Aptallığın sınırları

Aptallığın sınırları

Ne denli kendimizi akıllı görsek de, zaman zaman yaptığımız aptallıklara güleriz. Doğaldır. Hangimiz ben hiç aptallık yapmam diye bir sav ileri sürebilir ki? Önemli olan bu tür bir davranışın kalıcı olmaması! Yoksa Aziz Nesin gibi oranlar üzerinden bir genelleme yapmanın da gereği yok. Gülüp geçebiliyor, bundan bir ders alabiliyorsak, bu bile bizim için yeterli sayılabilir.

Yıllar önce İngiliz gazeteleri tüm ülkede yankıları sürmüş, büyük reklamlarla desteklenmiş, sessiz bir konserin öyküsünü yayınlamışlar. Konser günü salon ağzına kadar doluymuş. Ünlü virtüöz piyanonun başına geçmiş, dinleyicileri selamladıktan sonra, çalar gibi parmaklarını tuşlar üstünde gezdirmeye başlamış. Daha önce telleri söküldüğünden, piyanodan hiç ses çıkmamış. Dinleyiciler hiçbir anlam veremeden, ama bir tepki de göstermeden, iki saat süresince sessizlik içinde sabırla beklemişler. Piyanist konserin sona erdiğini belirtmek için ayağa kalkıp halkı selamladığında, dinleyiciler ona uzun bir alkışla karşılık vermişler. Ertesi gün bu piyanist televizyonda o konserin öyküsünü anlattıktan sonra, davranışının nedenini şöyle açıklamış:

“İnsanların aptallıklarının nereye kadar varacağını öğrenmek istedim, meğer sınırı yokmuş!”

Piyanistin söyledikleri bana Albert Einstein’ın şu sözünü anımsattı:

“Sonsuz olan yalnızca iki şey vardır; biri evren, öteki insanoğlunun aptallığı. Üstelik birincisinden o kadar da emin değilim.”

Farklı deneyimlerle beslenmiş olsalar da, bir sanatçı ile bir bilim insanı aynı sonuçta buluşabiliyor. Oysaki ben, dinleyicilerin davranışını aptallık olarak nitelendirmenin biraz abartılı olduğunu düşünüyorum. Elbette ki onlardan her biri bir şey çalınmadığını biliyordur; ancak herkesin suskunluğunu koruduğu bir ortamda verilecek tepkiler, özellikle konu sanat olunca, bizi mutlaka kaygılandırıyor. Bilmediğimiz modern bir çalışmanın içinde olduğumuzu sanıyor, suskun kalmayı yeğliyoruz. Hele geçmişten bu yana anlaşılamamış, itilmiş, görmezliğe gelinmiş sanatçıları göz önüne getirdiğimizde, bu kaygımız daha çok anlam kazanmış oluyor. Ayrıca toplulukla birlikte hareket ettiğimizde, küçük düşmenin ezikliğinden de sıyrıldığımızı düşünüyoruz.

Matthijs van Boxel’ yazdığı Aptallık Ansiklopedisi’nde bir akademiden söz eder. Bunun giriş kapısının üzerinde bir çift körükle süslenmiş ve üzerinde tavus kuşu ile eşeğin tuttuğu bir kalkan olan Aptallık Hanedanı arması asılıymış. Bir papağan, tacın içine yuva yapmış. Renkli cama, altında bir sfenks ile şu soru resmedilmiş: Kim Kendi Aptallığını Anlayacak Kadar Akıllıdır?

Bu sorunun yanıtı bile bize kendi akıl sınırlarımızı göstermek için yeterlidir. Hangi çağ ve ülkede isterse olsun, aptallığın saptanabilecek bir sınırı yok. Bunu tarihin sayfaları arasında, geleneklerde, yerleşik kurallarda görebiliyoruz. Ayrıca ortaya çıkan bireysel davranışlar da bizi şaşırtmayı sürdürebiliyor.

Bilmiyorum, son günlerde şu aptallık konusu niçin kafama takılıyor ki?

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın