Batya Natan

Bu hafta ağımıza takılanlar

İsrail’de Netanyahu hükümetinin Mavi Marmara operasyonunu yüzüne gözüne bulaştırdığına dair bir rapor yayınlandı. Türk yetkililer rapor sonrasında İsrail’le ilişkilerin iyileştirilmesi için şartları bir kez daha sıraladı; özür, tazminat ve Gazze ablukasının kaldırılması. Özür ve tazminatta haklı olan Türkiye’nin Gazze ablukası yerine, İsrail-Filistin barışı, Filistin devletinin kurulması için baskı yapması hem Gazze, hem de Batı Şeria halkı için daha hayırlı olacaktır. NİLGÜN TEKFİDAN GÜMÜŞ

Bu hafta ağımıza takılanlar

TÜRKİYE, İSRAİL’İ GÖRMEZDEN GELEREK BU BÖLGEDE, DAHA DOĞRUSU AYNI PARSELDE DEDİĞİ GİBİ PETROL YA DA GAZ ARARSA, ÇIKABİLECEK KRİZİ YÖNETMESİ ÇOK DAHA KARMAŞIK, ÇOK DAHA ZOR OLUR. AMERİKA İLE OLAN İLİŞKİLERİ GERİLİR, DÜNYAYA HUKUKEN ZATEN TARTIŞMALI OLAN TEŞEBBÜSÜNÜ ANLATMAKTA ZORLANIR

Devlet Denetçisi’nin açıklanan raporu Başbakan Netanyahu’nun elini güçlendiriyor, İsrail kamuoyuna Mavi Marmara baskını sırasında hata yapıldığı mesajını veriyor, özür dilenmesini makul hale getiriyor.

Koalisyon zeminin genişlemesi, Türkiye’nin özrü müzakereye hazır olması da İsrail tarafından atılması gereken adımın atılmasını kolaylaştırıyor. Perşembe günü Kahire’de açıklanan ve parlamento seçimlerini iptal eden Anayasa Mahkemesi kararı da İsrail’i rahatlatmamalı.

Karar askerlerin elini güçlendirmeyecek, Mısır’ı sonu belli olmayan bir kaosa sürükleyecek. Herkesten çok da İsrail bu kaostan etkilenecek. Ülkenin radikalleşmesi, Müslüman Kardeşlerin ve özellikle Selefilerin sokağa dökülmesi sorunlu komşusu için Parlamento’da olmalarından çok daha vahim sonuçlar doğuracak. 

Diyebilirsiniz ki özür dilense ne değişecek? İsrail Filistin sorununun çözümü yolunda adım mı atacak? Gazze ambargosu mu kalkacak? Evet, belki istediğimiz her şey olmayacak ama bölgesel istikrarın ana unsuru olan iki devlet yakınlaşacak, Türkiye dünya siyasetinde daha da etkin bir güç olacak.

Unutmayalım ki Arap dünyasında yaşanan değişim sadece İsrail açısından değil Türkiye açısından da bütün dengeleri değiştirdi. Tam da bu sırada Amerika’nın bölgeden çıkışı bize siyaset yapabileceğimiz büyük bir jeopolitik boşluk bıraktı. Türkiye bu boşluğu bölgenin önemli bir aktörünün çıkarlarını dikkate almadan, onunla ilişkisini sorunlu tutarak dolduramaz.

Ayrıca İsrail ile olan ilişkilerin normalleşmesi diğer sorunlarımız açısından da önemli. İsrail lobisiyle de, siyasi eylemiyle de, askeri gücüyle de, istihbaratıyla da etkili bir güç. Mesela Kıbrıs sorununa GKRY’nin ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge’nin 12 numaralı parselindeki özel sektör ortaklığı sayesinde neredeyse taraf.

Türkiye, İsrail’i görmezden gelerek bu bölgede, daha doğrusu aynı parselde dediği gibi petrol ya da gaz ararsa, çıkabilecek krizi yönetmesi çok daha karmaşık, çok daha zor olur. Amerika ile olan ilişkileri gerilir, dünyaya hukuken zaten tartışmalı olan teşebbüsünü anlatmakta zorlanır.

Mensur Akgün

http://www.stargazete.com/yazar/mensur-akgun/dunya/simdi-sira-ozurde/yazi-610562

 

TEŞEKKÜRLER HAYİM KARDEŞİM...

Survivor'da kulis yapmadan da, dolap çevirmeden de, çete üyesi olmadan da yarışılabileceğini gösterdiğin için...

Üç aylık açlığa, uykusuzluğa, yorgunluğa rağmen kimsenin kalbini kırmadığın, sesini bir kez bile yükseltmediğin için...

Survivor'ı şöhrete kavuşmanın, para pul sahibi olmanın yolu gibi görmeyip bir sufinin çilehanesine dönüştürdüğün için...

Yenildiğin, elendiğin anlarda bile beyefendiliğinden bir gram ödün vermediğin için...

En yakın gördüğün arkadaşların, seni ödül organizasyonuna götürmeyip adeta arkandan hançerlediğinde bile onlara duyduğun sevgi ve saygıyı muhafaza edebildiğin için...

Ve hepsinden önemlisi; kökeni, dini ne olursa olsun, insanlık adına giderek ıssızlaşan bu yarımadada; barış ve huzur içinde yaşayabilmenin mümkün olduğunu hepimize ispatladığın için...

Teşekkürler Hayim kardeşim...

Yüksel Aytuğ

http://www.sabah.com.tr/Gunaydin/Yazarlar/aytug/2012/06/13/tesekkurler-hayim

 

ŞALOM DERGİ... BU ÜLKEDE ÇIKAN EN GÜZEL MAGAZİN DERGİSİ DERSEM İNANIN...

Tesadüfen elime geçti… Şalom Dergi... Ayrı mı çıkıyor, Şalom gazetesiyle mi veriliyor onu bile bilmiyordum. Soruşturdum. Satılıyormuş... 5 lira... Değer... Bu ülkede çıkan en güzel magazin dergisi dersem inanın…

Gerçek magazin... Reklam verenlerin sayfa sayfa resimleriyle dolu sosyete albümü değil… Amerika'nın People Dergisi düzeyinde... Nasıl ilginç yazılar, fotoğraflar var içinde...

Kapak Marilyn Monroe... Onun fotoğraflarını çeken Eve Arnold'un öyküsü ve harika fotoğrafları nasıl güzel sayfalar oluşturmuş. Marilyn, Eva'nın Marlene Dietrich fotoğraflarını görünce "Bundan o resimleri çıkardın. Benimle neler yaparsın, düşün" demiş. O zaman figüran bile değil...

Bir Andy Warhol yazısı var... Daha neler neler var. İnanın elinizden düşmez. Benim düşmedi... Her sayfada takıldım. Her yazıyı okudum. Her fotoğrafa baktım... Dilerim bizim magazin basınını da örnek olur, Şalom...

Hıncal Uluç

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/uluc/2012/06/16/salom-dergi

 

ODADAKİ SUBAY AYAĞA KALKIP YANIMA GELDİ. ELLERİNİ BELİNE KOYUP, GÖZLERİMİN İÇİNE BAKTI. 'LAZARE ROUSSO, TÜRK MÜSÜN?' DİYE SORDU. HİÇ DÜŞÜNMEDEN 'EVET TÜRK'ÜM' DEDİM... 'İSTANBULLUSUN VE TÜRK PASAPORTUN VAR HA' DEDİ... KENDİMDEN EMİN BİR SESLE 'EVET' DER DEMEZ ÇILGINA DÖNDÜM...

Nazi kamplarını duymuştuk ama yine de inanmak istemiyorduk.

Çok kalabalıktı. Yaşlı, genç, hasta, kadın, çocuk ne varsa toplayıp o araziye getirmişlerdi.

Gece yarısı olmuştu. Hareket başladı. Panik vardı. Askerler bağırarak herkesi vagonlara dolduruyordu.

Gitmek istemeyenlerin ensesinde fındık patlıyordu.

Royal-Lieue Toplama Kampına teslim edilecektik. Dikenli tel örgülerle çevrili, zifiri karanlık bir yerdi. Bizi koğuşlara taksim ettiler.

Her koğuşun zemini samanlarla kaplıydı. Ranzalar sonradan geldi. İlk gecenin nasıl geçtiğini hatırlamıyorum bile...

Felaket soğuk vardı. İşkence ise hiç bitmiyordu. Bazen 4 saat sayım yapılıyordu. O soğukta çırılçıplak ayakta bekliyorduk. Her önümüze gelene tekmil veriyorduk. Yemek yoktu. İki ayda 67 kilodan 47 kiloya düştüm... Numaram 3233'tü... Adım bu olmuştu.

Bağırsam sesimi duyacak kimse yoktu. Bir yıl önce annemi kaybetmiştim safra kesesi iltihabı yüzünden. Penisilin olmadığı için ölmüştü. Onunla kavuşmak tek tesellimdi! Ne babamın ne de ağabeyimin olanlardan haberi vardı. Çaresizdim.

Titriyordum. Hasta ve yaşlılar açlıktan ölüyorlardı. Her sabah ölülerin arasında uyanıyordum. Meğer beterin beteri varmış.

Sağ kalanlar Auschwitz'e gönderiliyormuş.

Öğrendiğimde "tamam her şey bitti" dedim...

Ben orada can çekişirken, babam boş durmamış.

Tam bir Osmanlıydı. Çok iyi Türkçe konuşurdu.

Konsolosluğa gidip alındığımı söylemiş.

Türk yetkililer 'merak etmeyin gerekeni yapacağız. Kılına zarar veremezler o bir Türk' cevabı vermiş.

Bir sabah içtimada bir Alman askeri adımı okudu: 'Lazare Rousso.' Öne çıktım, 'Benim' dedim. 'Pılını pırtını topla, gidiyorsun' dedi. Herkes yüzüme acıyla bakmaya başladı.

Kurşuna dizileceğimi zannettiler...

Gözyaşlarıyla kalktım. Kalbim duracak gibiydi. Askerin peşinden ilerliyordum. Artık sona hazırdım...

Bir büroya girdik, 'Battaniyeni, kaşığını, tasını, numaranı ver' dediler...

Denileni yaptım. Sonra başka bir askeri takip ederek diğer odaya geçtim. Beni bir subay karşıladı.

Yanımdaki asker ise çıkıp gitti.

Odadaki subay ayağa kalkıp yanıma geldi. Ellerini beline koyup, gözlerimin içine baktı. 'Lazare Rousso, Türk müsün?' diye sordu. Hiç düşünmeden 'evet Türk'üm' dedim... 'İstanbullusun ve Türk pasaportun var ha' dedi... Kendimden emin bir sesle 'evet' der demez çılgına döndüm...

Nazi subayı, beni Türk olduğum için serbest bıraktı.

Tam çıkacakken "bekle" dedi.

Elini cebine atıp yol parası verdi. Şaşkına dönmüştüm. Ölmek için gün sayarken Türk olduğum için hayattaydım... Masal gibiydi... Kamptan çıktıktan sonra her şeyi öğrendim...

Konsolos Şevket Özdoğancı Alman yetkililere gidip çıkışmış. 'Bu çocuğu Auschwitz'e yollamaya kalkarsanız ben de o trene binerim' demiş.

Binlerce Yahudi yakılmaya götürülürken, sadece Türk olanlar hayatta kalıyordu... Ömrüm boyunca Türk olmakla gurur duydum. Belki 20 yaşında ölüp gidecektim. Ama bu pasaport beni kurtardı. Şimdi İstanbul'dayım...

Ara sıra çocukluğumun geçtiği sokakları gözyaşları içinde dolaşıyorum.

Beyoğlu bambaşka..."

İşte 70 yıl önce Naziler'in elinden kurtulan Rousso'nun film gibi öyküsü dün sona erdi...

Vücudunda Naziler'in vurduğu damgayla son nefesini veren Rousso hep " hayat güzeldir" derdi...

Rahat uyu...

Ergün Diler

http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/ergundiler/2012/06/13/rahat-uyu-lazare

 

HAZİN SON ŞU: L’OREAL, RUBİNSTEİN MARKASINI SATIN ALIYOR. İRONİ İSE MALUMUNUZ; YAHUDİ BİR GİRİŞİMCİNİN GİRİŞİMİ, GÜNÜN SONUNDA BİR NAZİ İŞBİRLİKÇİSİNİN OLUYOR

Kozmetik sektörünü yaratanların başında markasına adını veren Helena Rubinstein ve L’Oreal’in kurucusu Eugene Schueller gelir.

Rubinstein, büyüdüğü Krakow’dan sırasıyla Viyana ve Avustralya’ya göç etmiş bir Yahudi kızı. Güzellik malzemelerini şık kaplara koyup şık mağazalarda maliyetinin 50 katına satma kurnazlığını gösteren, servetini de bu yolla yapan ilk kişi.

