Batya Natan

Globalleşen antisemitizmin kaynağına doğru bir yolculuk

Yahudiler tarihin hiçbir döneminde insanlık ailesi içinde çok kalabalık olmadılar. Çok kısa bir süreyi kenara koyarsak, hiçbir zaman siyasi erki ellerinde tutmadılar ya da tutamadılar, kendilerinden başkalarını egemenlikleri altına almadılar. Düşünceleri ve eylemleri ile katkıları ile hep göze çarpan oldular… Ve her göze çarpanın başına geldiği gibi, zaman ve yerden bağımsız, hep şimşekleri üzerlerine çektiler

Globalleşen antisemitizmin kaynağına  doğru bir yolculuk

Hayat geriye bakarak anlaşılır, ileriye bakarak yaşanır. Geçmiş, biriktirdikleriyle, ileriyi öngörmemize yarıyorsa, gelişmekte olan olayların nereye varacağını kestirmemize birazcık olsun katkıda bulunabiliyorsa, başarılı bir analiz yapabilmişiz demektir. Gerilere analitik bakabilme, öncelikle birey olarak, ancak hemen ardından da toplum olarak, nereden geldiğimizi, ne gibi badireleri ne pahasına aştığımızı anlamamızı sağlar. Deneyimler, bu anlamda varılmak istenen yerin – belki neresi olacağını değil, ancak – neresi olmayacağını ifade eder. Dolayısı ile tarihi irdelemek ve olaylar arasındaki sebep sonuç ilişkilerini iyi yorumlamak, ileriye sağlıklı bakmanın önemli koşullarından biridir

Tarih, en eski çağlardan beri, hangi kara parçası üzerinde olursa olsun, hangi topluluk ya da toplumla ilgili olursa olsun, hep bozulan dengelere ve bu dengelerin yeniden oluşması sürecinde meydana gelen “yaşanmışlıklara” işaret eder.

Bu anlamda bünyesinde iyiyi ve kötüyü, sevgiyi ve nefreti, hatta hırsı ve kini barındıran insan karakteri, toplumları bir araya ya da karşı karşıya getiren çıkarların niteliği, güce tapma noktasına kadar ulaşan ihtirasların yönetilememesi, bağnazlık, yabancı olandan duyulan korku ve bununla harmanlanmış önyargılar, bu “yaşanmışlıklara” anlamlarını yüklerler.

Yahudiler tarihin hiçbir döneminde insanlık ailesi içinde çok kalabalık olmadılar. Çok kısa bir süreyi kenara koyarsak, hiçbir zaman siyasi erki ellerinde tutmadılar ya da tutamadılar, kendilerinden başkalarını egemenlikleri altına almadılar. Ancak, buna rağmen, insanın ilkel çağlardan bu yana bilinen yolculuğunda, Yahudi olanı bulmak her zaman zahmetsiz oldu. Düşünceleri ve eylemleri ile katkıları ile hep göze çarpan oldular… Ve her göze çarpanın başına geldiği gibi, zaman ve yerden bağımsız, hep şimşekleri üzerlerine çektiler.

Yahudi tarih sahnesine adım attığı zamandan bu yana ona eşlik eden bir husumetin varlığından söz etmek yanlış olmaz. Modern zamanlarda antisemitizm olarak adlandırdığımız Yahudi düşmanlığının gelişimi Onun yaşantısının evrelerine çok bağlı olmuş, zaman zaman ondan etkilenmiş ancak genel anlamda, onu sıkça ve acımasızca etkilemiştir.

Hiç Ölmeyen Şeytan

Daniel J. Goldhagen yeni çıkan,  'The Devil That Never Dies1 – Hiç Ölmeyen Şeytan' isimli kitabında antisemitizmi tarihsel ve sosyal açıdan inceliyor ve küreselleşen dünyada Yahudi düşmanlığının, daha doğru bir deyişle Yahudilere karşı nefretin de küreselleştiğinin altını çiziyor.

Kitabın önsözü şöyle başlıyor:

“İki bin yıldır bizimle olan şeytan geri geldi. Bu şeytan milyonlarca kişiyi zehirledi. Dinleri sarstı. Benlikleri ve kalpleri ele geçirdi. Saldırıları, pogromları teşvik etti. Milyonların kovulmasına neden oldu. Halkların hassasiyetlerini sömürdü, onları, Tanrı adına, insan yığınlarına saldırmaya, acı çektirmeye ikna etti… Hatta daha da ileri gitti: onların tekrar tekrar yok edilmelerine yol açtı. Tarihin en iç burkucu girişiminde bütün bir halkın ortadan kaldırılmasına kadar vardırdı işleri ve tekil bir olayda 6 milyon canın solmasına sebep oldu…”

Kitabın ilerleyen sayfaları sosyal bir tümör olarak ifade etmek istediğim antisemitizmi derinliğine irdeliyor, eski dönemlerden ve modern çağlardan çok değişik örneklerle durumu ortaya koyuyor. Ürkütücü olan ise bu nefretin nedenlerinin son derece belirsiz olması, hatta mantıktan uzak durması. İrrasyonellik antisemitizmin yatağını besliyor.

Nereden Başlamalı?

Günümüzden 4 bin yıl kadar önce, tamamen şahsi kaygılarla, doğal etkenlere, insan başlı hayvanlara ya da hayvan başlı insanlara, putlaştırılmış güçlere tapmaktan vazgeçen, Yahudilerin atası Avraham ile başlar her şey. Eski dünyanın karmaşık inanç sistemi altında ezilen insanların haykırışlarına bir cevap mıydı Avraham’ın başkaldırısı, yoksa içgüdüsel bir tercih durumu mu söz konusu olmuştu, bilinmez! Bilinen odur ki, bu girişimle yola çıkan Tek Tanrıcılık, pagan toplumun tüm kıvrımlarından tepki alır.

Çok tanrılı inanç sisteminde, insanlar tanrılara kayıtsız şartsız itaat etmek için çalışırlar, adeta onların esiri olurlar. İnsani duygular yüklenmiş bu tanrıların gazabına uğramak insanlara içinden çıkılmaz sıkıntılar getirir. Tanrılar kendi aralarında da savaşırlar. Filan tanrı falan tanrıyı yendiğinde, yenen tanrıya tapanlar yenilen tanrıya tapanlara üstünlük sağlamış olur. Yenilmiş tanrıya inanlar, yenen tanrıya tapmaya zorlanırlar. Oysa kendi tanrılarından değişik bu tanrının neyi sevip sevmediğini bilememektedirler. Sevdikleri tanrı için iyi ve doğru olan, sevmedikleri ancak tapmak zorunda bırakıldıkları tanrı için kötü ve eğri olabilir. Anlayacağınız mutsuz, çaresiz bir toplum söz konusudur. Bu mutsuzluğu telafi etmenin yolu ise ruhban sınıfına mahkûm yaşamaktır, zira onlar tanrıların ne istediklerini biliyorlardır.

Avraham ‘Tek Tanrı’cılık fikri ile elle tutulmayan, gözle görülmeyen bir güce inanma ile böylesi bir yaşantıya mahkûm kalmayı reddeder. Biblik anlatım, yolculuğun hemen başında bu fikrin çok takipçisi olmadığını yazar. Yalnızca ailesi ve yakın çevresi onun fikirlerine saygı gösterir ve yaşantılarında – çeşitli fedakârlıklarla – bunu uygularlar. Bu süreç içerisinde, Mezopotamya’nın Ur kentinden başlayarak defalarca yer değiştirmesi, Avraham’ın içinde yaşadığı toplumlardan, bu fikirleri yüzünden, devamlı dışlanmasından dolayı olacaktır. Ona karşı çıkanlar bunu, değişik düşündüğünden ve toplumsal dengeleri altüst ettiğinden ötürü yaparlar.

Moşe’nin, Avraham’dan 700 sene kadar sonra ateşlediği ise tam da nefreti uyandıracak ön yargıyı ateşleyecek bir olaydır. İbrani halkının Mısır’dan çıkış sürecini bu anlamda iyi değerlendirmek gerek. Yahudi takviminin en önemli bayramlarından Pesah’a anlam yükleyen, Tora’nın Exodüs kitabında uzun uzun ve detaylı bir şekilde anlatılan Mısır’dan çıkış, bir kaçış veya bir sonuç değil aksine, bir başlangıçtır ve her başlangıç gibi zor bir süreç olmuştur.

Pesah Agadası’nın bizlere anlattıkları bir yana, şunu bir de şöyle okumak gerek: İbraniler yaşantı olarak Mısırlılardan farklıydılar. Tüm tanrısal güçleri bünyesinde toplayan Firavun’a biat etmek onların yaşam şekillerine ters düşüyordu. Öte yandan, Firavun İbranilerin Tanrısı’nı kendisine rakip görüyor ve onun kalplerdeki varlığından derin rahatsızlık duyuyordu, bu Tanrı’nın kendi otoritesini zedelediğini düşünüyordu.

Ancak yine de Moşe’nin başardığı esas olay Firavun’a karşı gelmekten ziyade, lidersiz bir topluma bir din hukuku getirmesi olmuş olmalı. Moşe İbranilerin lideri miydi? Buna evet demek kolay değil. Karizmatik bir yanı yoktu, halkla iletişime geçmekte ciddi sıkıntıları vardı ve bunu kardeşi Aron vasıtası ile yapıyordu. Takip edilmesi zor fikirleri vardı. Ancak Sina’da dolaşılan 40 yılda, İbranilerin bir topluluk olmaktan bir toplum olmaya uzanan serüveninde Moşe’nin getirdiği devrimsel bir farklılıktır: Başıbozuk, nereye çekersen oraya gidebilecek bir kavime bir din hukuku, On Emir ile özetlenen bir “yap / yapma; iyi / kötü; doğru / eğri” kurallar çerçevesi…

Moşe ile David arasındaki iki yüzyılı aşkın süre Yahudiler bu din hukuku çerçevesinde, siyasi bir bütünlük yaratmadan, Ataları Avraham’a vaat edilmiş topraklarda, 'Bal ve Süt Diyarında' yaşadılar.

Peki, Moşe ve İbranileri ülkesinden kovduğunu söyleyen ve daha sonra pişman olup onları takip eden ve sonunda ordusu Kızıldeniz’in dalgaları arasında yitip giden Firavun, İbranilere düşman mıydı? (Burada antisemit kavramını dillendirmek tarihsel açıdan mümkün değil…) 

Çok daha sonraları, merkezi Şomron (Samaria) olan İsrail Krallığı’nı ortadan kaldıran Asur ile merkezi Yeruşalayim (Kudüs) olan Yehuda Krallığı’na son veren Babil için ne demeli?

Mezopotamya Tarihine Bakış

Mezopotamya tarihine bakacak olursak Asur ve Babil’in2 saldırgan tavırlı devlet yapıları oluşturduklarını, egemen oldukları dönemlerde bölgedeki tüm diğer ülkelere seferler gerçekleştirdiklerini görürüz. Dolayısı ile son derece verimli topraklar üzerinde kurulu, Mısır’a giden yolda, Akdeniz’deki limanlara hâkim bir konumda bulunan İbrani kavimlerine karşı değişik davranmaları düşünülemezdi. Zaten bölünerek parçalanmış Yahudi yaşantısına son vermekten ziyade, hedefleri toprakların istilası ile anlam buluyordu dersek yanlış olmaz kanısındayım.

Nitekim Babil Kralı Nabukadnezar’ın kutsal topraklardan alıp Babil nehrinin kenarına sürdüğü Yahudiler burada çok zengin bir yaşantı kurarlar ve Pers Kralı Darius’un Babil’i yıkmasından ve kendilerine ülkelerine geri dönmeleri iznini vermesinden sonra, halkın önemli bir kısmının Babil’den ayrılmadığını görürüz. 

Hal böyle olduğuna göre Asur ve Babil’in davranışlarını Yahudi karşıtı olarak tanımlamak olası değil. Belki de bu yüzden ne İsrail Krallığı’nın yıkılışı ne de Yehuda Krallığı’nın ortadan kaldırılışı, ne Babil sürgününe gidiş ne de dönüş bir matem veya bayram edası ile kutlanır. Tora’nın bir yorumunun Babil’de kaleme alınması da (Talmud Bavli) ayrıca bu değerlendirmede not edilmesi gereken bir gerçektir.

Aynı yaklaşımı Antiyohus Epifanes ve Selevkiler için ya da, Titus ve Romalılar için yapmak olası değil. Gerçi Selevkiler siyaseten ne Asur veya Babil kadar ne de Roma kadar güçlü değildiler. Ancak yine de Yahudi yaşantısına büyük sınırlamalar getirmekten geri kalmadılar.

Romalılar ise işe Yahudiler arasındaki bölünmüşlükleri istismar ederek başladılar. Nazaret’li İsa’nın ortaya attığı fikirlerin gündelik yaşantıda yandaş bulmasını desteklediler, onun eylemleri ve söylemlerinden dolayı Sanhedrin’de yargılanmasına ses çıkartmadılar ve sonunda ortadan kaldırılmasına kadar gelişen süreçte, Yahudi toplumu içindeki kaynaşmayı hep körüklediler.

Sonuç: İsa öldürüldü ve hemen ertesinde Yahudiler sürgüne gönderildiler… Bu öylesi bir sürgün oldu ki, iki bin yıla varan bir süre içinde Eretz Yisrael’deki Yahudi yaşantısı – çok cılız bir varlık haricinde – sonlandı. Bu öylesi bir sürgün oldu ki, ortak dil kaybedildi, ortak gelecek uzak bir hayal olarak kalplerin derinliklerine gömüldü.

Hal böyle olunca, sormak gerekiyor yine:

Romalılar Yahudi düşmanı mıydılar? O bölgede Yahudi halkı değil de başka bir halk çoğunluk olarak yaşıyor olsaydı, başına aynı şeyler gelir miydi? Çok Tanrılı sistem içinde imparatorunu ulu güç olarak kabul eden Roma, Yahudileri monoteist oldukları için mi Diaspora’ya mahkûm etmişti?

 

1 The Devil That Never Dies, Daniel Jonah Goldhagen, Little Brown And Companhy.

İlk baskı : Eylül 2013

2  Asur tarafından sürülen Yahudiler Yukarı Mezopotamya’da yaşamaya devam edecekler ve zaman içinde Kürt Yahudilerini oluşturacaklardır. Babil Yahudilerinin devamı ise fikri ve maddi olarak çok zengin olacak Bağdat Yahudilerine kadar gelecektir. Her iki toplum İsrail Devleti'nin kurulması sonrası yaşadıkları yerleri terk etme durumunda kalmışlardır. Talmud’un iki yorumundan birinin Babil’de kaleme alındığını unutmamak gerek.

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
1598