6 Nisan 2020 Pazartesi 02:50

Biyografik dram

Benedict Andrews’ın ‘SEBERG’i sinemanın en hüzünlü hayat öykülerinden birini perdeye taşıyor.

Viktor APALAÇİ Sanat 3537 görüntüleme
24 Mart 2020 Salı

‘Serseri Aşıklar’ın unutulmaz figürü, çizgi dışı yaşam öyküsüyle, gizemli ölümüyle, muhalif ve aktivist kişiliğiyle tanınan Jean Seberg’in hayatının bir bölümünü anlatan film, son yılların modası biyografik film zincirine son halka olarak ekleniyor. Ancak Seberg’i hafife alan, yüzeysel, sıkıcı ve yetersiz senaryosu filmin yumuşak karnı. Dönemin atmosferini yansıtmada başarısız olan, tahminlere dayanan, gerçekliği tartışılabilecek kurgusal yapısıyla filmin senaryosu tatminkâr olmaktan çok uzak. Seberg’in hayatına giren önemli figürleri es geçen bu senaryoda hayali, vicdan sahibi FBI ajanı yama gibi duruyor. Film Seberg’in yaşadığı trajik hayatın hakkını veremiyor.

 

Tüm dünyayı etkileyen koronavirüs kâbusu bizleri ev hapsine mahkûm etti. Sinemada ilk önce dağıtımcı firmalar gösterimlerini ertelediler, ön basın gösterileri iptal edildi, bakanlık emriyle sinema salonları kapatıldı, 65 yaş üstü sokağa çıkma yasağı getirildi. Geçen hafta yaptığımız gibi, sinema sayfamızı bu yazımızda da vizyon şansı bulan son filmlere ayırıyoruz. Bunlardan biri Benedict Andrews’un biyografik draması ‘Seberg’.

Hollywood son yıllarda şarkıcı ve artistleri sinemaya taşıyan biyografik filmlerde büyük başarılar kazandı. Bradley Cooper’ın ‘Bir Yıldız Doğuyor/ A Star İs Born’, Elton John’ın hayatının bir bölümüne odaklanan ‘Rocketman’, Rene Zellweger’e Oscar getiren ‘Judy’, Freddy Mercury’yi anlatan Brian Singer’in ‘Bohemian Rhapsody’si, Ron Howard’ın ‘Pavarotti’si, Gloria Graham’ın yaşam öyküsü ‘Yıldızlar Asla Ölmez’, Lorel-Hardy’yi anlatan ‘Stan ve Olliver’ gibi biyografik film zincirine eklenen son halka ‘Seberg’.

“Kötü senaryodan iyi film çıkmaz”

Fransız Yeni Dalga’sı, İtalyan Yeni Gerçekçilik’inden sonra bana lise yıllarımda sinema sevgisini aşılayan iki akımdan biri. Beni çiçeği burnunda toy bir sinefil yapan filmlerden biri de Yeni Dalga’nın öncülerinden ‘Serseri Âşıklar’ (1960).

Cahiers du Cinema eleştirmenliğinden gelme, bu akımın kuramcılarından Jean-Luc Godard, ilk uzun metrajlı filminde (orijinal adıyla ‘A Bout de Souffle’) karizmatik aktörü Jean-Paul Belmondo’nun karşısında 22 yaşındaki Amerikalı aktris Jean Seberg’i oynatmıştı. O filmde Champs Elysées’de gazete satan Amerikalı Patricia’yı canlandıran Jean Seberg’e hayran kalmıştım. Ama ne yazık ki bu talihsiz oyuncunun sadece 40 yıl süren fırtınalı ve trajik hayat öyküsünü perdeye taşıyan ‘Seberg’ kötü bir film.

“Kötü senaryodan iyi film çıkmaz” kuralını doğrulayan bir film ‘Seberg’.Joe Shrapnel-Anna Waterhouse ikilisinin elinden çıkma senaryo, dönemin atmosferini yaşatmada başarısız, şiddeti karikatürleştiren, yüzeysel, sıkıcı ve yetersiz bir metin. Çizgi dışı yaşam öyküsüyle, gizemli ölümüyle, muhalif ve aktivist kişiliğiyle sinema tarihinin merak uyandıran figürleri arasında yer alan Jean Seberg’in hayatından bir kesit sunan senaryo, tahminlere dayanan, gerçekliği tartışılabilecek kurgusal yapısıyla, yüzeysel dokunuşlarıyla, tatminkâr olmaktan çok uzak.

Filmin iki senaristi, devlet tarafından yürütülen bir operasyonla, hakkında yalan haberler üretilen, duygusal şiddete maruz bırakılan bir genç oyuncuya haksızlık edildiğini vicdan meselesi yapan hayali bir FBI ajanı karakterini konuya dâhil etmek istemiş. Seberg’in yaşadığı bol malzemeli, dramatik hayat hikâyesindeki devlet baskısını etik bulmadığı için kendisine yardım eden bu yan karaktere ihtiyaç yoktu. Seberg’in hayatına giren önemli figürleri es geçen senaryoda, hayali vicdan sahibi FBI ajanı yama gibi duruyor.

Yüzeysel, sıkıcı, yetersiz bir senaryo

FBI’ın ölümcül takibine odaklanan senaryo, bu bölümü çok uzatıp abartırken J. Seberg’in özel hayatının birçok kilometre taşını atlıyor, yanlış bilgiler veriyor, hayali karakterlerle konuyu hafifletiyor, dönemin ruhunu aktarmada yetersiz kalıyor. Tarihin en önemli işçi ve öğrenci hareketlerinden biri olarak dünyayı sarsan Mayıs 68 olayları, Seberg’in hayatını etkilemesine rağmen senaryoda yer almıyor. Michel Hazanavicius ‘Godard ve Ben / Le Redoutable’da (2017) Godard’ın hayatından bir kesit sunup, genç eşi Anne Wiaremsky ile fırtınalı ilişkisini anlatırken, Mayıs 68 Paris’inden etkileyici bir kesit sunmuştu.

Senaryo sadece J.Seberg’in uçakta tanıştığı, Kara Panter örgütü liderlerinden siyahi aktivist Hakim Jamal ile ilişkisine ve artistin bu örgüte yaptığı maddi yardımdan sonra, FBI ile başının derde girmesine odaklanıyor. Seberg’in Jamal ile yaşadığı yasak aşk ABD yöneticilerinin ve Hoover liderliğindeki FBI’ın radarına girince, sağcı politikacılar oyuncunun hayatını kâbusa çeviriyordu. Evine gizli telefonlar yerleştirilen, gözaltıyla bunaltılan, hayatından bezdirilen aktrisin inatla Kara Panter’i desteklemesi filmde abartılı ve yanlış bir tonla dile getiriliyor.

Senaryo J.Seberg’in ikinci eşi, Fransız edebiyatının popüler romancısı (Emile Ajar takma adını da kullanan) Romain Gary’ye konu mankeni muamelesi yapıyor. ‘Onca Yoksulluk Varken’ gibi bir başyapıtın yaratıcısı, II. Dünya Savaşı pilotu ve diplomat Gary, senaryoda kişiliksiz ve silik bir karakter olarak yer alıyor.

Film 1950’li yıllarda Senatör McCarthy’nin başı çektiği, Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi adı altında solcu sanatçılara karşı savaş açan sağcı ABD yönetiminin, devleti koruma bahanesiyle bireylerin haklarına yaptığı acımasız saldırıyı akla getiriyor. Film FBI zulmü üzerinden, kendileri gibi düşünmeyenleri insanlık dışı muamelelerle sindiren, hatta ölüme sürükleyen baskıcı sistem eleştirisine soyunurken, bu duyguyu izleyicisine geçirmekte yetersiz kalıyor.

Kimdi Jean Seberg?

Jean Seberg İngiliz kökenli eczacı bir babanın ve Alman-İngiliz kökenli eğitmen bir annenin kızı olarak 1938’de ABD’nin İowa eyaletinde doğdu.1957’deki ilk filmi, Otto Preminger’in ‘Saint Joan’ında Jeanne D’Arc rolü için 18 bin aday arasından seçilmesine rağmen kariyerinde kötü bir başlangıç yaptı.

