kanada REklam

Can boğazdan gelir…

Yazılarımı takip edenler sık sık gıda maddelerine, yediklerimize veya yemediklerimize değindiğimi bilir.

 Sayın Cumhurbaşkanımız, geçen hafta, gazetelerde çıkan haberlere göre1, son günlerde piyasada beslenmeyle ilgili, topluma tavsiyelerde bulunan kişilerle ilgili eleştirilerde bulunarak, “Biri çıkıyor ekmek yiyin diyor biri de yemeyin diyor. Biri yağı su gibi için diyor diğeri başka şey. Biri bal ye diyor, biri yeme zararlı diyor. Birçok alanda vatandaşın aklını karıştıran açıklamalar var”  diye bir beyanat verince, bendenizin tekrar konuya dönmesi farz oldu. (Sevgili eşim, şu anda “yine mi?” diye itiraz ediyor ama dayanamadım.) 

Tam yazmaya başlayacaktım ki, medyaya bomba gibi bir haber düştü: Çok su içmek sağlığa zararlı olabilirmiş. Eğer fazla içilirse:

a) Daha sık idrara çıkılıyormuş, (Bana göre mahzuru yok çünkü yaşlı kartım var ve tüm umumi tuvaletler ücretsiz!)

b) İdrarın rengi çok açık çıkıyormuş (ne zararı var ki?)

c) Vücuttaki sodyum dengesini bozup zehirlenmelere hatta ölüme bile sebep oluyormuş (işte burası tehlikeli!)

Peki, “çok” kelimesini nasıl tarif edersiniz. Kimin için çok? Hangi hava şartlarına göre çok? Devamlı spor yapan kişiler için sınır nedir? Bebekler, çocuklar, gençler, yaşlılar için hangi ölçüleri alacağız?

Bunların cevabını ararken, hoop! Arkadaşlardan bir mesaj: Diyet uzmanlarımızdan biri meyve yedikten sonra en az beş kilometre koşmamız gerektiğini, satılan meyvelerin çok büyük olduğunu belirterek zeytin yememizi salık vermiş.

Niye beş kilometre koşalım, üç kilometre olsa ne olur? Zeytin, meyve mi sebze mi diye araştırmaya girişmiştim ki, fındığın faydalarını anlatan bir kitaptan bahsedilmeye başlandı.

O anda aklıma kabuklu meyvelere alerjisi olanlar aklıma geldi. Bu maraz o kadar yaygın ki, bazı batılı ülkelerde birçok gıda paketleri üzerinde “Dikkat: kabuklu meyve alerjisi olanlara uygun değildir” ibaresinin konulması mevzuatlarına girmiş.

Şu tesadüfe bakın ki, yine geçen hafta, yiyecek satan mekânlarda, örneğin lokantaların mönülerinde, sundukları yemeklerin alerjen maddeler içerip içermediğinin yazılacağına dair haberler çıkmaz mı?

(Samimi söyleyeyim ilk lokantaya gittiğimde, mönülere çok daha dikkatle bakacağım. Ancak kulunuz, gözlük kullanmayı sevmediğinden ve de aş evlerini tercih ettiğinden, genelde, mönülerle pek uğraşmaz. Bu yüzden yorumlarımı uzunca bir zaman bekleyebilirsiniz)

Bir de şu suali sormamız gerekir, tüm insanlar için geçerli bir alerjen madde var mıdır? Bunun cevabını doktor arkadaşlardan almanızı önereceğim ki rahat edesiniz…

Aslında niyetim birkaç ünlü yabancı diyet uzmanlarının kitaplarından bölümler aktararak sizleri bilgilendirmekti. Ama birden telefonuma iki tweet birden düşmez mi?

Ünlü ABD stand-up sanatkârlarından biri, çok yaygın satan diyet kitapları yazarlarının, geçerli ortalama yaşam süresini doldurmadan dahi bu dünyaya veda ettiklerini anlatmaktaydı. Bunların arasında çoğumuzun yakından bildiği Michel Montignac vardı. Kitapları 17 milyon satmıştı. 66 yaşında hayata veda etmiş.

Nathan Pritkin, beslenme mühendisi ve uzun yaşamanın sırlarını araştıran kişi. ‘Diyet için Pritkin Programı’ adlı kitabın yazarı. O da 69 yaşında vefat etmiş. Daha çarpıcı örnek ise, ‘Koşmanın Tüm Faydaları’ adlı kitabın yazarı James Fuller Fix: maalesef, 52 yaşında ve koşarken ölüvermiş.

İkinci tweet’de hanımın biri neredeyse her gün, sağlıklı kabul edilen gıdanın ertesi gün sağlıksız sayıldığını, son analizde yemek yemenin bile zararlı olduğundan bahsediyordu. Neticede sadece hava ile beslenmeye mecbur kalacağız, diyor. Ama havamız ne kadar temiz? O da başka bir sorun… Bu kadıncağıza göre, tek sağlıklı gıda brokoli imiş. İster inanın, ister inanmayın, size kalmış.

Bu noktada size soğan ve sarımsağı tavsiye etmek üzereydim ki, pat! diye soğan krizi patlamaz mı? Herkes soğanın fiyatı ile birlikte, faydalarını, sofraların kaçınılmazı olduğunu saymaya başladı. Ancak zararları da varmış. Özellikle çiğ yenirken, o soğanın mutlak anlık tüketilmesi gerekirmiş. Meğer soğan havadaki mikropları bakterileri emip bünyesinde toplayabilirmiş.

Bu yüzden aman, aman, soğanı, lahmacununuzun veya lakerdanızın üzerine dilimli yerken taze kesilmiş olduğuna bakın. Aksi halde zehirlenme tehlikesi varmış. 

“Yeter artık!” diye bağırdığınızı duyar gibiyim. “Sen ne yiyorsun onu söyle de kurtulalım,” demektesiniz.

Bendeniz2, yemek filan seçmez… Önüme ne gelirse yerim, ama mümkün ise az yemeğe çalışırım (Pilav hariç, onun bağımlısıyım).

Özetin özeti, Cumhurbaş-kanımızın uyarılarını dikkate alarak, inşallah Sağlık Kurulu bu karmaşık meseleye süratle eğilip, bu çekilmez dertten bizi kurtarır. 

1 Hürriyet, 22 Kasım 2018, 15. sayfadaki Erdinç Çelikkan’ın haberinden alıntı.

2 Bendeniz = kulunuz, köleniz

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın