kanada REklam

Sekizinci tepesinden İstanbul

Nisan başında İstanbul’daydım. İhtiyaç duyduğum bir dönemde dinlenmek, ailemi ve birkaç dostumu görmek için gelmiştim İstanbul’a. Yerel seçimlerin sonuçlarını farklı bir heyecanla izlediğimiz, havaların ısındığı, güç ve moral bulduğum bir ziyaretti bu.

İsveç’te yaşamaya başladığımdan bu yana ikinci İstanbul yolculuğuyla birlikte geride bıraktığım kenti ara ara düşünüyorum. Geçmişe dair üzücü anılardan çok, güzel yaşanmışlıklara odaklanıyorum. Yapım böyle. İstanbul’a bakıyor, iç dünyamı tartıyorum. Büyük kentlerde yaşamak ve kırsaldaki hayat içimde alevli bir tartışma halini almış boyutta.

“Büyük arabaların, televizyon programlarının, lüks lokantaların, trafik keşmekeşinin, sinema ışıklarının, piyango çekilişlerinin, duvarların arkasında kapılarında silahlı güvenlikçilerin beklediği villalar ve bütün bunlarla aynı çağda yaşamanın dayanılmaz cazibesi” diye yazmış Dag Solstad* Oslo’dan hareketle. İstanbul gibi metropollerin iş, eğitim, kültür, bilim, sanat ve toplumsal etkileşim gibi alanlarda sunduğu nimetler ön planda. Öte yandan Solstad’ın anlatımını göz ardı edemiyorum. Olanakları kabullenmekle birlikte, İstanbul’da doğup büyüdüğüm üzere kendimi sanki  “büyük şehirde yaşamaya yazgılı/mahkûm” durumda olduğumu anlamam uzun zaman aldı. Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde iki yıl tıpta mecburi hizmet yapmamla aralandı bu görünmesi zor sis perdesi. 2017 sonlarında okuduğum Goncarov’un Oblomov romanı ve Stockholm’deki bir yılın ardından sorgulamalarım pekişti. Küçük yerleşim birimlerinde yaşamaya insanı kim motive eder? Doğaya yakın, dingin yaşam terazisi kefesinin neresinde, özellikle de aileler ve çocukların gelecek kaygısı ağır basarken? Tüketmek artık hiçbir yerde sorun değil. Temel ihtiyaçların, internet siparişlerinin kargolarla en ücra köşelere ulaştığı bir çağdayız. Büyük popüler kentlerde yaşamak toplumsal statü, algılanma biçimi midir öyleyse? Yaşam yolculuğunda en önemli keşiflerden biri bireyin kendi iç dünyasıysa, sadeliğin katkısı nasıl olabilir?

Bir cumartesi akşamı Tuzla’da, büyüğüm ve onun akrabalarına şahane bir yemeğe davetliydim. Erken kalkmam gerekti Nişantaşı’na geçeceğim için. Yeniden açılan tren hattı ile yolculuk pratik ve keyifliydi de. O akşamın sonuna doğru birden bir şarkı hatırlara geldi. “İstanbul’u artık hiç sevmiyorum” adlı eski bir beste. Ne şarkıdaki gibi ne de gündelik hayatta İstanbul’un sevilemeyeceğini öne sürmek zor. Öte yandan kalabalığı, pahalılığı, göçmenleri, yol vermeyen sürücüleri, betonlaşmayı görüp deneyimledikçe de İstanbul artık bana yabancı bir kent. Bu yıllara dayanan bir sürecin birikimiyle duyulan bir his. Doku büyük ölçüde zedelendi, yer yer yok oldu. Günümüzün genç kuşağı için eskilerden bir Ara Güler fotoğrafının içinde olmak, Demir Özlü, Selim İleri, Sait Faik, Mario Levi gibi yazarların gençliğinin İstanbul sokaklarında dolaşmak hayal. O zaman İstanbul neresidir? Ailenizin, dostlarınızın, her şeye karşılık eski mahallenizin, köşedeki büfenin, Kurtuluş’ta sevilen kafenin, Kireçburnu’ndaki o tarihi fırının, hafta içi Boğaz’da gezinmenin, birkaç kitapçı, mezeci ve eski lokantanın, vapurların toplamı. İstanbul’u anlatmaya ve ona olan sevgimi ifade etmeye gelince kendimi yoksullaşmış hissediyorum.

İstanbul yaşamımın önemli bir parçası ve elbette öyle kalacak. Öte yandan içimde fotoğraflardan, öykülerden, şarkılardan, güzel anılardan demlediğim İstanbul’u yaşatıyorum. Farklı, sekizinci bir tepeden baktığım bir İstanbul...

* ‘Mahcubiyet ve Hassasiyet’ adlı romandan, YKY.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın