Akıştayım pantalonlu kurbağa

Zamanın azizliği yeterince sindiremediğimiz elmayı öylesine bozulmuş ve tanınmaz hale getiriyor ki artık en basit haliyle Sokrates’in antik çağlardan kalan mirası “kendini bil” deyişi bile kırmızı bir ayağa düşmüş vaziyette. Tanımı böyle yapmak istemezdim lakin asıl Sigmund Freud birçok geçmiş öğretiyi bozulmuş ve sistematik olarak tanınmaz hale getirilmiş bulur. Onun baktığı elmalar çoktan kurtlanmıştır.

Binlerce yıldır dinsel öğretiler dahil çok fazla bilginin içinden geçmeye çalışıyoruz. Hala çalışıyoruz diyorum belli ki tam olarak geçemiyoruz. Her dar kapının ardından elimizde ya hac ya yıldızlar ya da ayla baş başa kaldık.

Genelde belli akımlarla ilgiliyiz. Secret deyince masal tozu, akışa bırak deyince yoga pozisyonu geliyor benim aklıma. Kendi anlamlarını defalarca yitirdiğinden özümsemekle de çok ilgilenmiyoruz. Çeşitli öğreti kalıplarını ezbere sokaklarda, yan masalarda az kulak kabartınca her an işitebiliriz. Bana bir latte ama akışa bıraksam hızlı gelir mi? Herkesi sürekli sevgiyle kucaklasam prensim kurbağaya döner mi? Alma verme dengesini yakalasam piramitlerin yanına rezidans diker miyim?

Konuyu abartsam da sokaklar benzer meselelerden bahseden fantastik kahramanlarla dolu. Onlara göre hayat aslında şelaleden akarcasına çok kolay. Fakat azıcık hikâyelerini deşsen kendi dertlerine yan gözle bile bakmadıklarını görüyorsun. Gözlerine siyah bir bant geçirmiş halde yürüyorlar. Haberleri de yok. Seçimlere saygım var mı, var. Lakin kendi fikirlerini pazarlamaya açtıklarında ister istemez merak ediyorum. Bir şekilde aldığını özümsemek yerine neden bana vermeye çalışıyorsun? Üstelik zorla. Yani bu bilgiyi vitamin sayarsak bunlara gerçekten öncelikli ihtiyaç duyan sensen neden belki de bana yazılmayan bu reçeteyi boğazımdan zorla sokma gayretindesin? Yazdığımı yargılayıcı bir tondan söylediğimi sanmayın aksine gördüğümün artık bana fazla ve trajikomik geldiğini belirtmek istiyorum.

Bu yüksek bir tepeden atlamak gibi bir itiraf olacak ama ben hâlâ değişik şekillerle de olsa soruma cevaplar alıyorum. Yıllar evvel Konya’da Mevlana türbesine gittiğimde malum en kalabalık günüydü. İçeride hareket etmek bile mümkün değil o derece kalabalık. Yere oturanlar, türbenin etrafına elini yüzünü sürenler, ayakta dua edenler yani kimi hangi vesileyi ararsanız var. Beden dillerinden çoğunun belli bir isteği olduğunu fark etmem zor değildi. Bu çok doğal ve insani. Yadırgadığım bir durum olmadı. Fakat benim o an ilgimi çeken ve ona sorduğum soru başkaydı. “Bu kadar çok insanın seni sevmesini ya da buraya gelmesini anlayabiliyorum. Ben dahil hepsinin arayışı, dileği, beklentisi, yolculuğu en nihayetinde bir ajandası var. İyi ve kötünün çok ötesinde! Fakat senin bu kadar insanı gerçekten sevip sevmediğini bilmiyorum. Sen bu kadar sevebilecek gücü nasıl buldun?”

Sevebilmenin dilimize pelesenk edildiği kadar kolay olmadığını ve sevgi kaplarımızın o kadar da büyük olmadığının ben farkındayım. Fakat eminim bu satırları okuyan birçok kişi bana katılmayarak sevginin en kolay mesele olduğunu savunacak. Hayır hiç öyle değil. Sevmek de sevilmek de her an doğal olarak olduğumuzu/yaptığımızı sandığımız halimizdir. Mış gibidir bizim ülkemizde. Kel kör bir karga gibi yaşar.

Kapsam dışı bıraktığınız her şeyin içindedir sevginiz. Vermek de almak da öyle kolayına değil cesaret gerektirir.

Uzay ve zaman dünyasındaki tesadüfi varlığımıza yönelik duygusal bağların ve mantığın son bulması, tam da kendi yok oluş anımızdaki öpücükle zaferini kutlayan ve canlanan evrensel yaşamı tanıyışımız ve ilgimizin ona karşı kayışı, bu amor fati, “kader sevgisi” ki kaçınılmaz ölümdür. Yine de sevgi kredisi açmaz tüketiciye yöneltir…

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın