Erkek yaşlılığı kadınlarınkinden daha ıssız olabilir mi?
Kadınların hayat boyunca patriyarkanın, toplumsal cinsiyet rollerinin, bakım yükünün ve görünmez emeğin içinde ödediği bedeller düşünüldüğünde bu soru ilk bakışta tuhaf gelebilir. Ancak yaşlılıkta kadınların çoğu zaman küçük, sessiz ve belki de geç kalmış bir zaferi vardır: Bir arada kalabilmek. Kadınlar genellikle birbirlerini arar, bir masanın çevresinde toplanırlar, birbirlerinin hastalığını, çocuğunu, torununu, yalnızlığını bilirler. Hayat boyunca kendilerine yüklenmiş bakım dilini, yaşlılıkta birbirlerini hayatta tutan ortak bir dayanışmaya çevirmeyi büyük oranda başarırlar.
Erkeklerde ise süreç çoğunlukla başka türlü işler. İşin, makamın, mesleki çevrenin çekilmesiyle dünya küçülür. Arkadaşlar eksilir, ev büyür, odalar büyür, sessizlik büyür. Kimi huysuzlaşır, kimi kabuğuna çekilir, kimi de hayatın karşısında hiç olmadığı kadar yumuşar. Çünkü insanın dünyaya hükmettiğini sandığı yılların ardından bedeni ona oldukça kaba bir gerçeği hatırlatır: Hükmedilen şeylerin hiçbiri insanın kendi bedeni üzerinde sonsuz bir iktidar sağlamaz.
Peter Danish’in yazdığı, Sevin Okyay’ın çevirdiği ve Nihal Usanmaz’ın yönettiği Devlerin Savaşı benim için tam da böyle bir yerden başladı. Sahnede Leonard Bernstein ve Herbert von Karajan gibi iki büyük orkestra şefi olsa da, öncelikle iki yaşlı erkekle karşılaştık. Ellerindeki incecik bir baget hareketiyle dünyanın en prestijli orkestralarını yönetmiş, yüzlerce müzisyenin temposunu, susuşunu, hatta nefesini belirlemiş iki adamın karşısında şimdi kontrol edemedikleri başka bir gerçek duruyor: Kendi bedenleri.
Danish yaşlanan bedenleri ne yalnızca acınacak bir kayıp ne de kolay bir komedi malzemesi olarak kullanmıyor. Efsanevi isimler konuşmanın ortasında tuvalete gitmek zorunda kalıyorlar. Derken bel tutuluyor, kalp tekliyor, insanın kırılgan doğası, dehanın ve iktidarın ortasına girerek bütün o görkemi sürekli dünyevileştiriyor. Gezegenin en prestijli orkestralarını yöneten adamlar, kendi bedenlerine söz geçiremiyor. Burada hem trajik hem de son derece insani bir ironi var. Dahası iki karakterin bu gerçekle belirli ölçüde barışmış olması, oyunu melodramatik bir yaşlılık ağıdından koruyor.
Sahnede Karşıt Ritimler ve Görsel Tasarım
Danish’in kurguladığı metin, Bernstein ile Karajan’ın Viyana’daki Hotel Sacher’de gerçekleştiği anlatılan son karşılaşmasından hareket ediyor. Kabare Dada ile ONKContent’in ortak yapımında sahneye taşınan proje, Nihal Usanmaz’ın rejisiyle bu karşıtlığı yalnızca söze bırakmayıp iki oyuncunun duruşunda ve sahnede kapladıkları alanda görünür hale getiriyor.
Celal Kadri Kınoğlu’nun Karajan’ı daha yerleşik, kontrollü ve hareketini ekonomik kullanan bir mevcudiyetle var oluyor. Oturduğunda dahi mekan üzerindeki hakimiyetini bırakmıyor. Okan Bayülgen’in Bernstein’i ise fuları, dolaşması, yaklaşması, uzaklaşması ve duygusunu gizlememesiyle daha akışkan. Birinin duruşu sınır çizerken öteki o sınırı sürekli ihlal ediyor. Böylece Avrupa ile Amerika, disiplin ile içgüdü, kontrol ile taşkınlık yalnızca repliklerde değil, iki ayrı sahne ritmi halinde karşı karşıya geliyor.
İnci Kangal Özgür’ün üstlendiği dekor ve kostüm tasarımı, Hotel Sacher’in bar atmosferini loş, ağırbaşlı ve zamansız bir klostrofobiyle kuşatarak oyuncuların hareket alanını ustaca daraltıyor. Ahşap dokuların ve dönem şıklığını taşıyan kostümlerin yarattığı bu kapalı alan, giderek kaçınılmaz bir hesaplaşma odasına dönüşüyor. Murat Tükenmez ve Kemal Alpan’ın müzik düzenlemeleri ise söz ağırlıklı yapının ritmini destekleyerek 85 dakikalık oyunun temposunu diri tutuyor.
Bernstein’ın cinselliğinin açılması da bu dramaturjinin bir parçası. Erkeklerle ilişkileri, evliliği ve kamusal kimliği arasındaki gerilim, Yahudiliğiyle birlikte onun sahnedeki daha geçirgen, çelişkilerini saklamayan varlığının içine yerleşiyor. Karajan’ın kendisini disiplin ve kontrol üzerinden kuran duruşu karşısında Bernstein’ın arzuyu, duyguyu ve kırılganlığı daha görünür taşıyan tavrı duruyor. Böylece iki müzik anlayışının karşılaşması aynı zamanda iki farklı erkeklik biçiminin zıtlaşmasına dönüşüyor.
Fakat aralarındaki duygu yalnızca kıskançlık değil. Hayranlıkla karışmış daha karmaşık bir his. Karşınızdakinin büyüklüğünü inkar edebiliyorsanız rekabet kolaydır. Asıl zor olan, onun büyüklüğünü bilerek onunla yarışmaktır. Bernstein ve Karajan birbirlerinin gücünü biliyorlar. Bu nedenle birbirlerinin açıklarını ararken haklarını da teslim etmek zorunda kalmaları, oyunu sıradan bir ego savaşından kurtarıyor.
Bana kalırsa büyük rekabetlerin en acı tarafı da bu. Hayatınız boyunca geçmeye çalıştığınız insan, sonunda sizi gerçekten anlayabilecek birkaç kişiden biri haline gelir. Çünkü zirve kalabalık bir yer değildir.
Masanın Ardı
Bu nedenle oyunun benim için en çarpıcı anlarından biri, rekabetin ansızın bedenin zorunluluğu karşısında askıya alındığı sahne oldu. Karajan fenalaştığında iki adam arasındaki ilişkinin niteliği birden değişti. Bernstein’ın karşısında artık mesleki rakibi ya da tarihsel olarak hesap sorduğu Karajan değil, iyi olup olmadığını anlamaya çalıştığı yaşlı bir adam vardı.
Oyunun büyük bölümünü belirleyen masa düzeninin bozulması burada önemli. İki adam sözün güvenli alanından çıkıp ilk kez birbirlerinin fiziksel sınırlarına yaklaşmak zorunda kalıyorlar. Bernstein yardım etmeye, ilaç vermeye çalışırken rekabetin dili kısa süreliğine bakımın diline dönüşüyor. Ardından Bernstein’ın belinin tutulması ise sahnenin duygusallaşmasına izin vermiyor. Reji birinin zaafının hemen yanında ötekininkini de görünür kılarak rekabeti yaşlılığın içine kadar takip ediyor.
Tam da bu komik karşılıklılık içinde yazının başındaki erkek yalnızlığı meselesi sahnede somutlaşıyor. Kadınların çoğu zaman hayat boyunca geliştirdiği birbirine bakma pratiğine pek sahip olmayan iki erkek, Hotel Sacher’in barında bir geceliğine o dili öğreniyor.
Bu savunmasızlık, bütün farklılıkların altında ikisinin de aynı insani kırılganlığı taşıdığını açığa çıkarıyor. Rekabet bitmiyor. Fakat onun altında, başka kimsenin kolay kolay anlayamayacağı ortak bir yalnızlık hali beliriyor.
Tarihin Ağırlığı
Ne var ki reji bu yakınlaşmayı Karajan’ın geçmişini temize çıkaracak bir uzlaşmaya dönüştürmüyor. Bir tarafta Yahudi kimliği müziğine ve hayatına nüfuz etmiş Leonard Bernstein, diğer tarafta Nazi Partisi üyeliği biyografisinin silinemez parçalarından biri olan Herbert von Karajan varken mesleki hesaplaşmanın altından daha ağır bir tarihsel vicdan çıkıyor.
Bernstein’ın Yahudiliği oyunda biyografik bir dipnot olarak verilmemiş. Konuşmanın, mizahın ve Karajan’la hesaplaşmasının içinde dolaşıyor. Buna karşın, Karajan’ın Nazi geçmişi de dışarıdan eklenmiş tarih bilgisi olarak kalmıyor. Mesele giderek sanatçının iktidarla kurduğu ilişkinin, sanatının büyüklüğü tarafından örtülüp örtülemeyeceği sorusuna dönüşüyor.
Karajan’ın mesleğini sürdürmek, sistem içinde kalmak veya güce yakın durmak için gerekçeleri bulunabilir. Tarih, çoğu sanatçının kendileriyle yaptıkları pazarlıklarla dolu. Ancak pazarlık yapılan güç faşizm olduğunda sonuç sadece kişini vicdanına kalmıyor. Oyunda da geçtiği gibi, böyle seçimlerde affetmekle unutmak arasındaki mesafe kapanmıyor.
Danish’in metninin önemli başarısı, bu tarihsel ve ahlaki ağırlığı Hotel Sacher’in barından hiç çıkarmaması. Tek mekanda, esas olarak söz üzerinden ilerleyen oyunda seyircinin dikkatini iki insanın konuşmasında tutabilmek bugün başlı başına bir mesele. Sevin Okyay’ın çevirisi de bu ritme alan açacak şekilde düzenlenmiş. Replikler Türkçeye çevrilmiş olmanın ağırlığını taşımıyor, oyuncunun ağzına ve oyunun temposuna yerleşiyor. Okan Bayülgen ile Celal Kadri Kınoğlu ise karşıtlığı yalnızca sözcüklerin anlamıyla değil; susuş, oturuş, hareket ve yaşlanan bedenin ritmiyle taşıyorlar.
Verdi’nin Requiem’i ve Terezin’e Açılan Kapı
Oyunun beni sahneden çıkarıp tarihe götüren en güçlü an Bernstein’ın yalnız kaldığı sahnede Verdi’nin Requiem’inin duyulmasıyla başladı. Oyun sonrasındaki söyleşide bunun Peter Danish’in metninden değil, Nihal Usanmaz’ın bilinçli bir reji tercihinden geldiğini öğrendiğimde sahnenin katmanı benim için daha da belirginleşti.
Bu seçim beni doğrudan başka bir Yahudi orkestra şefine, Rafael Schächter’e götürdü. Bir Nazi toplama kampı olan Terezin’e esir olarak gönderilen Schächter, kampta diğer Yahudi mahkumlardan oluşturduğu koroyla Verdi’nin Requiem’ini çalışmış, ölüm kamplarına deportasyonlar nedeniyle sürekli eksilen korosunu yeniden ve yeniden kurmak zorunda kalmıştı. Eser, 1944’te Nazilerin Uluslararası Kızılhaç heyetinin denetimi için hazırlanan “örnek getto” aldatmacasında da sahnelendi. Hayatta kalanların tanıklıklarında Schächter’in Requiem’e, özellikle yargı ve hesap fikrini taşıyan bölümlerine yaptığı vurgu ile mahkumların Nazilere doğrudan söyleyemediklerini müzik aracılığıyla söylemelerini sağlayan ikinci bir anlam yüklediği anlatılır. Bir toplama kampının ortasında Yahudi tutukluların kendilerini izleyen Nazi subaylarına ‘hesap günü geldiğinde yargılanacaklarını’ söylemesi ancak Schächter’in düzenlemesi ve Verdi’nin Requiem’i sayesinde gerçekleşir. Yıllar sonra şef Murry Sidlin’in yarattığı Defiant Requiem: Verdi at Terezin projesi de Schächter ve korosunun bu müzikal direnişinin hafızasını yeniden sahneye taşıdı.
Fakat bu tarihsel çağrışımın Devlerin Savaşı açısından asıl değeri, Schächter’in hikayesini oyunun yanına ikinci bir hikaye olarak yerleştirmesinde değil. Zaten böyle bir şey yapmıyor. Ancak bizi Yahudi kimliği üzerinden Karajan’la hesaplaşan Bernstein’ın yalnızlığında aynı Requiem ile baş başa kalması, Schächter’in Nazilere yönelttiği tarihsel hesap duygusunu sahneye sessizce sızdırıyor. Böylece Usanmaz’ın müzik tercihi atmosfer yaratmanın ötesine geçerek oyundaki Yahudi hafızası ile Karajan’ın geçmişi arasındaki gerilime sözsüz bir dramaturjik katman ekliyor.
Yazının başında kadınların yaşlılıkta bir arada kalabilme becerisinden söz etmiştim. Bernstein ile Karajan’ın Hotel Sacher’in barında o gece buldukları şey belki bunun çok geç kalmış, erkekçe ve biraz da beceriksiz bir biçimi: Birbirlerinin yalnızlığını birkaç dakikalığına taşıyabilmek. Üstelik oyun bu yakınlığın geçmişi silebileceği yanılsamasına da kapılmıyor. Devlerin Savaşı’nın en güçlü gerilimi de burada yatıyor: Beden, insanları sonunda aynı kırılganlıkta buluştururken tarih aralarındaki farkı koruyor.
Devlerin Savaşı
Oyun: Devlerin Savaşı (The Competition)
Yazar: Peter Danish
Çevirmen: Sevin Okyay
Yönetmen: Nihal Usanmaz
Oyuncular: Okan Bayülgen, Celal Kadri Kınoğlu, Nihal Usanmaz
Sanat Yönetmeni: Okan Bayülgen
Kostüm ve Dekor Tasarımı: İnci Kangal Özgür
Müzik Düzenleme: Murat Tükenmez – Kemal Alpan
Yapım: Kabare Dada & ONKContent