Schueller ise aslen kimyager.

Rubinstein rüya satıyor; o ise bilimi pazarlıyor.

Ve Schueller gerçek bir işadamı. II. Dünya Savaşı’nda şirketinin ayakta kalabilmesi için Naziler’le işbirliği yapıyor. Sinagog bombalayan, Fransa’nın en aşağılık adamlarıyla takılıyor.

Ne zaman ki Naziler’in kaybedeceğini seziyor, anında saf değiştirip direnişçilere para akıtıyor. Zamanla ülkenin en güçlüleri haline gelecek Kabalacılar’la içtiği su ayrı gitmiyor.

Yeni dünyadaki yerini böyle satın alan Schueller, L’Oreal’i günümüz holdinglerini andıran bir yapıya kavuşturuyor. Şirketi profesyonel yönetiliyor, büyük bir AR-GE laboratuvarı kuruyor, sektörde devrim yaratan ilk gerçek saç boyasını geliştiriyor.

Öte yandan Rubinstein, bütün akrabalarını işe alıyor, şirkette at koşturmalarına göz yumuyor, kazandığı parayı da daha büyük ve gösterişli elmaslara harcıyor. 

Hazin son şu: L’Oreal, Rubinstein markasını satın alıyor.

İroni ise malumunuz; Yahudi bir girişimcinin girişimi, günün sonunda bir Nazi işbirlikçisinin oluyor.

Günümüzün popüler yazarlarından Malcolm Gladwell, geçtiğimiz günlerde Toronto Halk Kütüphanesi’nde bir konuşma yaptı. Bence konuşmanın ilgi çekici kısmı, çağımızın başarılı işadamlarını, girişimcilerini nasıl kutsal figürler sandığımız.

“Onlar yeni peygamberlerimiz” diyor Gladwell, “Onlara tapıyoruz. Biyografilerine göz atın, azizlerin hayat hikayelerini andırıyor.”

Peki bu saygıyı hak ediyorlar mı?

Gladwell böyle düşünmüyor.

Çünkü ona göre, iyi girişimciler vicdanlı olamazlar: “Vicdansızlar demiyorum. Ama vicdanlı da değiller.”

Schueller, Nazi değildi. Aslına bakarsanız, politikaya 5 dakikadan fazla kafa yormamıştır da.

Umursadığı tek şey L’Oreal’di. Onu ayakta tutmak için Naziler ile iyi geçinmesi gerekiyorsa geçinir, onları satması gerekiyorsa satardı. 

Takıntısı, işiydi. Bu yüzden başarılıydı. Ama işte onun hikayesi, ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, girişimcileri kutsal saymamamız gerektiğinin de kanıtı.

Kahraman değiller.

Diğer yandan Oskar Schindler mesela, berbat bir işadamıydı. Ama kahramandı.

II. Dünya Savaşında fabrikasında çalıştırdığı Yahudi işçilerin hayatını kurtarmak için kazandığı bütün parayı Naziler’e rüşvet olarak yedirmişti.

Ahlaki kaygıları ve vicdanı, iş yapma biçimini etkilemişti.

“O yüzden, girişimcileri ulvi bir yere oturturken, neyi kutsal saydığımız konusunda düşünmemiz gerek” diyor Gladwell:

“Onlar bizim manevi liderlerimiz değil. Olsalardı bu derece başarılı işadamları olmazlardı.”

Melis Alphan

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20740160.asp

 

YANİ BİZİM '20 BİN, 30 BİN YAHUDİYİ KURTARDIM' MASALLARINI UNUTUN. HİÇBİR BELGE ORTADA YOK. İSPATLANAMIYOR. HA İKİDE BİR ÖDÜL VERİLEN BEHİÇ ERKİN, SABAHATTİN ÜLKÜMEN VE NECDET KENT GİBİ İSİMLER İSE 'BÜYÜK SENARYO'YA UYGUN OLARAK İSRAİL'LE İYİ İLİŞKİLER İÇİNDE OLAN MASAL KAHRAMANLARIDIR

İkinci Dünya Savaşı yıllarında yabancı ülkede yaşayanların 'vatandaşlık ilmuhaberi' bulundurmaları zorunluydu. Her yıl yenilenmesi gereken bu ilmuhaberi vatandaşı oldukları ülkelerin konsolosları düzenliyordu. Bununla ilgili polise de bilgi veriliyordu.

İşte 'Bizim Schindler'lerin Avrupalı Yahudileri soykırımdan kurtarmak üzere dağıttığı söylenen belgeler bu vatandaşlık ilmühaberleriydi.

Peki Türk Büyükelçileri gerçekten bu belgeleri Yahudilere bol keseden dağıtmışlar mıydı?

Bu konuda kapsamlı bir kitaba imza atan (Türk Yahudiler / Bilgi Yayınevi) Bilal Şimşir'e bakalım

'Diğer bir iddiaya göre ise Vichy Büyükelçimiz Behiç Erkin, Fransa'da 10.000 civarında Museviye 'ilmuhaber kağıdı' verin diye buyurmuş imiş. Zihinleri karıştıran bu iddiada ellerinde zaten vatandaşlık ilmuhaberleri bulunan Türk Yahudilerin bu belgeleri yeniletmeleri işlemiyle ilgili olsa gerektir.'

(Türk Yahudiler / Bilal N. Şimşir - Bilgi Yayınevi 2010)

Bilal Şimşir, Türk vatandaşı olmayan Yahudilere Türkiye'nin sahte ilmuhaber vermesinin mümkün olmadığını, üstelik savaş ortamında bunun sonuçlarının ağır olacağını kitabında uzun uzun anlatıyor.

Sadece o mu?

Corry Guttstadt da son çıkan çalışması Türkiye, Yahudiler ve Holokost kitabında böyle bir belgenin olmadığını yazıyor.

Almanların en güçlü olduğu 1942-43'te (üstelik vatandaşınız olmayan) Yahudileri 'insanlık namına' hem de sahte belgelerle toplayacaksınız.

Geçiniz...

Geriye Türk vatandaşı olan Yahudiler kalıyor ki onların sayısı da hiç anlatıldığı gibi değil. Örneğin Dışişleri Bakanlığı 14 Ocak 1943'te Paris ve Marsilya Başkonsolosluklarımıza gönderdiği yazıyla görev çevresinde Türk vatandaşı olan kaç Musevi bulunduğunu bildirmelerini istedi.

Başkonsolosluğumuz bu yazıya 1 Nisan 1943'te cevap verdi.

Marsilya ve civarında 370, Nice'de 188, Monte Carlo'da 21, Limoges'de 25, Toulouese'da 41, Vichy'de 20, Lyon'da 79, Grenoble'da 39 ve diğer küçük yerleşimler ile Fransa'nın o yıllardaki sömürgesi olan Kuzey Afrika ülkelerinde de 212 kişi olmak üzere toplam 995 Türk vatandaşı yaşıyordu.

10 kişi hariç hepsi Musevi vatandaşlarımızdı. Yani bizim '20 bin, 30 bin Yahudiyi kurtardım' masallarını unutun. Hiçbir belge ortada yok. İspatlanamıyor.

Ha ikide bir ödül verilen Behiç Erkin, Sabahattin Ülkümen ve Necdet Kent gibi isimler ise 'Büyük Senaryo'ya uygun olarak İsrail'le iyi ilişkiler içinde olan masal kahramanlarıdır.

Gürkan Hacır

http://www.aksam.com.tr/garaudy-olsa-bizim-kamhileri-nasil-yazardi-6927y.html

 

HAMAS’IN EL-RİSALE GAZETESİ’NİN EDİTÖRÜ VESAM AFİFA, “ESKİDEN ABLUKA İÇİN DIŞ GÜÇLERİ SUÇLARDIK, ANCAK 5 YIL SONRA HÜKÜMETİN DE SUÇU OLDUĞUNU HİSSEDİYORUZ” DİYOR

Hamas’ın El-Risale Gazetesi’nin editörü Vesam Afifa, “Eskiden abluka için dış güçleri suçlardık, ancak 5 yıl sonra hükümetin de suçu olduğunu hissediyoruz” diyor.

İsrail varlığını kabul etmeyen, ülkesine yönelik füze saldırılarını durdurmayan Hamas iktidarını cezalandırmak için 2007 yılından bu yana Gazze Şeridi’ne denizden, karadan abluka uyguluyor.

Netanyahu hükümeti, 31 Mayıs 2010’daki Mavi Marmara baskını sonrasında mal ve insan geçişini bir nebze hafifletmiş olsa da günde geçmesine izin verilen 150 kamyonluk gıda ve inşaat malzemesi, bölgenin ihtiyacını karşılamaya yetmiyor.

Gazze'nin can damarı, Mısır’ın Refah sınır kentine açılan onlarca kaçakçılık tüneli. İsrail’in olası hava bombardımanına karşı çeşitli uzunluk ve derinlikte, havalandırmalı, aydınlatmalı bu tünellerden canlı hayvan da, lüks araç da geçirmek mümkün. Yeter ki, Hamas Yönetimi’nden gerekli izin alınsın, gerekli gümrük ödensin. Öyle ki, tünel ekonomisinin yılda 700 milyon dolarlık hacim yarattığına dair iddialar bulunuyor.

1.6 milyon nüfuslu Gazze Şeridi’nde sıradan halk işsizlik ve yoksullukla kırılırken, abluka Hamas’a yakın olduğu söylenen kendi yeni zenginlerini yaratmış durumda.

Şimdi tüm bunları niye anlattığıma geliyorum. Geçen hafta İsrail’de Netanyahu hükümetinin, 9 Türk’ün öldüğü Mavi Marmara operasyonunu yüzüne gözüne bulaştırdığına dair 153 sayfalık bir rapor yayınlandı.

Türk yetkililer, bu rapor sonrasında İsrail ile ilişkilerin iyileştirilmesi için şartları bir kez daha sıraladılar; özür, tazminat ve Gazze ablukasının kaldırılması.

Özür ve tazminat talebinde sonsuz haklı olan Türkiye’nin Gazze ablukası yerine, İsrail-Filistin barışı, bir Filistin devletinin kurulması için baskı yapması hem Gazze, hem de Batı Şeria halkı için de daha hayırlı olacaktır.

‘Abluka kaldırılsın’ ısrarı bölgede statükoyu güçlendirmekten başka işe yaramamaktadır.

Oysa artık Türkiye ile İsrail’in buzları eritmenin yolunu bulma vaktidir.

Netanyahu Yönetimi’ne gelince her ne kadar yok saysa, görmezden gelse de Hamas, öyle ya da böyle sorunun aktörlerinden biridir.

Tıpkı Suriye krizi İransız çözülemeyeceği gibi, Ortadoğu sorunu da Hamas’sız aşılamaz.

Bu nedenle çözümün de bir parçası olmalıdır.

Tunus’tan Suriye’ye kadar geniş bir coğrafya Arap Yazı ile kavrulurken İsrail ve Filistin arasında barış umudunun yeşermesi hiç kuşkusuz bölgede olumlu bir serinlik estirecektir.

Nilgün Tekfidan Gümüş

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20782782.asp

 

Netten okumalar

 

HOLOKOST VE TÜRKİYE - SAİT ÇETİNOĞLU

Türkiye daha savaş başlamadan “bir ceza olarak vatandaşlıktan çıkarma” uygulamasıyla bünyesinde istemediği yurttaşlarını sudan sebeplerle kitlesel olarak vatandaşlıktan çıkartarak yurttaşlarını ölüme göndermekten çekinmemiştir. “Türkiye siyaseti vatandaşlıktan çıkarmayı aynı zamanda kendi içindeki siyasi muhaliflerine karşı bir baskı aracı olarak da kullanıyordu.” 150’likler listesiyle muhalif unsurları ve olası muhalifleri vatandaşlıktan çıkararak malına ve mülküne de el koymuştur. “Daha cumhuriyet kurulmadan önce, 1922 yılında, geçici Kemalist hükümetin yaptığı düzenlemeye göre, ülkeden ayrılan gayrimüslimlere ne pasaport, ne de vatandaşlık belgesi veriliyordu.”  Ayrıca “savaş döneminde yasal olarak Türkiye'den çıkan ve cumhuriyetin kurulmasından sonra tekrar Türkiye'ye dönmek isteyen bazı Yahudilerin ülkeyi giriş izni almakta zorluk çektiklerini, Türkiye'de yaşayan Yahudilerin de cumhuriyetin ilk yıllarında kimlik belgesi almakta sıkıntı yaşadıkları” da sık dile getirilen şikayetler arasındadır. Savaş döneminde kaybedilen topraklardan Gayrimüslim muhacirlerin ülkeye girişlerine izin verilmediği de bir gerçektir. Ankara da bu uygulamayı sürdürmüştür. Kemalistlerin ilk kabul ettikleri yasal düzenleme de savaş döneminde gayrimüslimlerin (özellikle Ermeni, Süryani, Rum ve Pontos) el konulan malların iadesine yönelik İstanbul hükümetini yaptığı düzenlemeyi iptal etmek olmuştur: “Kurtuluş savaşı zaferinden sonra kabul edilen ilk Türk kanunlarından biri, İstanbul Hükümeti'nin 8.1.1920 tarihinde kabul ettiği, savaş ve tehcir esnasında çalınan malların sahiplerine iade edilmesini öngören kanunu ortadan kaldırıyordu. Dolayısıyla bu yeni kanun, Ermenilerin mülksüzleştirilmelerini onaylıyordu” Birçok vakada, -Erzurumda oturan Nisim, Nisan ve Simon adlı üç Yahudi vatandaşında olduğu gibi-  “Türkiye'de yaşayan Yahudiler vatandaşlıktan bile çıkartılıyordu.” Kurtuluş savaşına katılmamayla ilgili “1041 No'lu Kanun uyarınca vatandaşlıktan çıkartılan insanların birçoğu, savaş döneminde henüz askerlik çağında bile değildi.” Bu gerekçeyle vatandaşlıktan çıkarılıp mal varlığına el konulan Osmanlı Hariciye veziri Noradukyan 75 yaşındaydı. Kitleler halinde vatandaşlıktan çıkarılanlar arasında kurtuluş savaşına katılmayan kadınlar da bulunmaktadır!

...

1944 yılında Türkiye’deki Naziler ile Almanya’da bulunan Türkiyelilerin takas edilmesi sırasında, takas edilenler arasında Türkiyeli Yahudiler de bulunmaktadır: “Takas müzakerelerine dair şu ana dek bir belge bulunamadığı için, Türk makamlarının takas edilecek kişilerin sayısı ve seçim kriterlerinin tespitine ne ölçüde katıldığı bilinmemektedir. Takas edilecek Türk grubu 319 kişiden oluşuyordu: Bunlar, diplomat ve ailelerinin yanı sıra bazı özel kişilerin de bulunduğu 64 kişilik bir resmi grup, 127 üniversite öğrencisi ve diğer Türkiye vatandaşları ile ayrıca 128 Yahudiden oluşuyordu. Türkiye Yahudilerinin takasa Türk diplomatlarının baskısı üzerine mi, yoksa Yahudi örgütlerinin İsviçre'deki faaliyetleri nedeniyle mi katıldığı belli değildir.”

Birlikte yapılan geri dönüş yolculuğunda Almanya’daki Türk kolonisi mensuplarının yol arkadaşları olan Türkiyeli Yahudilere olan tavırları da ibret vericidir. “Ancak gemideki çeşitli Türk gruplardan yolcular arasında hoş olmayan sahneler de yaşandı. Türk öğrencilerin hiç de az olmayan bir kısmı, Almanya'da öğrenim görürken antisemitizmden etkilenmişlerdi. Bunlar Ravensbrück Toplama Kampı'ndan kurtulan Türkiye Yahudisi kadınlara pis Yahudiler diye hakaret ettiler ve Yahudilerin ortak yemek salonuna alınmamasını istediler, ancak kaptan bu talebi öfkeyle geri çevirdi.

Türkiye’ye gelişlerinde de Türkiye geri dönüşlerine izin verdiği Yahudilere eziyet etmekten çekinmediğini anlıyoruz: “Diplomat grupları, öğrenciler ve diğer Türk yolcular gemiden ayrılırken, Türk makamları Yahu­di takas grubunun büyük kısmının Türkiye'ye ayak basmasına izin vermedi. Zorlu kontrollerden sonra nihayet Yahudi yolculardan 19'u gemiden inebildi. 118'inin Türkiye'ye girmesine izin verilmedi. Bu kişiler sonraki günleri İstanbul açıklarında küçük bir şalupada bekleyerek geçirmek zorunda kaldılar. Aubert de la Rüe, raporunda, Türk sınır polisinin bu kişilerin vatandaşlıklarını onaylayıp onaylamamakta gösterdiği aleni keyfiyeti şöyle anlatıyor: "Pasaportu olmayan Türk öğrenciler, İstanbul polisi tarafından en küçük bir sorun çıkarılmadan kabul ediliyordu. Ancak örneğin Türkiye Milano Konsolosluğu tarafından verilmiş nüfus tezkerelerine sahip olan kişiler geri çevriliyordu. Resmi Türk takas grubunun içinde, Ankara hükümetinin bilgisi dahilinde üç haymatloz bulunuyordu: Bay ve Bayan Löwenstein ile Bayan Hahn'ın vizeleri Türkiye Bern Büyükelçiliği'nin görevlendirilmesiyle koruyucu devlet İsviçre tarafından verilmişti, ancak İstanbul polisi onların ülkeye girmesine izin vermedi.”

İbret verici tavır gösteren Türk basını da bizi şaşırtmakatadır: “Türk basını da Drottningholm'le gelenlerin arasında toplama kamplarından kurtarılmış Türkiye Yahudileri de bulunduğundan bir süre tek kelimeyle olsun söz etmedi”

Gelenler tecrit koşullarında yerleştirildiler: “Jewish Agency'nin ve Amerikan temsilcilerinin Türk makamları nezdinde bulundukları girişimler neticesinde, beş günlük sıkıntılı bir bekleyişin ardından, masrafları Yahudi örgütlerine ait olmak üzere polis gözetiminde üç küçük pansiyonda tecrit edilmeleri koşuluyla gemiden ayrılmalarına izin verildi. Bu pansiyonlardan biri Beyoğlu'nda, diğer ikisi ise Moda'da bulunuyordu. İstanbul'da akrabaları olanların bile tecrit edildikleri pansiyonlardan ayrılmalarına izin verilmedi. İlk başlarda kendilerini ziyarete gelen akrabalarıyla dahi görüşemiyorlardı. Türk siyasetçilerinin düşüncelerini değiştirmek için gösterilen çabaların hiçbiri işe yaramadı. Joint, Jewish Agency ve İstanbul Yardım Komitesi'yle birlikte "geri getirilenlerin" ihtiyaçlarını gidermeye çalışan Uluslararası Kızılhaç temsilcisi, Haziran'da şunları yazıyordu: Türkiye Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgilenmeyi ve tehcire tabi tutulan bu kişileri Türkiye vatandaşı olarak tanımayı kesin olarak reddediyor. Oysa Joint'in kapsamlı dosyalarında Drottningholm'la gelen Türkiye Yahudilerinin büyük kısmının muntazam Türkiye belgelerine sahip oldukları, üstelik bunları (savaş ve işgal koşullarında mümkün olduğu kadarıyla) uzatmış oldukları da belgelendirilmiştir. Birçok Türkiye Yahudisi, kimlik belgelerinin tutuklandıktan sonra Almanlar tarafından alıkonulduğunu veya (geri götürülmeye hazırlık olarak) Avrupa'daki Türk makamlarına gönderildiğini beyan ediyordu.”

Türkiye’nin bu dayatmaları ve istenmediklerinin her an hissettirilmesi şartlarında bu insanların burada daha fazla kalması düşünülemez:  “Holokost esnasında tekrar Türk vatandaşlığına kabul edilen ya da değiş tokuş edilen yaklaşık 850 Yahudinin büyük bir kısmı savaştan sonra tekrar Avrupa'ya döndü ya da Filistin/İsrail'e göç etti. Bunlar bulundukları ülkelerde hâlâ Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kabul edildikleri için, Almanya'nın absürd düzenlemeleri nedeniyle Almanya'dan tazminat alamadılar ya da bunu ancak uzun uğraşlardan sonra başardılar.”

http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=853&makale=Holokost%20ve%20T%FCrkiye

 

NAZİ PROPAGANDACILARI – FİKRET İLKİZ

http://www.bianet.org/bianet/insan-haklari/139129-nazi-propagandacilari

 

BİR SINAV SORUSU – ERDAL ŞAFAK

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/safak/2012/06/16/bir-sinav-sorusu

 

ÜÇ TANIM – ERDAL ŞAFAK

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/safak/2012/06/17/uc-tanim

 

Netten seyredin

 

ESKİ DEFTERLER – NORA ŞENİ’NİN ARAŞTIRMALARI

http://www.ahaber.com.tr/webtv/videoizle/eski-defterler--16062012

 

Facebook’tan bir fotoğraf albümü – Ümit Ünal

 

TEL AVİV – KUDÜS

http://www.facebook.com/notifications#!/media/set/?set=a.10151154508840817.402482.58508220816&type=3

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
700