II. Dünya Savaşı´nda Almanya´daki Nazilerden Latin Amerika´ya kaçan fakat bu kez kendilerine Amerika Birleşik Devletleri´ndeki toplama kamplarında bulan Yahudi sığınmacıların öyküsü.
Fabrikası ateşe verildikten ve mülküne el konulup iki ay hapis yattıktan sonra Max Brill, nihayet 1937’de ailesiyle Nazi Almanya’sını terk etmeyi ve Ekvador Guakil’de yeni bir hayata başlamayı başarabilmişti. Brill, bir süre elektronik sahasında çalıştı; daha sonra bir bar açtı. Sosyal ve ekonomik rehabilitasyon yoluna girmiş gibi görünüyordu. Lakin Amerika II. Dünya Savaşı’na girince, Brill kendini tekrar bir iktisadi belirsizlik içinde buldu çünkü ismi, Almanya tarafından yönetilen ticaretlerin kara listesinde yer alarak ABD sefarethanesine bildirilmişti.
Brill, yerel basında işi ile ilgili reklam vermek, hatta mal satın almak hususlarında güçlük yaşıyordu. Yerel tedarikçiler, kara listede bulunan bir kişi ile iş yapmaktan ürküyordu çünkü kara listeye girme sırası onlara da gelebilirdi. Brill, müteaddit defalarca sefarethaneye başvurarak bir Nazi destekçisi olamayacağını, zira kendisinin Yahudi olduğunu ve Almanya’dan göç etmeye zorlandığını anlattıysa da bu çağrılara kulak asan olmadı.
Alman vatandaşları ABD’ye teslim edildi
Aralık 1943'te bir darbeyle iktidarı ele geçiren ve henüz Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınmayan yeni Bolivya hükümeti, Mayıs 1944’te, topraklarında yaşayan bir grup Alman ve Japon vatandaşını -ki bunların bazıları hiçbir geçerli gerekçe olmaksızın- teslim etmeye mecbur bırakıldı.

Bu örnekler, II. Dünya Savaşı'nın en tuhaf anormalliklerinden birini gözler önüne sermektedir; 81 Yahudi’nin kara listeye alınması, varlıklarına el konulması ve ardından Mihver devletlerine mensup 4.707 vatandaşla birlikte ABD’deki toplama kamplarına hapsedilmeleri…
Dinleri nedeniyle Almanya'yı terk etmiş olan Yahudiler, sığındıkları ülkede bu kez Alman kökenleri yüzünden zulüm gördü. Hapisliklerinin bir bölümünde, Nazi görüşlerini benimseyen kişilerle aynı kamplarda bile tutuldular.
Nazizm Güney Amerika’da yayıldı
Almanlar, Güney ve Orta Amerika'ya daha 19. yüzyılda göç etmeye başlamıştı. Bazıları büyük kahve plantasyonlarına sahipti ya da geniş çapta ticaretle uğraşıyordu. Maddi durumu iyi olanlar, yerel seçkinlerle ekonomik ve ailevi bağlar kurdu. Hitler iktidara geldikten sonra bir kısmı Nazi Partisi'ne katıldı; kimileri ırksal saflık inancı ve Nazi ideolojisi nedeniyle, kimileri ise Alman yetkililerle iyi ilişkileri sürdürmek, Almanya'daki ailelerinin güvenliğini sağlamak ya da yerel Alman kurumlarına sağlanan devlet desteğinin devamlılığını güvence altına almak amacıyla bu yola başvurdu.
Güney ve Orta Amerika'daki Almanların çoğu Nazilere katılmadı ancak rejime karşı ideolojik bir muhalefet de göstermediler. Topluluğun kültürel ve eğitim kurumlarının kontrolü konusunda ‘eski muhafızlar’ ile Nazi Partisi üyeleri arasında sürtüşmeler olsa da, bu çatışmaların ideolojik farklılıklardan ziyade kişisel ve kuşaklar arası gerilimlerle ilgili olduğu görülüyor.
Her halükârda, Almanya'da yeni rejimin kurulması, Nazi Partisi’nin Güney Amerika'ya yayılmasına yol açtı.
Amerikan şirketlerinin kara listedeki Alman şirketlerle iş yapması yasaktı. Daha sonra Orta Amerika’dan bazı ülkelere birkaç Güney Amerika devleti, Amerikan yönetimine Nazi etkinliği gösterdiğinden şüphe edilen Almanları teslim etmeye zorlandılar ancak ahlaki olarak çökmüş ve kendi menfaatine düşkün mahallî istihbarat kaynaklarına güvenen ABD, Nazi Partisi ile ilgisi olmayan Almanların teslim edilmesi hususunda mütekamil bir inceleme yapmadı, hatta Nazilerin tacizine uğrayan Yahudiler Nazi Partisi aktivistleriyle ABD’deki hapishanelere gönderildiler.
Toplama kampındaki şartlar ağırdı
Toplama kamplarındaki şartlar çok katıydı ve tutukluların ihtiyaçları makul ölçüde karşılanabiliyordu. Teksas, Crystal City’deki bulunan aile kampında bir okul, kültürel kurumlar ve basit bir yüzme havuzu da bulunmaktaydı. Her çocuk günlük bir süt istihkakına sahipti ancak Yahudi tutuklular için yaşam hiç de kolay değildi; zira kamptaki en baskın ve güçlü grup, zaman zaman Yahudi tutukluları taciz eden Nazi yanlılarıydı. Örneğin Stringtown Toplama Kampı’nda, Nazi yanlısı tutuklular bir süreliğine Yahudi tutukluların İngilizce derslerine katılmalarını, kampın spor ve kültürel etkinliklerinde yer almalarını engellemeyi başarmıştı. Kampın duşlarının hemen yanındaki havasız ve nemli bir koğuşta barındırılan 18 Yahudi, oradan gelip geçenlerin yönelttiği antisemit alaylara ve sataşmalara her gün maruz kalıyordu.
Yahudi tutukluların şansına, Mart 1942'de Adalet Bakanlığı kampların kontrolünü Dışişleri Bakanlığı'ndan devraldı. Adalet Bakanlığı yetkilileri; yıkıcı veya Nazi yanlısı faaliyetlere dair herhangi bir kanıt olmaksızın, sırf kökenleri nedeniyle insanların yargılanmaksızın hapsedilmesinin yasallığına karşı daha duyarlıydı. Yahudi örgütleri ve mülteci kuruluşları, Yahudi tutukluların büyük bir kısmının durumunu savunmak için girişimlerde bulundu; bunun sonucunda 1943'ün ilkbahar ve yaz aylarında Yahudiler, Louisiana'da Algiers yakınlarında bulunan ayrı bir kampa nakledildi. Bir yıl içinde, altı kişi haricindeki tüm tutuklular şartlı olarak serbest bırakıldı. Bu kişilerin geçimlerini sağlamalarına izin verildi, hatta bazıları gönüllü olarak ABD ordusunda görev aldı. II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından, Yahudi tutuklulardan 75’i kalıcı olarak ABD’ye yerleşmeye karar verdi. Sadece iki kişi Güney Amerika'ya geri döndü.
Amerikalıların Alman vatandaşlarını hapsetmesinin, Yahudileri Holokost'tan kurtarmak adına bir fırsat sunduğu ortaya çıktı. Diasporadaki vatandaşlarının bir kısmını ‘ülkeye geri getirmeyi’ uman Nazi Almanya’sı, bu amaçla Bergen-Belsen Toplama Kampı içinde özel bir bölüm oluşturmuştu. Bu tesis; Kuzey veya Güney Amerika'daki ülkelerle bir bağlantıları olduğunu kanıtlayan gerçek ya da sahte belgelere sahip Yahudileri barındırmak üzere tasarlanmıştı.
Naziler, kendi vatandaşlarını bu tutuklularla takas etme konusunda umut taşıdıkları sürece, söz konusu tutuklular hayatta tutuldu. Ancak Amerikan hükümetinin başlıca nedeni Alman savaş makinesini güçlendirme korkusu olan elindeki Alman tutukluları Almanya'ya geri gönderme konusundaki isteksizliği, ABD veya Latin Amerika ülkeleriyle bağlantısı olan Yahudiler karşılığında Almanya'ya iade edilen Alman sayısının çok az olmasıyla sonuçlandı. Bu girişimlerin başarısızlığı, söz konusu Yahudilerin pazarlık kozu olarak taşıdıkları önemi yitirmeleri anlamına geliyordu. İçlerinden yalnızca bir avuç kadarı savaştan sağ çıkmayı başarabildi.
Yahudiler için zor zamanlar
Her halükârda, Almanya'da yeni rejimin kurulması, Nazi Partisi’nin Güney Amerika'da yayılmasına ve Alman diasporası toplulukları içinde, Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasındaki ilişkilerin kopmasına yol açtı. Bazı Nazi liderleri, Almanya'da yürütülen Yahudi zulmünü burada da tekrarlamak ve yerel Alman Yahudi nüfusunu da hedef almak istiyordu. Guatemala'daki Yahudi cemaatinin liderlerinden, daha sonra İsrail'in bu ülkedeki büyükelçisi sıfatıyla görev yapan Eric Heinemann, Hitler iktidara geldikten sonra Guatemala'daki tüm Almanlar arasından yalnızca dört ailenin kendi ailesiyle dostane ilişkilerini sürdürdüğünü belirtmişti. Dahası, Guatemala'daki Nazi Partisi’nin lideri Hentschke, yerel Almanların Yahudileri gerçekten boykot edip etmediklerini denetlemek amacıyla Yahudi evlerinin gözetim altında tutulmasını bile organize etmişti.
Almanya’nın savaştaki başarısını dert etmeye başlayan ve 1941’de savaşa katılan ABD yönetimi ise bu aşamada Alman vatandaşlarına karşı harekete geçme ihtiyacını duydu ve bunlarla potansiyel bir beşinci güç olarak görerek kara listeler düzenledi.
ABD, ulusal arşivlerine göre on beşten fazla Latin Amerika ülkesi toplam 6600’den fazla kişiyi ABD’ye gönderdi. Bunların çoğu Alman, Japon veya İtalyan kökenliydi. Örneğin 18 Ağustos 1942 tarihli Jewish Telegraphic Agency haberinde Latin Amerika ülkelerinden gönderilen 50 Yahudi Alman vatandaşının Amerikan toplama kamplarında tutulduğu, üstelik bunların Nazi karşıtı olduğu yazmıştı. ABD Holokost Müzesi’nde savaş öncesinde Almanya ve Avusturya’dan kaçan Yahudilerin ABD’ye kabulünün son derece zor olduğunu ve güvenlik gerekçeleriyle göçmenlik kısıtlamalarının ağırlaştırıldığını bildiriyordu. Bu yüzden Latin Amerika’ya iltica edip sonradan Amerika’ya getirilen Alman Yahudilerinin tecrit edildiği kampların, Japon, Amerikalıların maruz kaldığı zorlu tehdit ve kampların programına tabii tutulmadığını vurgulamak da gerekir. Yahudiler özellikle Peru, Bolivya, Ekvador, Kolombiya, Kosta Rika, Panama, Nikaragua’dan getirtilmişti.
Kamplar; Camp Blanding, Kenedy Seagoville, Crystal City, Stringtown, Camp Forest idi. Joint Distribution Commitee’nin (JDE) arşivinde Camp Blanding’e gönderilen 19 Yahudi’nin adı Nazi mültecisi olarak geçiyordu. Bunlar Nazi Almanya’sından Panama’ya kaçmıştı. Olayın en etkileyici belgelerinden biri Fred Kappel adında Yahudi bir mültecinin yazdığı mektuptu. Kappel, Panama’da tutuklanıp ABD’de Camp Blanding’de 350 kadar Nazi yanlısı ile tutulduklarını, Almanya’da nasıl davranıyorlarsa burada da öyle davrandıklarını ve boykot edildiklerini belirtiyordu. Bu durumda Yahudiler Teksas’ta başka bir kampa nakledildi ancak sorunlar bitmedi. Orada da Nazi taraftarlarıyla birlikteydiler. Bu ironik durum 18 Ağustos 1942 tarihli Jewish Telegraphic Agency’nin haberlerinde açıkça belirtilmişti. Üstelik bazıları daha sonra ABD için savaşmıştı. Örneğin Warner Kappel, Fred Kappel’in 19 yaşında oğluydu. Serbest bırakıldıktan sonra Amerikan ordusuna katıldı. Filipinler’de ağır yaralandı ve ‘Purple Heart’ ‘Combat Infantryman’ madalyası aldı. Önce Danimarka’ya sonra Panama’ya giden Kappellerin Amerikan toplama kamplarında tecrit edileceğini ve birçok Yahudi kuruluşunun baskısı ve uzun bürokrasilerden sonra serbest bırakıldıklarını kim düşünebilirdi.
Kaynakça:
National Library of Israel, ‘Persecuted for Their Judaism in Germany and for Their German Orgins in America’, 26.01.23