Ridaniye Savaşı…

22 Ocak 2020 Ridaniye savaşının 503. yıl dönümüdür.

Üç yıl evvel 500. yıldönümü münasebetiyle herhangi bir kutlama yapıldığını veya bir mesaj yayınlandığını, en azından kulunuz hatırlamıyor.

Peki, durup dururken senin aklına nerden geldi diye sorabilirsiniz?

Her zaman olduğu gibi, köşem için bir konu ararken, önce yazımın çıkacağı güne denk gelecek, önemli bir olayın geçmişte vuku bulup bulmadığına bakarım.

İlginçtir, başvurduğum Fransız ve İngiliz kaynakları 22 Ocak’ta önemli bir tarihi hadise olarak, aslında iki Türk devletinin çarpışmasını simgeleyen, Ridaniye savaşını öne çıkarıyorlardı. (Biri Osmanlı diğeri de Mısır’daki Memluk devletleri idi.)

Osmanlı Tarihi uzmanlarımıza da baktığım zaman Ridaniye savaşının çok önemli bir dönüm noktası teşkil ettiği hususunda hem fikirdirler.

Her şeyden önce,  bu savaş ve hemen öncesindeki Mercidabık savaşında Osmanlı askerlerince kullanılan top ve tüfekler Memluklerin hiç alışık olmadıkları cinstendi. Hele bunların savaş sırasında ileri sürülme tarzı ise düşmanı tamamıyla şaşırtmıştı.

Ridaniye savaş alanına ulaşmak için Sina Çölünü geçmek kaçınılmazdı. O dönemdeki imkânlarla, beş günde Yavuz Sultan Selim ve ordusunun bu tehlikelerle dolu mesafeyi kat edebilmesi Memluk Sultanı ve askerlerinin moralini neredeyse sıfıra düşürmüştü.

Çok ayrıntılı bir coğrafya bilgisine sahip olmadan bu manevranın icrası mümkün değildi.

Müsaadenizle burada bir parantez açarak, George Young’ın 1905 yılında kaleme aldığı ‘Le Corps du Droit Ottoman’ adlı eserinden kısa bir alıntıyı aktarayım:

“…Yahudiler askeri, tıbbi ve mali alanlarda uzmanlaşmışlardı. Diğer bir deyimle, dini safiyet adına İspanya’dan kovduklarımızı Osmanlı’ya vererek, en önemli yeteneklerimizi ve silahlarımızı, Hıristiyanlığın en büyük düşmanının ellerine teslim ettik”

Sefarad Yahudilerinin 1492 yılının ortalarından itibaren Osmanlı topraklarına yerleşmeye başladıklarını da hatırlayalım. 

 Bu savaş esnasında, Osmanlı orduları şehir gerillalarının saldırılarına da maruz kalmışlardı. Bu saldırıların başarılı bir şekilde etkisiz hale getirilmesi yine, Kahire şehrinin çok iyi bilinmesi ve hafif ateşli silahların yeniçerilerin elinde bulunması sayesinde olmuştur.

Özetle, Ridaniye, tarihimizde hem strateji, hem teknoloji ve nihayet istihbarat metotlarının bir arada, uyumlu ve etkin bir şekilde kullanıldığı ilk savaştır diyebiliriz.

 Büyük yenilgiye uğrayan Memluk Sultanı Tuman Bay’ın emirlerinden olan Kurtbay’ın, Sultan 1. Selim’e gönderdiği mektup, şaşkınlık, kızgınlık ve güçsüzlüklerini çok güzel ifade etmektedir (Bazı kesintilerle naklediyorum):

“…Dünyanın her tarafından derme çatma bir ordu kurmuşsun; beraberinde Avrupa Hıristiyanlarının ustaca geliştirdiği şu hileyi getirmişsin: bir kadın, tüfek denen şeyi ateşlerse birçok askeri durdurabilir. Eğer biz bu hileyi seçmiş olsaydık, siz bu işte önümüze geçemezdiniz… Yazıklar olsun sana; Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine şehadet edenlerini hile ile nasıl vurabilirsin? Eğer er isen atının sırtında meydana gelesin. Varın, topa, tüfeğe dua eyleyin… Yoksa kılıç ile erlik sizin kârınız değildi.”2

Artık Mısır, tamamen Osmanlı toprağı olmuştur. Ancak o andan itibaren de İmparatorluğun başına sürekli problemler çıkaracaktır.

Kanunî döneminden başlayarak, hemen her padişah Mısır’daki isyanlarla uğraşmak zorunda kalmıştır. Bazen yerel valilerin ağır baskısı, bazen İstanbul’un talep ettiği ilave vergiler, halk ve yerel aşiretler arasında ayaklanmalara yol açıyorlardı.

Bazen, Payitahttan tayin edilen valiler merkeze karşı ayaklanmakta idiler. Osmanlı İmparatorluğu zayıfladıkça Mısır gittikçe bağımsız, ama tüm batı ülkelerinin ilgi odağı, bir ülke konumuna geldi.

Hatta Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa kendilerine verilen sözlerin tutulmaması üzerine, 1831 yılında Osmanlı’ya karşı savaş açtı.  Üst üste ordularımızı yenerek, Konya’ya kadar geldi; İstanbul yolu açıktı.

İngilizler, Fransızlar ve İngilizler araya girince, Mısır orduları geri dönmek zorunda kaldılar.  Ancak Kavalalı İbrahim Paşa’nın önemli tavizler kopardığı da bir gerçektir.

Nihayet Lozan antlaşması ile Türkiye Mısır üzerindeki tüm haklarından feragat eder.

Lozan’dan bugüne kadar ikili ilişkilerimiz hep inişli çıkışlı olmuştur. Bazı yıllarda (1961-1963 krizi gibi) elçiliklerin tamamen kapatılmasına kadar gidilmiştir. Son yıllarda yaşanan olayları artık yorumlamaya lüzum da görmüyorum.

Bir bilanço çıkarmak gerekirse, 503 yıl evvel yaptığımız ve Osmanlı’nın doğu sınırlarını güvence altına almaya yönelik ‘Fetih’, kanımca kimseye bir fayda sağlamamıştır. Ancak silah üreticileri ve tacirleri daima satışlarını ve kârlarını arttırmaya devam etmişlerdir.    

 Kulunuza göre artık gerçek barışın yollarını denemenin zamanı gelmiş ve geçmektedir.

NOTLAR:

1 İnternet’te sadece, Hatay’ın Yayladağı ilçesinde, Yavuz Selim’in Mısır seferi dönüşü ilçeye uğramasının 500. yılının kutlandığına dair bir habere rastladım.

2Kaynak: Burhan Erhan Çavdaroğlu (Kırıkkale Üniversitesi Fen, Edebiyat Fakültesi, Tarih bölümü) “Askeri Dönüşüm Sağında Mercidabık ve Ridaniye Savaşları Üzerinde bir İnceleme” sinden aldım.

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın