Niye deprem olur?

Niye deprem olur?

Malumunuz olduğu üzere geçtiğimiz aylarda epey sarsıntılı günler geçirdik. Neredeyse her TV’yi açtığımızda dünyanın bir köşesine bir zelzele meydana geliyordu. Üstüne üstlük, bir de Kanal İstanbul’un kazılması halinde “bir sengine yekpare acem mülkünün feda edildiği”1 bu güzel şehrimizin büyük bir yersarsıntısı riski altına gireceğine dair beyan da ortaya çıkınca hepimizi yeniden bir korku aldı.

Peki. Deprem nasıl meydana gelir? Zamanı, mekânı ve şiddeti evvelden neden bilinmez?

Eskiler bunu pek dert edinmiyorlardı.

Lütfen başlıktaki resme iyi bakın. Hint mitolojisine göre, Dünyamız, dört fil tarafından taşınmaktaydı. Bu filler dev bir kaplumbağanın üstündeydiler (kaplumbağanın caretta caretta cinsi olduğuna da dikkatinizi çekerim). Ve lütfen daha da dikkatli bakın, kaplumbağa da dev bir kobra yılanının üstünde duruyor.

Şimdi, silsile-i meratibi takip ederek muhtelif seçenekleri gözden geçirelim: En dipteki kobra yılanın canı sıkılıp bir sallandı mı, bu hareket önce kaplumbağayı sonra filleri rahatsız eder ve ister istemez de onlar dengelerini sağlamak üzere sağa sola veya öne yukarı hareketlenirler. Dünyamız da sallanır ve böylece şiddetli bir deprem meydana gelir.

Ancak, örneğin alttakiler hareketsiz iken filleri rahatsız eden bir böcek veya kuş peyda olursa hafif bir oynama ile bunları defederler ve sarsıntı etkisiz ve az şiddetli olur. (Farklı şıkları da oluşturmak mümkün).

Diğer bir deyişle caretta caretta’lara gösterdiğimiz ilgi, filleri hoş tutmamız, kobra yılanlarını müzikle eğlendirmeye çalışmamız, boşuna değil.

İlkokuldayken (zannedersem 5. sınıftaydık) öğretmenimiz bize depremi anlatmaya başlamadan evvel, Yunan-Roma mitolojisine dayanan bir masalla işe başladı. “Çocuklar” dedi, “Eskiden Dünya’nın bir öküzün iki boynuzu arasında bulunduğuna inanılırdı. Bu hayvancayız, herhangi bir nedenle başını salladığı anda yeryüzü sarsılmaya başlardı.” Öğretmen sözünü bitirdiği anda sınıfta kıyamet koptu…

Niye mi?

Aramızda Öğer isminde bir arkadaşımız vardı. Ona da ‘öküz’ lakabını takmıştık. İri yapılı idi ve sınıfın da birincisiydi. Hemen bir ağızdan “Öğer’in başında hiçbir şey görmüyoruz ki” diyerek sataşmaya başladık. Tam öğretmen bize kızacaktı ki Öğer çantasından yerküre şeklinde bir kalemtıraş çıkarıp başına koymaz mı? Ardından da “Sataşmayın ulan hepinizi yakarım” diyerek sağa sola sallanmaya başladı. O andan itibaren öğretmenimiz dâhil, tüm sınıfın ne hale geldiğini hayal gücünüze bırakıyorum… Ama ortalık durulduktan sonra her birimiz, pür dikkat dersi dinledik ve deprem hakkında epey bilgi edindik…

Evet, şimdi de günümüze dönelim. Artık çok daha ciddi verilere dayanmaktayız.

“Kısaca söylemek gerekirse, yer kabuğunu oluşturan ‘levhalar’, astenosferdeki2 konveksyon akımları3 nedeniyle hareket halindedir. Bu nedenle birbirlerini iter veya birbirlerinden açılırlar. Bu olayların meydana geldiği zonlar da deprem bölgelerini oluştururlar.” (Görüldüğü gibi çok açık ve seçik bir izahat. En basitini ciddi bir kaynaktan bilhassa seçtim.)

Ancak önemli bir mesele daha var. Aradan binlerce yıl yüzlerce deprem olayı yaşamamıza rağmen hâlâ depremin ne zaman nerede vuku bulacağını bir türlü kestiremiyoruz. Burada da fazla ümide kapılmayalım. Depremin ne zaman olacağını tespit edebilen bir metot henüz yoktur. Amma velakin bazı kâhinler hatta ilim adamları ortaya çıkıp, neredeyse “x şehrinde deprem olacak; ancak 3 gün mü desem, 3 ay mı desem, 30 ay veya 30 sene mi” diyerek “kesin” bir zaman dilimi de vermekten de geri kalmıyorlar!  

Fakat depremin nerelerde olacağını aşağı yukarı biliyoruz. Tüm ilim adamları ülkemizin yüzde 92’sinin deprem kuşağı üzerinde bulunduğu hususunda görüş birliğine vardı. Bir anlamda Anadolu dâhilinde yer sarsıntılarının görülmesi de normaldir. Ancak Edirne mi, Kars mı, Samsun mu, Antalya mı orası belli değil. Ama olabilir.

Peki, hayvanların depremden haberdar olmaları mümkün mü? Kesinlikle hayır. Bazı araştırmalar bilhassa köpeklerin ve kuşların davranışlarının olay esnasında değiştiğini gösterdiyse de, aslında, depremin başlamış olduğu, sadece başta kulak olmak üzere tüm hassasiyetlerinin insanlarınkinden daha gelişmiş olduğundan, bizden birkaç salise evvel huzursuzlandıkları neticesine varılmıştır.

Bir sonuç çıkarmak gerekirse ister mitolojiye inanalım ister bilim adamlarımıza,  zelzele yaşamımızın bir parçasıdır. Alabileceğimiz tedbirleri aldıktan sonra rahat rahat uyuyalım.

1 Lale Devri (1712-1730) şairlerinden Nedim’in, ünlü ‘İstanbul’ kasidesinden bir mısra.

2 Astenosfer: Litosferin (taşküre) altında bulunan ‘manto’nun yumuşak üst bölümü. Dünyanın mantosunda sıcak kayaçlardan oluşan 80-200 km kalınlığında tabaka (bu açıklama yeterli bence).

3 Yerkabuğundaki manto tabakasının alt kısmı ile üst kısmı arasındaki sıcaklık farkına bağlı olarak meydana gelen dikey yönde hareketlere konveksiyon akımları denir. (Anladınız değil mi?)

 

 

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın