Facebook'ta Takip Edin Twitter'da Takip Edin
GS2

Mozotros Ailesi

Mozotros Ailesi

Tünelin Ucu

Tünelin Ucu

“Türk Yahudi Cemaati’nin Davos’u”: LİMMUD

Bu yıl genç yaşta yaşamını yitiren Alp Alkaş’ın anısına ithaf edilen “Rengârenk bir ahenk” başlıklı 8. Limmud Kültür Festivali 10-11 Kasım tarihlerinde Ulus Özel Musevi Lisesi’nde gerçekleşti. Yaklaşık 1400 kişi, konusunda uzman akademisyen, iş adamı, sanatçı, bilim insanı, medya mensubu ile tanışma fırsatı yakaladı.

14 Kasım 2012
“Türk Yahudi Cemaati’nin Davos’u”: LİMMUD
Özkök, İstiroti ve Berkan

8. Limmud kültür festivali’nde bir günlüğüne öğrenci olduk

Haber: Nelly Barokas, Yakup Barokas,  Eva Çiton, Süzet Dalva, Mois Gabay, Melih Namer, David Ojalvo, Tuna Saylağ,
Elis Simson, Karel Valansi, Ester Yannier, Aylin Yengin ... Fotoğraflar: Alberto Modiano

1979 yılında İngiltere’de düzenlenmeye başlanan ve 9 yıldır Türkiye’de de gerçekleştirilen etkinlik 10 Kasım akşamı saat 19.30’da Liat Murat’ın açılış konuşması ile başladı.

Liat, Limmud’un Türkiye’deki öncüsü Gina Alkaş’ın oğlunu yetirmesinden dolayı buruk başlayan etkinliğin Alp Alkaş adına ithaf edildiğini ve bu nedenle de konserin gerçekleşmeyeceğini belirttikten sonra Yoel Ülçer Etkinlikleri kapsamında “21. yüzyılda Holokost İnkârı: ‘Dünya Düzdür’ teorisi mi, yoksa gerçek ve günümüzün tehlikesi mi?” başlıklı konuşmasını yapmak üzere Emory Üniversitesi Modern Yahudi ve Holokost İncelemeleri profesörü Dr. Deborah E.Lipstadt’ı kürsüye davet etti.

Lipstadt, ilkin Holokost inkârcısı antisemit ve aşırı sağcı olarak suçladığı için İngiltere’de David Irving’in kendisine karşı açtığı dava sırasında yaşadıklarını aktardı. Davada İrvin’in Auschwitz’de sadece 64 bin kişinin öldüğü, hiçbir zaman gaz odalarının mevcut olmadığı gibi tüm iddialarının aksini kanıtladıklarını, tanık dinletme yoluna gitmediklerini, savunmalarını tarihçilerin verilerine dayandıklarını belirtti.

Lipstadt, Irving’in parası olmadığından değil,  duruşmayı bir gösteriye çevirmeyi amaçladığı için avukat tutmadığını ve onun bu oyununa gelmemek, mahkemeyi Holokost’un doğruluğunun tartışıldığı bir platforma dönüştürülmesini engellemek için bu yola gittiklerini belirtti.

Arapça, Farsça, Rusça ve Türkçe lisanlarında yayınlanan ‘Holocaust Denial on Trial/www.hdot.org’ web sayfasının yöneticisi ve ABD Holokost Anma Müzesi danışmanı da olan Dr.Deborah E.Lipstadt, ‘soft-core’ olarak adlandırdığı, geleneksel şekilden farklı olarak bu tür inkârcılığın gaz odalarının hiç var olmadığını iddia etmekten daha tehlikeli ve sinsi bir yöntem olduğunu, ‘İsrail Ordusu korkunç şeyler yapmakta’ gibi bir iddianın ileri sürülmesini kabul edebileceğini, ancak soykırım uyguladıkları gibi benzetmelerin Holokost’un inkârı anlamını taşıyacağına dikkati çekti.

Konuşmacı Holokost inkârını suç sayan yasalara karşı olduğunu, bunların etkin olmayacağı gibi yasaklanan her şeyin daha cazip hale geldiğini, yapılacak en önemli çalışmanın bu yönde verilecek eğitim olduğunu vurguladı.  

Gecenin ikinci konuşmacısı ABD’de Ulusal Kitap Eleştirmenleri ödülünü kazanan ‘Babamın Cenneti’ kitabından tanıdığımız ve Şalom-Dergi’de söyleşisi yer alan Ariel Sabar’dı.

Los Angeles’de büyüyen Ariel Sabar’ın, 3000 yıllık Arami dili üzerine dünyanın önde gelen uzmanlarından UCLA Üniversitesi öğretim üyesi babası Prof.Dr.Yona Sabar ile ilişkisi çok yüzeyseldir. Ariel gençliğinde babasını çağ dışı ve dış görünümü ile de son derece özensiz bir olarak gördüğünü, babasının bozuk şivesinden utandığını anlattı. Ancak Ariel kendi çocuğu doğduğunda bakış açısının tamamen değiştiğini ve köklerinin arayışına girdiğini aktardı.

Ariel Sabar konuşmasında Zaho Yahudilerinin sıra dışı hikâyesini anlatırken, hem Yahudi tarihinin pek bilinmeyen bir kesitini, hem kendi ailesini, hem de kişisel yolculuğunu bizlerle paylaştı.

Baba Prof. Dr.Yona Sabar konuşmanın sonunda oğluna eşlik ederek, Zaho’da son Bar-Mitzva yapan çocuk olduğunu, İsrail’e gerçekleştirdikleri göçün zorluklarını ve kendisinin de bu ülkede yerel kıyafeti içinde gezinen babasından tedirginlik duyduğunu, bunun doğal olduğunu ve aldığı bir burs sayesinde yaşamını ve kariyerini ABD’de sürdürdüğünü nükteli bir lisanla anlattı.

Yer yer heyecandan oturduğu iskemleden kalkarak katılımcıların sorularına ayakta yanıt veren baba Sabar ne yazık ki oğlunun sadece bazı yemek isimlerini Aramice lisanında bildiğini, Aramiceyi kendinden sonraki nesil bilmediği için  bu lisanı kendi kendine konuşmak zorunda kaldığını, ancak Türkiye’de Aramice konuşanlara rastladığını ve bundan çok mutluluk duyduğunu dile getirdi.

Ariel Sabar söyleşi sonrasında Türkçeye “Babamın Cenneti” adıyla kazandırılan ve ikinci baskısı yapılan kitabını katılımcılara imzaladı.

 

Yakup Barokas 

Prof.Dr.Yılmaz Esmer - Değişimin Kültürel Sınırları

 Prof.Dr. Yılmaz Esmer, Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesidir. Boğaziçi Üniversitesi’nde de uzun yıllar öğretim üyeliği yapan Esmer’in kültürel değerler; siyasal kültür ve seçmen davranışları üzerine Türkçe ve İngilizce çok sayıda araştırma ve yayını vardır.

Prof. Esmer konuşmasına bir inek, çayır ve horoz görüntüsünü bilgisayarından yansıtarak başladı ve bu üç resim arasında hangi ikisi ile ilişki kurabileceğimizi sordu. İnek ve çayır cevabı geldiğinde ise bu deneyin batı ve doğu toplumlarında gerçekleştirildiğini; doğu düşüncesinin inek ile çayırı eşleştirdiğini, sınıflandırmaya önem veren batı anlayışının ise inek ve horozu eşleştirdiğini dile getirdi. Doğunun sorunları çözmek yerine dolaylı yolları yeğlediğini, batının ise sorunların özüne çözüm aradığını, doğunun küme, batının ise sıra kültürüne sahip oluğunu, bunun da diğerine güvensizlikten kaynaklandığını çizim ve görüntülerle ortaya koydu.

Prof. Esmer genel bir zihniyet değişimi gerçekleşmedikçe ve toplumsal değerler aynı kaldığı sürece, yasaların etkisinin en iyi olasılıkla sınırlı kalacağını belirtti. En demokratik anayasa metninin ise Sovyetler Birliği’nde, Stalin döneminde, 1930’lu yıllarda hazırlanan anayasa olduğunu okuduğu birkaç madde ile ortaya koydu.

 Esas olanın zihnin yapılarının ve değerlerin araştırılması olduğunu ve değişim mekanizmasının buralarda aranması gerektiğini açıklayan Prof. Esmer saha çalışmalarında elde ettiği istatistikî verilerle son 20-25 yılda Türk toplumunun değerlerinde büyük değişimler meydana gelmediğini gösterdi.

 

Yakup Barokas

Moris Levi- “Türk Musevi cemaati Yönetimi” ne demektir? 

Türk Musevi Cemaati’nde Executive Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Moris Levi, dini inanç, köken, kültür birliği, yaşam benzerliği, yakın iletişim içinde olmak gibi unsurların bir cemaatin oluşumunda etkin olduğunu belirttikten sonra Türk Musevi Cemaati’nin fonksiyonlarını, bunların nasıl gerçekleştiğini, genel yönetim yapısını açıkladı ve demografik bilgiler verdi.

Levi, cemaat yönetiminin dini, sosyal, kültürel, gençlik ve eğitim hizmetleri gibi faaliyetlerde bulunduğunu, cemaati hükümet nezdinde, sivil toplum organizasyonlarında temsil ettiğini ifade etti. Ayrıca yoksullara yardım etmek, sağlık, barınma ve iş bulma gibi sosyal hizmetlerin yanı sıra sağlık hizmetleri de verdiğini belirtti. Dünyada pek az cemaatin hastanesinin bulunduğunu, Or-Ahayim Hastanesi’nin yanı sıra Balıklı Rum Hastanesi’nde de 49 hastanın bakımının gerçekleştirildiğini, Or-Ahayim Hastanesine ise ayda yaklaşık 10 kişinin yatarak ve 40 kişinin de ayakta ücretsiz tedavi gördüğünü açıkladı.

Hedefin; kurumları birleştirerek masrafların azaltılması, evde bakım ünitesinin oluşturulması, taşınmazların değerlendirilmesi, kimlik eğitiminin etkinleştirilmesi, dataların toplanması, arşivlerin düzenlenmesi, personel politikasının profesyonelleştirilmesi, kaynakların doğru yönetimi olduğunu belirten Levi yönetimin seçim yolu ile seçilmesinden de yana olduklarını, bunun için cemaate tüzel kişilik tanınması için başvuruda bulunduklarını dile getirdi. 

 

Nelly Barokas

AYŞE HÜR- Struma’yı Torpil mi Yoksa Siyasal Tercihler ve Önyargılar mı batırdı?

Ayşe Hür’ün konuşması kendisinin de ifade ettiği gibi, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya ile ilişkileri, Yahudi mültecilere ve Türkiyeli Yahudilere yönelik politikaları hakkında bellek tazeleme niteliğindeydi. Tarihte azınlıklara karşı hep iyi davranıldığı bilgisi ile yetiştiğimiz halde gerçeğin böyle olmadığını ifade eden konuşmacı,  yerleşik tarihten farklı bir tarih anlattığı için eleştirilere hedef olduğunu söyledi. Nazi Almanya’sı ile sıkı ekonomik ilişkiler içinde bulunan Türkiye’nin Avrupa’dan kaçmak isteyen Yahudiler için bir transit yol olduğunu, ancak ırkçı politikalar yüzünden dramatik olaylar yaşandığını ifade etti.

Yahudi mülteci taşıyan gemilere örnek olarak Salvador ve Struma’dan söz ederken, Türkiye’nin yardım eli uzatmaması yüzünden yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği bu olayları Ayşe Hür kaybedilmiş bir insanlık sınavı olarak değerlendirdi.

Yahudilere karşı yürütülen ırkçı politikalar sonucu Trakya Olayları, 20 Kura, Varlık Vergisi’nin yaşandığı dönemin bir perspektifini çizen Hür, o yılların antisemit basınında yer almış nefret kusan yazılardan örnekler okudu.  Avrupa’dan Yahudi göçlerinin engellenmesinin yanı sıra bazı Türk diplomatlarının da hayat kurtardığı söylemlerinin abartıldığını ifade etti. Konuşmacı; Almanların Stalingrad yenilgisinin ardından yanlış ata oynadığını anlayan Türkiye’nin Batı’ya yanaştığını, sırf göz boyamak için ırkçıları yargıladığını ancak bu kişilerin hiçbir zaman cezalandırılmadıklarını anlattı.

 Nelly Barokas

SUZAN NANA TARABLUS- Hazarlar… Türk-Yahudi İmparatorluğu hakkında tarihte kısa bir gezi…

Suzan Nana Tarablus görsel eşliğinde yaptığı sunuma Hazar İmparatorluğunun sınırlarını ve konumunu harita üzerinde belirtmekle başladı ve çok geniş kapsamlı bilgi aktarımında bulundu. Tüm kaynaklar Hazarların Türk oldukları konusunda anlaşma içindeydi. Hazar Türklerinin dini Tengricilik ve Şamanlık idi. Başkentleri; Belencer, İtil, Astrahan, Semender’di. Hazar, Gezen Adam demekti. Hazarlar, Ak-Hazar ve Kara-Hazar olarak iki farklı tipe ayrılırdı. Ak-Hazarlar mavi göz ve kırmızı saçlı, Kara-Hazarlar koyu tenliydi. Tarihte birçok Türk boyunun da kızıl saçlı olduğu biliniyordu.

Hazarlarda devlet yapısı geleneksel Türk devletlerinin örneğine uymaktadır. Büyük Kağan ve Kağan Bey olmak üzere çifte krallık düzeni hâkimdi. Tarihteki önemli kağanlar: Bulan, Ubaca, Hizkiya, I.Menaşe, Hanuka, İshak, Sabulon, II.Menaşe, Menahem, Binyamin ve Josef’ti.

Şaman olan İmparator Bulan Kağan, Yahudiliğe geçince tüm aristokrasi  VIII. yüzyılda Yahudi oldu, yeni din resmi din sıfatını aldı. Bu sadece Kutsal Kitap’a dayalı bir Yahudilikti, dinsel tefsirleri kapsamıyordu. Bu şekliyle İran’da ortaya çıkan Karay mezhebine çok yakındı. Hazarlar konusunda elde bulunan en ciddi kaynak, İbranice yazılmış, Endülüs Emevi Devleti Halifesinin Bakanı Hasdai İbn-Chaprut ile Hazar Kağanı Jozef arasındaki yazışmadır.

Hazarya’nın Varegler (Vikingler) tarafından yıkılmasının ardından halkı başta Polonya olmak üzere, Rusya ve doğu Avrupa ülkelerine göç etti. Avrupa’daki Aşkenaz Yahudilerinin önemli bir bölümünün Hazar kökenli oldukları varsayılmakta. Tarablus sunumunu, tarihçi ve düşünürlerin bu konudaki söylemlerini aktararak tamamladı.

 

Nelly Barokas

Viktor Apalaçi- Karanlıkta Kalanlar

Polonyalı yönetmen Agnieska Holland’ın, ‘In Darkness’ (Karanlıkta kalanlar) filmini gösterimin başında Viktor Apalaçi yorumladı. Holokost’a yeni ve farklı bir bakış açısı getiren bu yapıt 2012’de Yabancı Film dalında Oscar’a aday gösterildi. Film, Nazi işgali altındaki Polonya’da Yahudileri para karşılığında kurtarmaya çalışan bir hırsızın ve Lvov kenti  kanalizasyonlarında gizlenen bir grup Yahudi’nin dramatik öyküsünü son derece etkileyici ve çarpıcı bir şekilde beyazperdeye yansıtmakta.

‘In Darkness’ değişik dinden insanlar, zenginler, fakirler, cinsellik, hayatta kalma içgüdüsü ve yardımlaşma gibi insana dair doğal özellikleri de ele almakta. Filmde izlediğimiz gizlenen Yahudi grubunda yer alan kırmızı kurdeleli kız lağımlardan kurtulduktan sonra ailesi ile İsrail’e göç eder ve büyüdüğünde yazarlık mesleğini seçer. Filmin senaryosu bu kızın anılarından yola çıkılarak kaleme alındı ve babası Yahudi olan Agnieska Holland tarafından sinemaya aktarıldı. 

 

Aylin Yengin 

Cem Mansur – Yaşamın İçinden Çıkan Müzik 

Limmud kapsamında gerçekleşmesi planlanan konserlerin iptaliyle, 15.55 zaman dilimindeki Cem Mansur’un konuşması müzikseverlerin en heyecanla bekledikleri etkinliğe dönüştü. Akbank Oda Orkestrası’nın şefi olduğu yıllardan bu yana yaptığı akıcı ve kültürel söyleşileriyle dikkat çeken Mansur, konuşmasına şu sözlerle başladı: “Her zaman olduğu gibi, tam olarak hangi konuda konuşacağımı bilmiyorum, söylediklerimin güzel bir yere gideceğini ümit ediyorum.” Ünlü orkestra şefi, Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası’nın seslendirdiği Şehrazat senfonisinin son bölümünü dinleterek başladı, ardından da müziğin insan yaşantısındaki önemine değindi. Müziği duymak ile dinlemek arasındaki farkı anlattı: duymanın pasif, dinlemenin ise aktif bir eylem olduğunu ve kimi zaman bir müzik parçasındaki ince nüansları algılayabilmek için aynı kaydı 15-20 kez dinlemek gerekebildiğini söyledi. Her insanın yaşamında (duşta şarkı söylemek ya da mezarlığın önünden geçerken ıslık çalmak da dâhil olmak üzere) müziğin mutlaka yer aldığına değindi. Müziğin iyileştirici bir etkisi ve evrensel bir cazibesi olduğunu ve bir barış aracı olarak çok etkin bir rol oynadığını vurguladı. Müziğin evrensel olmasının nedeninin hiçbir dini, dili ve inancı olmamasından kaynaklandığını belirtti. Okulların ve milli eğitimin, bu denli önemli bir ve doğrudan bir iletişim yönteminin eğitimi konusuna daha fazla önem verilmesi gerektiğinin üzerinde durdu.

 

Aylin Yengin

Yılmaz Özdil – Söyleşi

 

Kuşkusuz bu yılki Limmud’un en ilgi çeken konuşmacılarından biri, Türkiye’nin en çok okunan köşe yazarı Yılmaz Özdil idi. Katılımcılardan gelen soruların soru-cevap formatında yanıtlandığı söyleşide, Özdil gazetecilik kariyerinin aslında tesadüfen başladığını, hiçbir meslek tercihi olmadığını, babasının Yeni Asır Gazetesinin şoförü olduğunu ve sigortalı bir işe ihtiyacı olduğu için, kendisinin de şansa gazeteciliğe başladığını anlattı. “Gazetecilik dışında bir meslek yapsaydım, örneğin köfteci olsaydım en iyi köfteyi yapardım,” diyerek, insanın yaptığı işi sahiplenmesi gerektiğini vurguladı. Dünyanın hiçbir yerinde köşe yazarlarından her gün, her konuda fikir “fışkırtmaları” istenmediği ve bunun gerçekten çok zorlayıcı bir şey olduğuna, hiç kimsenin böylesine engin bir bilgi deryasına sahip olamayacağına değindi. Onca bilgiye ulaşmak için bir ekiple birlikte mi çalıştığı sorulduğunda, bütün araştırmalarını tek başına yaptığını söyledi. Popülist bir yazar olduğu söylendiğinde, bundan gurur duyduğunu belirtti. Yazılarında hukuka uygunluk, yalan ve iftira içermemesi konularına özen gösterdiğine değindi. Hayatı boyunca basın kartı kullanmadığını ve ‘nimetlerinden’ yararlanmadığını belirterek, “Tiyatroya ya da maça asla bedava biletle gitmedim, param varsa gider izlerim yoksa da evde otururum,” dedi. 80’lerden sonra çok sayıda gazete yayınlanmaya başladığını ve o gazetelerde yazacak yeterli kalifiye eleman olmadığından, gazetelerin okunabilmek için tencere tava dağıttığını söyledi. Kendisinden 10 yıl sonrası bir Türkiye portresi çizmesi istendiğinde verdiği cevap ise tüm katılımcıları kahkahaya boğdu: “10 yıl sonra emekli olacağım!” 

Süzet Dalva

Mesut Ilgım

Yönetici, araştırmacı ve akademisyen Mesut Ilgım Limmud’da yaptığı konuşmada ‘’Nil Sub Sole Novum’ yani  ‘güneşin altında hiçbir şey yeni değil’ sözleriyle Afrodisyas Antik şehrinin tüm gizemli yanlarını dinleyicilere aktarmaya çalıştı. Yetmişli senelerde bir seyahat dönüşü ilk defa Afrodisias antik kenti ile tanışan Mesut Ilgım, o günden beri her sene zamanın bir bölümünü Afrodisias’ta geçiriyor ve bu antik kentin ortaya çıkarılmasında gönüllü katkıda bulunuyor.

Bir zamanlar Lidya eyaletinin başkenti olan Aphrodisias, Nazilli'nin 38 km güneyinde Karacasu bölgesinin Geyre köyünün yakınlarında bulunuyor. Eski zamanlarda Aphrodisias'ın çekici mermer yapıları, zengin bitkileri, Dadaloz vadisinin ortasında badem, nar ve kavak ağaçları ile beliriyormuş. Şehrin zenginliği kültürel ve politik önemi yapılarının büyüklüğü ve ihtişamından açıkça belli oluyor. Aphrodisias adı, güzellik, aşk, doğa ve bolluk tanrıçası olan Aprodile'den geliyor ve en ünlü tapınaklardan birisiymiş.

 

8000 senelik bir kültürün izlerinden bahsederken, MÖ 200 ve MS 300 yılları arasında Helen ve Roma dönemlerinde Büyük Menderes bu sulak ovalarda kaliteli mermer ocaklarını desteklemiş. Halkı sanata teşvik etmiş ve buradan para alınmayacağını söylemiş. Sanatın, heykeltıraşçılığın en güzel örneklerinin yaşandığı bu gizemli antik kent, Kenan Erim ile keşfediliyor. Yapılan kazılarda mermerler üzerine yazılmış grafitiler, sütunlar üzerine işlenmiş menoralar göze çarpıyor.

 

1979 yılında açılan Aphrodisias Müzesinde sadece Aphrodisias'dan kazılarla bulunmuş eserler sergilenmekte. Eserlerin çoğunluğunu heykeller oluşturuyor. Aphrodisias Müzesi, Batı Anadolu'daki bilinen en olağandışı, göze çarpan müzelerden biri. Kazılar sırasında ortaya çıkarılan haliyle, anıtlar burada sergileniyor.

 

Geyre Vakfının katkılarıyla ve Mesut Ilgım’ın çabalarıyla yenilenen müzede sergilenen kazılar arasında sinagog taşları göze çarpmakta. Bu taşların üzerinde Afrodisyas’ta yaşamış ve ticaret yapmış pek çok Yahudi tüccarın ismine rastlanıyor.

Elis Simson

Holokost Sonrası Tanrı İnancı 

Beti Hayim Bekem & Yosef Grosman 

Geleneksel Yahudilik öğretisinin Tanrı’nın İsrailoğulları ile yaptığı anlaşmaya dayandığını ve anlaşma gereği, İsrailoğulları’nın bu anlaşmaya uymadıkları takdirde cezalandırılacağını belirterek başlar Beti ve Yosef konuşmalarına. Can alıcı soru da tam buradadır: Holokost gibi bir felaket söz konusuyken, anlaşmaya uymayan, sözünün ardında durmayan Tanrı mıdır, yoksa insanlar mı? Holokost sonrası Tanrı inancına ilişkin geliştirilen beş farklı görüşü ele alan Beti ve Yosef, ‘God on Trial’ (Tanrı Yargılanıyor, senaryo: Frank Cottrell Boyce) filminden sahnelerle bu görüşleri somutlaştırarak izleyicilerde bu tartışmalara ilişkin daha derin soru işaretleri bıraktılar.

Bu görüşlerden ilki, Holokost’un, bir sürgün yeri olan Avrupa’yı kendi evleri gibi gören Yahudilere verilen ‘ilahi bir ceza’ olarak yorumlar. İkinci görüş ise, Holokost gibi bir felaket anında bile ‘özgür irade’nin bir yeri olduğunu ve bu gibi anlarda insanların ahlaki seçim yapabilmek için mücadele etmesi gerektiğini, bunun için de Tanrı’nın yüzünü gizlediğini savunur. Ele alınan üçüncü görüş, Holokost’un ‘daha iyi bir geleceği yaratacak olan yıkım’ olduğunu ileri sürer. Buna göre Hitler Tanrı’nın bir aracıydı ve Holokost’ta ölenler,  bir gelecek nesil için kurban edilmişti; yani Holokost bir ceza değil, arınmaydı. Dördüncü görüş, Holokost’un Tanrı anlayışının yeniden kavramsallaştırılması gerektiğini söyler. Auschwitz’den sonra bildiğimiz Tanrı ve geleneklerin kökeni olan anlaşma ölmüştü, artık yeni bir Tanrı’ya ve yeni anlaşma koşullarına ihtiyaç vardı. Tartışılan son görüş ise, inancın psikolojik rolüne odaklanıyordu. Felaket anlarında, dünyanın anlamlaştırılamayacağı zamanlarda, insanları çabalamaya iten bir güçtü Tanrı inancı.

Böylesine duygusal ve zor bir meseleyi tartışmaya açma cesaretini gösteren Beti ve Yosef, izleyicileri büyük sorularla yüzleştirdiler... 

Elis Simson

Varlık Vergisi

Prof. Dr. Ayhan Aktar

 

‘Azınlık Karşıtı Bir Verginin Analizi’ alt başlıklı konuşmasına, Varlık Vergisi’nin basit bir vergi uygulaması olmadığını söyleyerek başlayan Prof. Aktar, II. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmasına rağmen Türkiye’nin savaştan nasıl etkilendiğini tasvir ederek devam etti. Savaş ekonomisinin yaralarını para basarak gidermeye çalışan hükümet müthiş bir enflasyonu azdırınca, 1942 yılında Varlık Vergisi kanunu yürürlüğe sokuldu. Prof. Aktar, bu kanununda, her kanunda bulunması gereken, ‘açıkla belirtilmiş oranlar’ ve ‘itiraz edilebilirlik’ kurallarının yer almadığının altını tekrar tekrar çizdi. Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’ndan yaptığı alıntıda Varlık Vergisi kanununun, ticareti gayrimüslimlerin elinden alacak bir ihtilalin habercisi olduğunu ifade etti.

Dedesinin de o dönem 40.000 lira varlık vergisi ödediğini anlatan Prof. Aktar, asıl önemli soruyu bu noktada sordu: ‘Peki ya dedem gayrimüslim olsaydı, vergi bedeli ne olurdu?’ Dört misli olacağını, bunun da ödenmesi imkânsız bir miktar olduğunu söyledi. Yahudi cemaatinden Şekip Adut ve Gad Franko adlı avukatların bu vergi uygulamasını ‘insanlık dışı’ bulup ödemeyi reddetmeleri üzerine ağır bir biçimde cezalandırıldıklarını anlatan Prof. Aktar, yayıma hazırladığı ve 2011 yılında yayınlanan, 5. Kafile ile Aşkale’ye gönderilen bir Rum tüccar olan Yorgo Hacıdimitriadis’in günlüğünden de orada yaşananlarla ilgili anekdotlar aktardı. Gayrimüslimlerin mülklerinin satışıyla servetin Türklerin eline geçiş sürecini de anlatan Prof. Aktar, buna rağmen, bir Müslüman tüccar kesiminin hemen gelişemediğini de vurguladı.

Son olarak Varlık Vergisi bir etnik temizlik politikası olarak görülebilir mi sorusuna Prof. Aktar’ın verdiği yanıt şuydu: “İnsanların doğdukları yerde bir dakika bile kalmak istememesine yol açarak onları göç ettirmeye zorlamak da bir tür etnik temizliktir.”

 

Elis Simson

Hayır Duası’ Üzerine Bir Talmud Okuması

Dr. Ruth Calderon 

Bu seneki Limmud’un çok sevgili Alp Alkaş’a ithaf edildiğini öğrenince, destek olmak için Tel Aviv’den hemen atlayıp gelen Ruth Calderon’un konuşmasının açılış cümlesi hepimiz için çok anlamlıydı: ‘insan böyle zamanlarda Tanrı var mı, varsa nerde diye sorar.’ Ruth bu gibi zamanlarda, sanki aile büyüklerine danışır gibi, Talmud metinlerini açıp okuduğunu, ihtiyacı olan desteği onlarda bulduğunu söyledi. Talmud’dan seçtiği bölüm ‘hayır duası etmek ve almak’ ile ilgiliydi. Tanrı’nın bile bizim hayır dualarımıza ihtiyaç duyduğunu anlatan bu küçük hikâyenin bize öğrettiği şey, kimden gelirse gelsin sunulan hayır duasının küçümsenmemesi gerektiğidir.

Torah’daki Tanrı ile rabbinik geleneğin (Talmud) Tanrı’sı arasındaki farkı da yine seçtiği bu hikâye üzerinden anlattı Ruth Calderon. Torah’nın Tanrı’sı kızan, sevinen, cezalandıran, acımasız ve muktedir bir Tanrı iken, rabbinik geleneğin Tanrı’sı daha insanidir; hatalar yapar, insanların yardımına ihtiyacı vardır. Ruth, bu yeni Tanrı kavrayışını, sevgi ve şefkat dolu ama yaşı ilerlediği için bazı şeyleri unutan bir büyük baba figürüne benzetti. Kudüs’teki ilk tapınağın yıkılışından sonra geliştirilen bu Tanrı anlayışı, rabbilerin Yahudiliği kurtarmak için seçtiği bir yoldu. Böylece yaşanan felaketlerde artık insanların da sorumluluğu vardı. Dünyayı düzeltmek, onarmak, iyi bir yer haline getirmek için hepimiz Tanrı’ya yardımcı olmalıydık. Ruth’a göre, Rabbinik geleneğin Tanrısı ‘gel, bana yardım et, sana ihtiyacım var’ diyordu insanoğluna.

Hepimizin erişimi olan ve aslında bize ait olan bu metinleri açıp okumak ve bilgeliklerinden faydalanmak için Ruth yine büyük bir esin kaynağı oldu bize. 

Ester Yannier 

Rozet Hubeş- Rozet Hubeş İle Lezzetli Bir Sohbet

Konu başlığına uygun, katılımcılarla tadı damaklarda kalacak kadar lezzetli bir sohbet gerçekleştiren sanatçı Rozet Hubeş, çocukluk yıllarından itibaren tiyatroya olan yatkınlığını ailesinin ve çevresinin, ilerleyen yıllarda da eşi Selim Hubeş’in kendisini ne denli desteklediğini aktardı. İdolünün Yıldız Kenter olduğunu ifade eden sanatçı,  tiyatroyu en çok farklı kişilikleri yaşatmaya olanak sağladığı için sevdiğini anlattı.

Profesyonel hayatı sürerken, cemaatin gençlik derneklerinde de amatör çalışmalarını çok severek sürdürdüğünü açıkladı.

Türk Musevi Cemaati’nin ilk profesyonel sanatçısı olduğunu anımsatan sanatçı, günümüzde birçok gencin kendisini örnek almasından gurur duyduğunu söyledi. 

 

Hakkı Devrim –İstanbul

Katılımcıların hayranlıkla ve yüzlerindeki gülümsemenin bir an bile eksilmediği bir sunum yapan Hakkı Devrim.  Öz geçmişinden kısaca söz ettikten sonra, ailesindeki farklı etnik kimlikleri olan kişileri aktardı.

Hayat tecrübelerini paylaşan Devrim, hayatına temas eden ünlü Yahudileri de yâd etti. Bir kısmının yurt dışında yaşamlarını sürdürmelerinden üzüntü duyduğunu belirtti.

Devrim, 1950’li yıllarda birçok ilkini gerçekleştirdiği turizm gezilerinden ve zamanın Spor Sergi Sarayı’nda yaptığı Türkiye’nin ilk defilesi hakkında anılarını aktardı.

Geçmişi aktarırken kimi zaman heyecanlandı, kimi zaman hüzünlendi…  Konu başlığı İstanbul idi… Azıcık da İstanbul’dan bahsetti Hakkı Devrim… Ne gam!

 

Karel Valansi

 

Henrique Cymerman – Arap Dünyası ve İsrail üzerindeki kum fırtınası

Ortadoğu’yu değiştiren Arap Baharı’nın etkilerinden bahseden İsrailli gazeteci Henrique Cymerman, bu terim yerine bir metreden daha ilerisinin görülemediği ‘Kum Fırtınası’ tanımını kullanmayı tercih ettiğini, böylece ünlü besteci Vivaldi’ye haksızlık yapılmamış olacağını söyleyerek konuşmasına başladı. Değişimin henüz çok başında olunduğunu söyleyen Cymerman, Esad’ın devrilmesinin kaçınılmaz olduğunu belirtti. Arap dünyasının rol modeli Mısır’ın kötüleşen ekonomik durumunu anlatan ünlü gazeteci, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin bu konuda Türkiye’yi ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ı örnek aldığını belirtti.

Sosyal ağlar aracılığıyla iletişime geçen gençlerin başlattığı ayaklanmaların sonucunda o meydanlarda bulunmayan dinci partilerin neden güçlenerek çıktığını anlatan Cymerman, kadınların bu devrimdeki önemleri ve İran’da içten içe süregelen değişime dikkat çekti. Halk ayaklanması ile devrilen liderler, cihat yanlısı grupları terör yerine alternatif aramaya sevk ettiğini belirten ünlü gazeteci, El Cezire kanalının başlattığı medya devrimine de konuşmasında değindi.

 

Karel Valansi

Prof. Dr. Asaf Savaş Arat - Türkiye ekonomisi üzerine bir söyleşi

NTV’deki Ekodiyalog programı ile tanınan Profesör Asaf Savaş Arat, aynı mizahi üslubunu kullanarak slaytlar eşliğinde geçmişten günümüze Türkiye ekonomisini büyüme, reel kamu borcu, tüketici enflasyonu, reel faiz, dış açık, eğitim, kadın istihdamı gibi kalemlerdeki değişimlere dikkat çekerek anlattı. 2000’li yıllardaki büyük değişime dikkat çeken Arat, bütçenin önemine değindi, krizin yarattığı fırsatlardan bahsetti ve Türkiye’nin para yatırılabilecek en güvenli liman olduğuna dikkat çekti.

 Eva Çiton

Victor Politis- Sınırları zahmetsizce geçebilmek

Ödüllü fotoğrafçı, katıldığı onlarca festivalde binlerce fotoğraf çekmiş olan Politis, Volos Yunanistan’da doğmuş. Çeşitli ülkelerde ve 40 yıl New York’ta yaşadıktan sonra son 4 yıldır “Evim” dediği Jaffa’da yaşıyor.

Politis “Ithaka bir seyahat, yeni limanlar, edindiğimiz deneyimlerdir. Başka insanlardan öğrenmek, korkusuzca yeni adımlar atabilmektir. Korku her gün üzerine düşündüğüm, savaşa neden olan ve politikacıların insanları kontrol etmek için kullandığı bir olgu. Kazancakis öldüğü zaman mezarına üç cümle yazılmasını istemiş; Hiç bir şey ummuyorum, hiç birşeyden korkmuyorum, özgürüm. Ölümden sonrasını bilmiyoruz ama evet ölünce bu anlamda özgür olacağız” diyor.

Sunumu, sınırları geçmek ve bir yerlere gidebilmekle ilgili. Bugüne kadar elli altı ülkede fotoğraf çekmiş. “İnsanların sınırlarını geçmek, ülkelerin sınırlarını geçmekten daha zor” diyor. Dilini konuşmadığı, tanımadığı, hatta tehlikeli sayılan Cezayir, Afrika gibi yerlerde çeşitli festivallerde fotoğraf çekerken oralarda bulunmaktan korkmadığını, insanlarca yanlış değerlendirildiğini belirtiyor. Sürekli fotoğraf çekerken onu gören halkın beyaz bir yüz olarak onu görmekten rahatsız olmadıklarını anlatıyor. Önemli olan korkmamak, dokunmamak; ama dokunmak zorunda kalırsak gülümsemek ve selamlamak yeterli diyor. Dilini bilmediği, fotoğrafını çekerken bir kere bile gülmeyen bir çocuğa çektiği fotoğraflardan birini verdiği zaman çocuğun sonunda güldüğünü, bunun bir iletişim biçimi olduğunu belirtiyor. Kafatasları ve insan yüzlerinden oluşan bir fotoğrafı göstererek, “Dilimiz, dinimizi, ırkımız ne olursa olsun, hepimizin öldükten sonraki benzer durumda olacağız, bizler birbirimizle birebir aynı değiliz ama sonuçta benziyoruz” diyor.

Sevginin ifadesinin ülke, din dil fark etmeksizin evrensel olduğunu belirten

Victor Politis’e, kısa zamanda bizleri zahmetsizce birçok ülkede gezdirdiği için teşekkür ederiz.

 

Eva Çiton

Laura Wolmer & Sandy Kohen- Playback Tiyatrosu

Psikolog olan Laura Wolmer ve Sandy Kohen’in yürüttükleri Playback Tiyatrosu, insanların gerçek hikâyeleriyle ilgili. Kişi hikâyesini anlatıyor, aktör olarak seçilen kişiler bu hikâyeyi beden hareketleri veya sadece konuşarak yansıtıyorlar. Bu halkımıza henüz tanıdık gelen bir tiyatro şekli değil. Wolmer etrafta, facebook, twitter, iphone vs. gibi teknolojilerin sağladığı iletişimin gerçek ve derin olmadığını ve bunlar yokken insanların daha doğru şekilde bağlantı kurduklarını ifade ediyor. Eski kabilelerde ateşin etrafına oturulup konuşulduğunu, bunun onlar için terapi olduğunu, bu şekilde aralarında bilgelik alışverişi yapıldığını ve insanların birbirleriyle daha fazla bağlantı kurduğunu ifade ediyor. “Dinlemek bir hediyedir” diyen Wolmer hiçbir hikâyenin sıkıcı ya da kötü olmadığını da sözlerine ekliyor. Önce ısınma oyunlarıyla başlayan Playback tiyatrosu atölyesinde bireyin başından geçen hikâyenin bir aktörler topluğunun vasıtasıyla yansımasını gördük. Atölye boyunca hikâyeleri yansıtmak için kullanılan araçlar arasında hareketli heykeller, konuşan kafalar, döner, ikili dans gibi bazı araçları deneyimledik. Bunun çeşitli faydalarından biri kişi hikâyesini seyrederken çözüme ulaşabilmesi. Bir başkası ise kendisinin ve etrafındakilerin kişinin içinde bulunduğu durumu kavramaları ve empati kurabilmeleri. Playback tiyatro doğrudan bir terapi aracı olmamakla birlikte, terapilerde  araç olarak kullanılabiliyor. Wolmer bunu yaparken “İçimizdeki Çocuğu” ortaya çıkarmaktan bahsediyor. Laura Wolmer ile yapılan röportajı gelecek hafta gazetemizde okuyabilirsiniz.

 

Eva Çiton

Şafak Pavey- Kargaşadan Unutulan Ama Her Zaman İnsanı Hatırlayan Bilim

Sempatik ve gülen gözleriyle, espri ve duygu dolu bir konuşma yapan Pavey, konuşmasına “Genç kaybınız için üzgünüm, gençleri kaybettiğimizde çok üzülüyorum” diyerek başladı.

“Annem bana hep iyi insan ol, politikacı olma dedi, onu dinlemedim politikaya atıldım”

“İnsan düştüğü yerden kalkabilir, yeniden düştüğü zaman o anı bilir ve herkese göre bir adım önde başlar. İşte benim hayatım kazadan sonra böyle başladı” dedi. “MÖ 3500 yılında bulunan tekerleğin, bir iskemleye veya bir valize takılmasını bu kadar geç bulmamalıydık. İşitme engelliler için bilgisayara takılan kamera ile MSN, Skype üzerinden kimseye bağımlı kalmadan iletişim kurabilmek ne büyük bir mucize. Dünyanın bir köşesinde bulunan tansiyon ilacı, dünyanın başka köşesinde yaşayan birinin hayatını kurtarıyor”.

Kendisine yardım eden bilime borcunu ödemek istediğini, bilim ve buluşlara engel olan tüm kelepçeleri açmaya talip olduğunu belirtiyor.

Büyüklerimizin “Başımıza yeni icat çıkarmayın” sözüne kulak asmayın diyor muzip bir biçimde. “Buluşlar ve bilgi, özgürlüğün gasp edildiği ortamlarda kuruyor. Bizler bilimin ihtiyacı olan özgürlüğü bulmak zorundayız.

Gençlerimizi oldukça zor günler bekliyor, çünkü bilim, artan nüfusa karşın, gıda, enerji ve su kaynaklarının giderek azaldığı için büyük bir kriz yaşayacağımız konusunda bizi uyarıyor. İnsanlık siz gençlerden bu çareleri bulmak için buluşlar bekliyor. Dünyanın herhangi bir yerinde elde edilmiş haklar ve özgürlükler ve buluşlar dünyanın her yerine ulaşabilmeli. Ben önüme engel çıkarsa umutsuzluğa kapılmamayı öğrendim. Engelin etrafından dolaşmayı öğrendim. Bir hedefe ulaşmak için birden fazla yol vardır, hedefimize birebir ulaşamasak bile inanın çok yakınına düşeriz.”

Eva Çiton

 

Joel Wolowelsky- Yeni Üreme Tekniklerinin Ardından Ortaya Çıkan Etik İkilemler

 

Üremenin asıl amacının bir aile kurmak olduğu biliyoruz. Wolowelsky’nin anlattıklarından  yola çıkarak, yeni üreme tekniklerinin sağladığı olanaklarla aile ve annelik kavramlarının her geçen gün değişim gösterdiğini ve sorgulandığını anlıyoruz.

Bu teknoloji aile kavramında değişikliği nasıl yaratmaktadır?

Amerika’da eşcinsel bayan çiftlerin veya bekâr bayanların neredeyse yarısından fazlası çocuk sahibi olabilmek için sperm bankasından faydalanmaktadır. Aile kavramını değiştiren sadece yeni üreme teknikleri değil aynı zamanda yeni teknolojiler. Bütün bunlar anonim yapılırken şimdilerde Internet donörün kim olduğunu bulabilmeye yardımcı oldu. Bu şekilde farklı dinlerden farklı ülkelerden dünyada elliye yakın kardeş birbirlerini bularak temasa geçiyor, böylece aile kavramı değişiyor.

New Jersey yüksek mahkemesinde verilen karara göre kadın, kocasının rızasıyla, sperm bankasından, bir sperm ile dölleniyorsa, koca doğal baba sayılabilir.

Kendi rızasıyla, kocasının spermini ve bir başkasının yumurtasını alıp taşıyıcı anne tutarak çocuk sahibi olan bir kadın gerçekten anne midir? Önceki örnekle ne farkı vardır?

 Konuyla birlikte yeni etik meseleler doğuyor. Adamın spermiyle başkasının yumurtası dölleniyor, kadının rahmine konuluyor. Bu durumda cevap kolay, bebeği taşıyan kişi annedir.

Kadının yumurtası var ama rahmi yok. Onun yumurtasını ve kocasının spermini al, taşıyıcı bir anne bul ve bir çocuğun olsun. Peki, burada anne kimdir? Burada bir analoji kuruluyor; üzümü ektiğin yere göre şarap elde edersin. Ektiğin yerin bir katkısı vardır.

Son olarak ölen kocanın organları bağışlanırken, kendisi için spermini isteyen kadına görevli itiraz ediyor. Çünkü ölü biri babalık edemez, ayrıca bunun için ölüye müdahale etmek doğru gelmiyor. Onay verilseydi ne olurdu? Ölü bir adam baba olacaktı. Ayrıca kanuna göre mirasın çocuklar arasında eşit dağıtılması gerekiyor, ama çocuk adam öldükten iki yıl sonra geliyor.

Kısaca teknoloji arttıkça her şey mümkün oluyor.

 

David Ojalvo

 

Arif Çağlar: İnsanın tahammül sınırı ne kadardır?

İstanbul Teknik Üniversitesi’nde modernite, bilim, teknoloji ve mühendislik etiği konularında dersler veren Arif Çağlar, “İnançların dışında ahlak olabilir mi?” başlığını taşıyan bir konuşma gerçekleştirdi. Çağlar konuşmasında, ahlakın Batı dünyasında Yahudi ve Hıristiyanlık temeline dayandığı görüşünü ve bu görüşe karşıt duran ahlakın bilim ve aklın çabasının ürünü olup olmadığını irdeledi. Bir yandan cennet ve cehennem, ödül ve ceza korkusu ile ahlaki bir yaşam sürmek adına bir ‘katalog’ söz konusuyken, son iki yüzyılda “bireyin bütünlüğüne dokunulamaz” ilkesi, tüm sınırlamaları reddetmiş gibidir. “İnsana insan olduğu için, birey temelinde iyilik yapmak; iyiliğin başka bir temele dayanmaması gerektiği” yönündeki düşünce tarzı II. Dünya Savaşı ve Nazi ideolojisi ile birlikte ortadan kalkmıştır.

Günümüzde ahlak anlayışının “İnsanlar neyi yapabilir, neyi yapamaz? Tahammül sınırı nereye kadardır?” gibi sorularla sıkıca ilintili olduğu vurgulayan Arif Çağlar, insanın kendi varoluşunu ‘vicdan’ ile tanımlamasının üzerinde durdu. Ne var ki 21. Yüzyılda ahlak, insanlara iyi ise, refah getiriyorsa yeter gelmekte ve yararın üstünlüğü esas alınmakta. Oysa Kant’ın belirttiği gibi, ahlak yarar üstünden değerlendirilmemelidir. “Kapitalizmin kamusal insanın çöküşü demek olduğunu belirten sözleriyle konuşmasını tamamlayan değerli öğretim görevlisi, ilk başlarda eleştirel bir yönü olan her şeyden kuşku duymanın, ‘basit bir pironizmin’ günümüzde hastalık boyutuna taşındığını ve bireyin kayıtsızlık içinde yaşadığını dile getirdi.

David Ojalvo

 

Prof. Dr. Deborah Lipstadt: “Eichmann nasıl yakalandı?”

‘Yahudi ve Holokost incelemelerinde’ profesör olan Prof. Lipstadt, Adolf Eichmann’ın Holokost’taki rolü, II. Dünya Savaşı sonrası Arjantin’e kaçışı ve MOSSAD tarafından yakalanıp, mahkemeye çıkarılma sürecini derleyen bir konuşma gerçekleştirdi. “Eichmann’ın ‘Kesim Çözümü’ yaratan adam olmadığı” sözleriyle seminere giriş yapan Prof. Lipstadt, Eichmann’ın savaş öncesi ve savaş sırasında oynadığı rolü, Yahudi cemaatlerini nasıl saptadığını aktardı. Kendisinin niyeti başlarda 4 milyon Yahudi’yi Madagaskar’a yollamaktıysa da, 1944’te Macar Yahudilerinin toplama kamplarına 7 hafta gibi kısa bir sürede nakledilmesinin baş sorumlusu konumuna gelmişti. Savaş sonrası Nurenberg duruşmalarının başlamasıyla Eichmann ismini değiştirerek, Arjantin’e kaçmış ve gözlerden uzak bir hayat sürdürmeyi denemişti. Ne var ki Almanya’dan Arjantin’e kaçan Hermann ailesinin kızları, Eichmann’ın oğlu ile karşılaşacaktı ve böylelikle baba Lothar Hermann, Eichmann’ın kimliğini, eski bir Sosyalist Alman Yahudi’si olan Fritz Bauer’e bildirecekti. Bauer de bilgiyi MOSSAD’a iletecektir. Zorlu bir sürecin ardından İsrail Devlet Başkanı Ben Gurion’un girişimiyle, Eichmann yakalanarak İsrail’e getirilir ve Kudüs’te bir mahkeme kurulur. Yargılama sürecine doğru Birleşmiş Milletler de tartışmalar yaşanır, Eichmann’ın avukatlık ücretini İsrail Devleti üstlenir. Bilinenin aksine Holokost kurtulanı, 60’lı yıllarda da deneyimlerini açmaya başladığını açıklayan Prof. Lipstadt, dava sürecinde tanıkların ifadesinden kesitlere yer verdi, The New Yorker gazetesi için Hannah Ardent’in mahkemeyi izleyişini aktardı.

Tuna Saylağ

Selim Yuhay ile evimizdeki gizli şifreler

Kanal D’de yayınlanan ‘Evim Şahane’ programı ile tanınan mimar Selim Yuhay, oldukça rağbet gören sunumuna sevginin kaynağı olan aile ve yuva kavramını anlatarak başladı. “Yaşadığınız mekân sizi rahatlatmalı; onu yenileyecek olan mimar da tasarımını ev sahiplerine ait şifreleri çözdükten sonra yapmalı” diyen Yuhay, Kanal D’deki programının ekran arkasını anlattı. Evdeki eşya düzeninin ev sahiplerinin mizaçları, alışkanlıkları ve zevkleri hakkında birçok ipucu verdiğini belirten genç mimar, dekorasyonunu yeniden yaptığı evlerden örnekler gösterdi, sahipleri ile ilgili anılarını aktardı.

Sinemada Yahudi mizahı

Seyfi İşman, sinemada Yahudi mizahını  ‘Radio Days’, A Serious Man’ ‘Train de Vie’ gibi çeşitli filmlerden sekanslar göstererek anlattı. Her anı kahkahalarla geçen sunumda İşman, Yahudi mizahının 19.yüzyılda Doğu Avrupa’daki ştetıllardan (kasaba) doğduğunu belirtti. Geçmişi Tevrat’a kadar uzanan ve halkın kara gün dostu olan bu mizah aracılığıyla insanlar kendi kendileriyle dalga geçerken, bir taraftan da zenginleri, dini otorite ve aile düzenini eleştirdiler.  Bu mizah 20.Yüzyılda Amerikan mizahına dönüştü ve Danny Key, Jerry Lewis, Woody Allen, Betty Middler gibi sanatçılar ile Mel Brooks, Cohen Kardeşler gibi yönetmenler öne çıkan başlıca isimler oldu.

Muhafazakâr Sanat

Yazar, sanat eleştirmeni Prof. Hasan Bülent Kahraman, ‘Muhafazakâr Sanat’ kavramını tarihten, sanat tarihinden ve sosyolojik olaylardan örnekler vererek irdelemeye çalıştı. Muhafazakârlığın çok karmaşık bir kavram olduğunu; milliyet, din, kültür, gelenek ve aile bağlarının bunun değişmez öğeleri olarak tanımlandığını söyleyen Kahraman, Türk toplumunun aslında muhafazakâr bir toplum olmadığını, çünkü bu topraklarda Batı tarzı aristokrasiye dayalı sınıfsal bir ayrışma yaşanmadığını ifade etti. “Muhafazakâr sanat geçmişin bir tekrarı değildir, onun farklı bir dili olmalıdır” diyen Kahraman daha sonra dinleyicilerin sorularını yanıtladı.

Mois Gabay

 

Seymur Tarı’dan iş dünyasındaki püf noktaları : “Türkiye Yabancılara Nasıl Tanıtılır

 

Turkven kurucu ve yönetim kurulu üyesi Seymur Tarı tarafından verilen sunumda konuklar bir yandan Tarı’nın eğlenceli anlatımı ile keyifli dakikalar geçirirken,grafiklerle dolu bir sunum eşliğinde yabancı yatırımcılara Türkiye’de iş yapmayı ikna etmenin püf noktalarını öğrendiler. Tarı yaklaşık bir saat süren sunumda öncelikle yabancı yatırımcılara Türkiye’deki iş gücünün ve hacminin altının çizilmesi gerektiğini belirterek kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğunu sıklıkla tekrarladı. Yıllarca doğu-batı arasındaki köprü olarak kullanılan imajın değişmeye başladığını belirten Tarı, Türkiye’nin yarattığı pazar çeşitliliği ve son yıllarda özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki hacmi sayesinde yabancıların gözünde önemli bir pazar haline geldiğini belirtti. Artık birçok yabancı şirketin İstanbul merkezli bir dünya şirketi olma yolunda ivme kazandığını da ekleyen Tarı, önümüzdeki 10 yıl için ticaret alanında Türkiye’de olumlu bir tablo yaşanacağını elindeki veriler ile konuklarla paylaştı. Sunumunda Türkiye’nin tanıtımı konusunda Dış İşleri Bakanlığı’nın verilerini ve stratejilerini de referans olarak paylaşan Tarı, yurtdışından özellikle Anadolu’nun farklı şehirlerinde yatırım yapmak isteyen şirketlerin devlet tarafından birçok teşvikle desteklendiğini belirtti. Yabancı şirketlerin yerli şirketler ile özellikle rekabette zorlandıklarını da belirten Tarı, Türkiye’de yatırımın ciddi risk almak olduğunu da sunumuna ekledi. Konuşmasının sonunda Türk Musevi Cemaati’nin özellikle yabancı dil bilen genç gücüyle bu ilerlemenin ön safhalarında olduğunu belirten Tarı, konuklara özellikle iş dünyası ile ilgili çizdiği olumlu tablo ve zengin içerik ile doyurucu bir sunum yaptı.

 

Melih Namer

Prof. Dr . Nicholas De Lange : Bizans İmparatorluğu’nda Yahudi Cemaatlerinin Haritalanması

Bizans İmparatorluğu’nda yaşamını sürdüren Yahudi Cemaatleri ile ilgili yapılan araştırmaların az ve yetersiz olmasından yola çıkılan bir proje üzerine sunum yapan Prof. De Lange ,Bizans Yahudi Tarihi ile ilgili kapsamlı araştırma yapan akademisyen sayısının sadece 4 olduğunu belirtti.

 Aydınlanması gereken bir süreç üzerinde yaptıkları  ve Google Haritalama sistemi gibi düşünülen internet sitesi projesinde, kullanıcılar bir koordinat girdiklerinde haritada işaretli Yahudi Cemaatlerini görebilecek. Koordinat dışında kullanıcılar zamanı da arama kriteri olarak kullanabilecek. M.Ö 50 yılında yerleşim olmayan bir bölge de M.S. 50 de yerleşim olduğunu görecek. 

Haritalandırma sistemi geniş bir veritabanına bağlı; veritabanında yer alan bilgileri de güncelleyen gönüllülerden oluşan bir akademisyen kadrosu bulunuyor. Ekip ‘Ketuba’lardan mezar taşlarına kadar bilgileri inceleyerek veritabanını genişletmeye ve doğruluğunu arttırmaya çalışıyor.

Karşılaştıkları en büyük zorluk eski Bizans’ta aynı isimde çeşitli sayıda yerleşimin olması. De Lange’ın ekibi bir arkeoloji ekibi gibi metinler ve kalıntılarda geçen isimler arasında bağlantı kurmak için çalışıyor.

Mart 2013’te ilk sürümü açılacak haritaya ulaşılabilecek adres ise : www.mjcb.eu şeklinde.

 

Cahit Ülkü – Aleviler İle Osmanlıların Kökeni ve Bugün

Son Hazaryalı ve Sarı Selim gibi tarihi romanların yazarı Cahit Ülkü uzun yıllar boyunca yaptığı araştırmalardan edinimlerini katılımcılar ile paylaştı.

Orta Asya’daki Kayı Boyu ve diğer Türk Boylarının göçleri sırasında karşılaştığı Yahudi cemaatleri ve tabi ki de tarihte yer alan ve Yahudiliği seçen tek Türk Devleti olan Hazar İmparatorluğu ile etkileşimleri üzerine derlediği bilgileri paylaştı.

Medeniyetlerin beşiği Anadolu’daki kaynaşmayı anlatırken Anadolu’ya göç eden Hazarlar’ın yeterince araştırılmadığını belirtiyor.

Nasıl ki Doğu Avrupa’daki Yahudiliğin kökünün bir paydası Hazarlara dayanıyorsa Anadolu’daki Aleviliğin kökünün bir paydasının da Hazarlara dayandığını örneklerle anlattı.

Selçuklu İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu’ndan örnekler verdi. Bunun yanı sıra Hazar Yahudi mezarlarında Kayı Boyu’nun işaretinin yer aldığını belirtti.

 İlginç bir başka örneği ise kendisine sembol olarak Tevrat’ta yer alan ‘Hayat Ağacı’nı seçen Hazarlardan bahsettikten sonra Osman Bey’in oğlu Orhan Gazi’nin Bursa’da inşa edilen Osmanlı Dönemindeki ilk sinagog olan ‘Etz Ahayim’ e izin vermesi. Etz Ahayim  Türkçe’de Hayat Ağacı anlamına gelmekte. 

Alevilerin Türk Şamanistik geleneklerin ve bazı Yahudi geleneklerini taşıyarak Anadolu’daki halkla kaynaşan Hazarlar olduğunu etnik köklerinin Kayı Boyu’na dayandığını belirtti. 

Aleviler üzerinde yeterince araştırma yapılmamasından ve günümüz Alevi toplumunun asimilasyon sonucu değerlerini kaybettiğini belirtti.

 

 

Haberlere yorum yapabilmek için üye girişi gereklidir. Üye girişi yapmak için lütfen tıklayınız.

Yorumlar

0
  Yükleniyor...