Avusturya kökenli yönetmen, 19 yaşındaki oyuncuya ikinci bir şans vermek için ertesi yıl ‘Günaydın Hüzün’de David Niven’in kızı rolünü verir. Seberg yine istediği çıkışı yapamaz. Jean-Luc-Godard’ın iki yıl sonra kendisine ‘Serseri Âşıklar’ ile tanıdığı imkanla Seberg Yeni Dalga’nın ikonlarından biri haline gelir. Claude Chabrol (iki film), Jean Beker, Phillippe de Broca ve kocası Romain Gary gibi prestijli yönetmenlerle ve Hollywood’da çevirdikleriyle inişli çıkışlı bir kariyer yaşayan bu kırılgan ve melankolik kadının yaptığı kötü evlilikler ve madde bağımlılığıyla fırtınalı bir hayatı olur.

‘Serseri Aşıklar’daki başarısıyla Fransa’da ülkesinden fazla tanınır hale gelen Seberg’e kazandıklarından film bahsetmemeyi tercih etmiş. Film, sadece aynanın karşısına geçip Belmondo’nun canlandırdığı Michel Poicart karakterinin, sinema antolojilerine giren, başparmağını dudaklarında gezdirme hareketini taklit eden Kristen Stewart’ı 3-5 saniye görüntülemekle geçiştiriyor.

Kocasıyla arası açılan, tek çocuğundan uzaklaşmak zorunda kalan, kariyeri çöküntüye uğrayan, intihara teşebbüs eden genç aktrisin cesedi 1979’da arabasında bulunmuştu. FBI tarafından 1970’te itibarsızlaştırma emri çıkarılan, Jamal’dan hamile kalan, prematüre doğan bebeğini kaybeden, aldığı ölüm tehditleriyle kimyası bozulan, iki korumayla gezen, ruh sağlığı iflas eden, 30 Ağustos 1979’da öldüğü belirlenen Seberg’in bedeni arabasının arkasında bir battaniyeye sarılı olarak bulunmuş, bir hafta sonra Montparnasse Mezarlığında toprağa verilmişti. Seberg’in nasıl öldüğü hala tam olarak açığa kavuşturulmuş değil.

R. Schneider’le yazgıları benzerlik taşıyor

J.Seberg’in sinema tarihinde hayat trajedileriyle anılan, kendi ülkelerinden çok Fransa’da kabul gören, dönemin ünlü erkekleriyle fırtınalı ama sonu kötü biten aşklar ve evlilikler yaşayan, alkol ve uyuşturucuya sığınan, yaşamı intihar ile noktalanan Alman aktris Romy Schneider ile yazgıları büyük benzerlikler taşıyor. Seberg 40, Schneider 44 yaşında hayata veda ettiler.

Seberg’i talihsiz aktris ile fiziksel benzerlik taşıyan Kristen Stewart canlandırıyor. Nefret ettiğim ‘Alacakaranlık’ serisiyle ilk çıkışını yapan, sonraları W.Allen’in ‘Cafe Society’sinde (2016), Olivier Assayas’ın iki filminde (Personal Shopper ve Clouds Sils Maria) oynayan Stewart bu son filminde, partneri Yvan Attal gibi harcanıyor.

Aktifinde yönettiği dokuz film,yedi senaryo,50 filmlik aktörlük hayatıyla Fransız sinemasının önde gelen sanatçıları arasındaki Yvan Attal, Romain Gary rolünü kabul etmekle kariyerinin en yanlış kararlarından birini vermiş. ‘Karatavuk/ Una’ (2016) adlı dram filminden tanıdığımız, 48 yaşındaki Avustralyalı, tiyatro kökenli yönetmen Benedict Andrews bu dördüncü uzun metrajlı filminde Seberg ‘i hafife alan senaryosunun kurbanı oluyor.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

GS2

Tünelin Ucu- İzel Rozental

Tünelin Ucu- İzel Rozental

Vizyondakiler

Vizyondakiler