Gönenen’in en ufak ayrıntısına kadar gerçek, müthiş nüanslı, kusursuza yakın, kesinlikle unutulmayacak Billy yorumunu övecek sözcükleri bulmak neredeyse imkânsız. Barış’ı ilk kez izleyen seyirci, hiç duymamış olan birinin farklı tonlamaları ile konuşmasına, tevekkülünü ya da isyanını mimikleriyle ve bedeniyle anlatmasına bakarak yönetmenin gerçekten sağır bir oyuncuyu kadrosuna aldığına inanabilirdi. Billy’nin tüm isyanını işaret diliyle haykırdığı sahnede kabilenin, replikleri ve devinimleriyle bir tragedya korosu gibi tek bir varlığa dönüşmesi olağanüstüydü. Fırtınadan sonra bir güneş ışınının iki bulut arasından sıyrılışı gibi gelen, yumuşacık, sakin ve duygu dolu final, yalnız Billy’nin değil izleyicilerin de gözünü yaşartıyordu.

Sanırım duymuşsunuzdur, Sami Berat Marçalı ikincikat ile yollarını ayırarak adını b planı koyduğu yeni bir tiyatro kurdu. Bu konuya ileride tekrar döneceğim ama, Kabileler’in tüm ekibiyle b planı repertuarında kaldığını ve önümüzdeki sezon devam edeceğini belirteyim.

Genç İngiliz oyun yazarı Nick Payne’in, ‘Constellations / Parçacıklar’ı paralel evrenler arasında, aynı ilişkinin olasılıklarını, seçimlerin kaderi nasıl etkilediklerini anlatan hoş ve hüzünlü bir yolculuktu. Özgün adı takımyıldızlarını ve burçları çağrıştıran oyun, arka planına kuantum fiziği, sicim kuramı, çoklu evrenler teorisi gibi bilimsel konuları alırken, aşk arkadaşlık, özgür irade ve ölümü keşfetmeye soyunan çok ilginç bir çalışmaydı.

Parçacıklar’ın sahnelenmesi aslında zor iş. Tehlike paralel dünyalarda yaşananların, aynı iki oyuncunun canlandırdığı farklı karakterlere ait oldukları izleniminin verilmesinde ki, yönetmen ve iki oyuncusu bu handikapı rahatlıkla aşıyorlardı. Nerede var olurlarsa olsunlar, yaşadıkları, duyguları, reaksiyonları, hissettikleri ne kadar farklı olursa olsun, Damla Sönmez ile Deniz Karaoğlu her yerde, her zaman Marianne ve Roland kalmayı başarıyorlar, metnin leitmotiv gibi kendini tekrarlayan her bölümünü ayrı bir oyun gibi yorumlayarak, izleyiciyi etkileyici finale soluk soluğa götürüyorlardı.

Bu yazıyı iki klasik metnin son derecede ilginç yorumlarıyla bitirmek isterim.

Birincisi, Semaver Kumpanya’nın 17. yüzyılda yaşamış Fransız komedya yazarı Molière'in ‘L’Avare / Cimri’si. Cimri aslında, bir oyundur.  

Oyunu yöneten Tansu Biçer, Molière’in 350 yıl önce yazdığı, bürlesk bir güldürü kalıbında, pintilik, aile içi zorbalık ve ataerkil baba baskısı, bencillik, cinsiyet ayırımcılığı gibi son derece ciddi konuları eleştiren öyküsünü sahnelerken, karakterlerin sevgileriyle, kinleriyle, nefretleriyle, tutkularıyla, güçleriyle, çelişkileriyle, zayıflıklarıyla hâlâ güncel olduklarından yola çıkarak, son derece sade ve yalın bir yorum yeğlemiş. 2,5 saat boyunca kahkahayla gülerek, aralarda alkışlayarak izlenen bir yorum bu.   

Olayları zaman ve mekânın dışına taşıran kendi tasarladığı ilginç dekorda, Bade Yavuz’un 20. yüzyıl ortasını hatırlatan giysileri dışında hiçbir zorlama çağcıllaştırmaya gitmeyen, her türlü süslemeden arınmış, tek bir fazla sözcüğü olmayan, pırıl pırıl yorumu, güncelliğini Biçer-Keskin ikilisinin derinlemesine inceledikleri Harpagon karakterinde para-güç ilişkisini zekice ortaya koymalarında buluymuş.      

Tansu Biçer, bir orkestra gibi yönettiği ekibinden dört dörtlük doğal ve gerçekçi bir toplu oyunculuk almış Orkestranın tüm yükünü taşıyan solisti Serkan Keskin’in olağanüstü Harpagon’u unutulacak gibi değil. “Yetişin! Hırsız var!” diye başlayan ünlü tiradı, interaktif bir oyunculuk gösterisine dönüştürmesi başlı başına bir tiyatro dersi. Önümüzdeki sezon Çevre Tiyatrosu’nda devam edecek.

İkincisi Tiyatro BeReZe’nin Shakespeare’in ‘Macbeth’inden Erkan Uyanıksoy ve Elif Temuçin’in uyarladıkları ve bütün karakterleri canlandırdıkları iki kişilik yorumu.      

BeReZe, 2006 yılında Ankara Üniversitesi D.T.C.F Tiyatro Bölümü’nde tanışan Erkan Uyanıksoy, Elif Temuçin ve Firuze Engin tarafından kurulmuş. 2008’den bu yana yenilikçi ve çok etkileyici çalışmalarına, yurt içinde ve dışında aralıksız olarak devam ediyorlar.

Onları bilen, tanıyan, yaptıklarını çok beğenen benim bile beklentilerimin çok üzerinde müthiş bir iş çıkarmışlar. Shakespeare’in trajedisini kendi imbiklerinden geçirerek yeniden söylerken, olayların trajik boyutunu kesinlikle göz ardı etmeyen, ancak gülünç tarafının da altını çizen kapkaranlık bir traji-komedi olarak yorumlamışlar.

Elif’le Erkan’ı sahnede birlikte seyretmek bile başlı başına bir olay. İzlemiş olanlar Erkan’ın nasıl bir fenomen oyuncu olduğunu zaten bilirler. Macbeth’de karakterden karaktere geçişleri,  tek kişiden birkaç kişiye dönüşmesi olağanüstü. Gerçek yaşamdaki eşi Elif’le sahnede oluşturdukları birliktelik anlatılır gibi değil. 

Oyunu yöneten ve ışık tasarımını yapan Doğu Akal’ın alçak gönüllülükle “Her şeyi üçümüz birlikte yaptık” dediği, hikâye anlatıcılığı ve fiziksel tiyatroya pantomimin de katıldığı sahneleme birbirinden zeki ve parlak buluşlarla dolu.

Özellikle atlıların ormanda gidişi, sevişme, cinayet, telefon ve cadılar bölümleri müthiş. Klasik Macbeth yorumlarında Lady Macbeth’in çıldırma sahnesindeki vicdan azabı çağrışımları bana hep yapay gelmiş, kadının yaptıklarından pişman olabileceğine hiç inanamamıştım. ‘Macbeth / İki Kişilik Kâbus’da kötücüllüğünden vazgeçmeden delirip ölmesi özellikle hoşuma gitti.                                                                    

İyi seyirler dilerim.

 

 

  

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın