1 Eylül 1939

Avrupa’da savaş gerçekten ne zaman başladı? Hitler’in orduları Polonya’ya saldırdıklarında mı? Yoksa Naziler iktidara geldiğinde mi? Rejim muhaliflerini kovduklarında, onları toplama kamplarına kapattıklarında, ya da, daha önceleri, Reichstag’ı yaktıklarında, Cumhuriyete ait, iyi kötü ayakta kalan tüm yapıyı yerle bir ettiklerinde mi?

1 Eylül 1939

İspanya’da Franco’ya yardımcı olduklarında mı, Avusturya’yı, Südet Bölgesini ilhak ettiklerinde mi başladı bu savaş? Belki de 1935 yasaları ile Kristallnacht’ı da listeye eklemek gerek.

Savrulan Hayatlar

20 Mart… Akşam saatlerinde Sigmund ve Jenny Hirschberger oğulları Julius ve Hermann’ı tren istasyonuna götürüyorlar. Çocukların ellerinde birer bavul, birer çanta ve ceplerinde 10 Reischsmark var. İzin verilen ancak o kadardı. Bir de anne ve babalarının bir fotoğraflarını yanlarına alabilmişlerdi. Anne babalar çocuklarını istasyona getirip hemen dönmek durumundaydılar. Kesinlikle peronda trenin kalkışını beklemek gibi bir durum söz konusu değildi. Gözyaşlı sahneler olmayacaktı. Jenny çocuklarına “daima uslu ve iyi çocuklar olun diyebiliyor” yalnızca! 

Oğulları onu böyle hatırlayacak.1 O gün, o trenle 100 Yahudi çocuk Almanya’dan ayrılıyor. Kuzeydeki bir Alman limanından Amerikan gemisi Manhattan ile İngiltere’ye yola çıkıyorlar. Julius ve Hermann o gece gemide yıllardan beri ilk kez et yiyecekler. Dindar bir aile olan Hirschberger’lerin evlerine 1933’te başlayan kaşerut yasağı uygulaması dolayısı ile yıllardır et girmiyordu.

1935 yılında yayınlanan Nürnberg yasaları ile başlayan ve 9 Kasım 1938 gecesi başlayan pogromla hız kazanan Yahudi avına basit bir örnek… Hiç olmazsa çocukların kurtulmuş olması iyi bir şey. Kısa bir zaman sonra buna da olanak kalmayacak.

Başka bir hikâye… 24 Mart…

Onu zorla dilini doğru dürüst tanımadığı bir ülkeye yolladılar. Marcel Reich dokuz yaşında Varşova’dan ayrılmıştı. Şimdi, beş aydır burada yaşamaya mahkûm edilmişti. Kendisi Polonya vatandaşı bir Yahudi’dir ve neden Varşova’ya gönderildiğini anlamakta zorluk çekiyor. Onu istemeyen ve dışına atan ülkeye kendini fazlasıyla bağlı hissediyor.

28 Ekim 1938 sabahı kapısına dayanan bir polisin nezaretinde getirildiği karakolda Yahudiler ya da Nazilerin kuramlarına göre Yahudi sayılanlar toplanmışlar. Kendilerine resmen Almanya’yı terk etmek için on dört gün verilmiş olsa da, hemen sınır dışı ediliyorlar. Zaman içinde anlıyor Marcel durumu. Kendileri Yahudi oldukları için kovulmuş durumdalar. Hem de Polonya vatandaşı görünüyorlar. Tam 18.000 erkek ve kadın bir gün içinde sınırın ötesine konuyorlar, trenlerle… Tıka basa doldurulmuş ve kapıları sürgülenmiş vagonlarda.2

Almanya’nın - Judenfrei - Yahudilerden arındırma işlemi devam ededursun Hitler Polonya’yı müttefiki olarak görmek istiyor. Onun derdi aşağılık Slav ırkı ile… Yoksa Katolik Polonyalılarla bir alıp veremediği yok. Hem de onlar da tıpkı Almanya gibi, anti-komünist, anti-Sovyet ve antisemit… Yine tıpkı Almanya gibi Polonya’da da otoriter bir yönetim mevcut. Dolayısı ile Rusya’ya sataşmak için Polonya’yı ikna etmesi gerek. Topraklarına ihtiyacı olacak çünkü. Polonya direnir de ikna olmazsa, o zaman onu ezip geçmesi gerekecek. Sonra da, ayaklarına dolanmaması için batıdakileri sıraya sokmak gündeme gelecek. Ancak ondan sonra Sovyetlerin üzerinde atılmak söz konusu olabilir.

Ancak Danzig Koridoru konusu sıkıntı yaratıyor. Danzig, Milletler Cemiyeti’nin kontrolünde, Polonya topraklarının içinde kalmış, etnik Alman nüfusun çok olduğu bir liman kenti. Hitler, Ari Alman ırkını bir bayrak altında toplama projesi çerçevesinde, Danzig üzerinde hak iddia eden bir dizi taleplerde bulunuyor. Danzig’in Alman Reich’ı ile birleşmesi bir dizi adımın atılması konusunda Polonya’nın Berlin Büyükelçici Josef Lipski 26 Mart’ta şu açıklamayı yapıyor:

“O zaman hiç istemediğim halde belirtmek zorundayım ki, Almanların bu planları izlemesi ve özellikle de Danzig’in Alman Reich’ına geri verilmesi, Polonya’yla savaş anlamına gelecektir. Danzig serbest kent statüsündedir ve öyle de kalacaktır.”

Alman Dışişleri Bakanı Von Ribbentrop buna karşı yayınladığı notada tehditler savuruyor: “Danzig milli topraklarının Polonya tarafından ihlali, Almanya açısından da Reich sınırlarının ihlali olarak görülecektir…” İşte bu itiş kakış sırasında Hitler Polonya ile bir ittifak kuramayacağını anlıyor. Tüm hayalleri suya düşmüş, Polonya ona ihanet etmiştir.

Berlin’de Hitler Danzig ile ilgili sıkıntıları için dövüne dursun, iki yeni yetme oğlan Henry ve Werner Lewis3 kardeşler kendilerini Bremen’e götüren trende saatlerin geçmesini bekliyorlar adeta. Anne babaları Berlin’de kaldılar çünkü kendi yolculuklarını organize etmeleri gerekiyor. Ayrılışta gözyaşı vardı. Kristallnacht’tan bu yana eve hep telaş hâkimdi. Sinagogun alevler içinde kaldığı o gece anne ve babalarının sinir krizinin eşiğine geldiklerini hiç unutmayacaklardı. Kentin her yerinde aynı anda Yahudi dükkânlarının tahrip edildiğini, savunmasız insanların gecenin karanlığında caddelerde sürüklendiğini, dövüldüğünü ve suratlarına tükürüldüğünü telefonla öğrenmişlerdi.

Babaları onları Berlin’de bir otelin lobisinde ünlü Alman boksör Max Schmeling’e teslim etmişti. Schmeling tüm başarıları ile Almanların gururlandıkları bir boksördü bir zamanlar. Ancak son maçlarından birinde Amerikalı rakibi Joe Louis’e yenilmesi, Parti’ye üye olmamakta diretmesi ve daha da önemlisi, Amerikalı Yahudi bir menajer4 ile çalışmasından dolayı çoktan aforoz edilmişti. Ne Hitler ne de Göbbels artık onla ilgilenmiyorlardı.

Schmeling çocukları tam üç gün boyunca oteldeki odasında misafir etmişti. Olanları ve neden olduklarını çok da iyi anlayamıyordu. O bir boksördü. Siyaset ile ilgilenmezdi. Ancak önsezileri yakında bir dizi felaketin gerçekleşeceğini kendisine haykırıyordu.

Benzer duyguları uzun bir süredir rejim muhalifleri de yaşıyorlardı. Nasyonal Sosyalizmin iktidara geldiği ve Reichstag yangınını tezgâhladığı günlerden bu yana birçokları ülke dışına kaçmış, vatanlarında olup bitenleri çaresizlik içinde izler olmuşlardı. Bunlardan biri de ünlü yazar Bertolt Brecht’ti. 1933 yılından bu yana Danimarka’da yaşayan Brecht5, Hitler’in Danzig krizine saplandığı o günlerde ünlü fizikçi Bohr ile bazı çalışmalar yapmakta… Yazmakta olduğu yeni oyun Otto Hahn ile Fritz Strassmann tarafından birkaç ay önce gerçekleştirilen atom çekirdeğini parçalama deneyi ile ilgili. ‘Galileo Galilei’ adlı bu dramda Brecht bilimsel ilerleme ile toplumsal ahlak bağlamındaki temel sorunları irdeliyor.

Biri olmadan ötekinin varlığının toplumu yıkıma götürmesi kaçınılmaz. “Zamanla keşfedilecek ne varsa keşfedeceksiniz” diyor Galilei, “ancak bu ilerleme, yalnızca insanlıktan uzak bir ilerleme olacaktır. Yeni bir buluş için yapılan sevinç gösterileri, günün birinde evrensel bir dehşet çığlığıyla cevaplanabilir.”

Güç sahibi olmayan yaşama hakkını kaybeder

1 Nisan Cumartesi:

Wilhemshaven’deki Deniz Kuvvetleri tersanesinde Alman Deniz Kuvvetleri’nin en büyük savaş gemisi Tirpitz kızaktan indiriliyor. 1935’te İngiltere ile varılan anlaşma hükümleri, Versailles’da varılan zoraki mutabakatı sonlandırıyor. Almanya artık bir donanmaya sahip olabilecektir, ancak gemi sayısı Britanya donanmasının üçte birini geçemeyecektir.

Törenler dolayısı ile burada bulunan Hitler Amiral Wilhelm Canaris ile görüşmesinde, bir gün önce İngiltere ile Polonya’nın bir anlaşmaya vardıklarını öğrenir. İngiliz Başbakanı Chamberlain’in Avam Kamarası’nda yaptığı açıklamaya göre, İngiltere Devleti “Polonya’nın bağımsızlığını açıkça tehdit eden ve ulusal güçleri ile direnmesini gerektirecek hayati bir saldırı olması durumunda” Polonyalılara askeri yardım yapacak. Böyle bir durumda, “İngiltere Devleti, sahip olduğu tüm güçlerle Polonya Devleti’ne hemen destek vermekle yükümlü olacak.”

Chamberlain’in U dönüşü İngiltere’yi bir anda karıştırıyor. Kimi Başbakanı kararlarından dolayı alkışlıyor. Hele Fransa’nın da Polonya ile benzer bir anlaşma imzalayacağı açıklanınca, alkışlar çoğalıyor. Ancak bazıları temkinli. Avrupa barışının Varşova’da oturan bazı milliyetçi Polonyalıların kararına bırakılmasını doğru bulmuyorlar. Londra’nın Moskova kartını hiç kullanmaması ayrıca eleştiri konusu oluyor.

Hitler küplere binmiş durumda, savaş gemisinin kızaktan indirilmesinden sonra halka hitap ederken öfke kusuyor adeta. Alman – İngiliz Donanmalar Anlaşması’nı kastederek, “Bu anlaşma hepimizin ortak isteğiydi; asla İngiltere’ye karşı bir savaşa girmek durumunda kalmamak. Ancak istekler karşılıklı olmalı. İngiltere artık aynı görüşte değilse, o zaman bu anlaşmanın pratikteki ön koşulu ortadan kalkar. Almanya bu durumu büyük bir olgunlukla karşılamaya hazır. Bizler güçlü olduğumuz için, birlikte olduğumuz için kendimizden eminiz. Güç sahibi olmayan yaşama hakkını kaybeder.”

İtalya’da Duçe Benitto Mussolini de öyle düşünüyor… Nitekim 7 Nisan sabahı erken saatlerde İtalyan birlikleri Arnavutluk’un limanlarına giriyorlar. Santa Quarana, Valona, Durazzo ve San Giovanni di Medua bir bir düşüyor. Başkent Tiran da çok fazla direnmiyor. Bir İtalyan yetkili konuyla ilgili kısa bir açıklama yapıyor: “Bu bir saldırı değil yalnızca bir kır gezintisidir. Araya biraz da silah sesi karıştı, hepsi o kadar.”

Mayıs 1936’da Etiyopya’yı ilhak etmesinin ardından şimdi de Arnavutluk’un ilhakı ile Mussolini, büyük devlet hayali yolunda bir adım daha attığına inanıyor. Sonraki hedefleri Tunus ve Korsika olacak. Ve söz veriyor, İsviçre’den Tessin de günün birinde İtalya’ya katılacak.

Bu gelişmeler, çok uzaklarda, okyanusun öteki tarafında, kendi kabuğuna çekilmiş izolasyonist bir siyaset izleyen Amerika’da sıkıntı uyandırıyor. Başkan Franklin Roosvelt Arnavutluk’un İtalya tarafından ilhakını fırsat bilerek Hitler ve Mussolini’ye benzer nitelikte birer mektup gönderiyor. Mektubunda her iki diktatörden, Almanların ve İtalyanların yayılmacı politikaları nedeni ile tehdit altında olduğunu düşündüğü 31 ülke için on yıllık bir saldırmazlık garantisi talep ediyor. Karşılığında silahsızlanma ile ve dünya ticaretinin canlandırılması ile ilgili görüşmelere hazır olduğunu söylüyor.

Roosvelt’in listesinde, Almanya ve İtalya’nın doğrudan hedefleri arasında görülmemelerine rağmen İrlanda, İspanya, Irak, Suriye, İran, Filistin ve Türkiye de bulunuyor.

devam edecek...

1  Sigmund ve Jenny Ekim 1940’da Gestapo tarafından tutuklanır. Güney Fransa’da Gurs Toplama Kampı’na sevk edilirler. Daha sonra Auschwitz’e gönderilecekler ve orada ölecekdirler.

2 Sürülen bu Yahudilerden Polonya vatandaşlığını kaybetmiş olanlar Alman – Polonya sınırında oluşturulan mülteci kamplarına alınacaklardır. Anne babası bu mülteci kamplarında tutulan 17 yaşındaki bir genç Paris’teki Alman Büyükelçiliği’ni basacak ve alt düzey bir Alman diplomatın ölümüne neden olacaktır. İşte Alman topraklarındaki ilk pogrom “Kristallnacht” bu olayın ardından sahneye konulacaktır.

3 Henry ve Werner kardeşler birkaç ay içinde New York’a ulaşırlar. Henry Werner bugün bir oteller zinciri sahibidir.

4 Amerikalı Yahudi menajerin adı Joe Jacobs’tu. Hitler’in Yahudi bir menajer ile çalışmayı durdurması konusundaki baskıları Schmeling “Bay Jocobs Yahudi. Ancak boksta Katolik, Yahudi, zenci olmanın hiçbir önemi yok. Bay Jacobs dürüst, çalışkan, yetenekli ve güvenilir biri. Bunlar gerçek Alman özellikleri…” diyerek o dönem için biraz da ileri giderek reddeder.

5 28 Şubat 1933’te Reichstag yangınının hemen ertesi günü Brecht İsviçre’ye kaçar. Önce güney Fransa’da zaman geçirir. Daha sonra Danimarka’ya yerleşir. Mayıs 1933’te kitapları yakılır, oyunları yasaklanır. 1935’te vatandaşlıktan çıkartılır. Hep ülkesine döneceği günü bekler. Ancak araya savaş girer. Almanların Danimarka’ya girmeleri ile Finlandiya’ya kaçar. Daha sonra, 1941’de Moskova, Vladivostok üzerinden Kaliforniya’ya gider.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın
870