29 Mart 2020 Pazar 18:40

Kibele ve Attis’in aşkı

‘Aşk’ nedir Havva bilir misin? Aşk evrende var olan her şeyi bir arada tutan en büyük güçtür. Aşk için yaşar ve aşk için ölürüz. Aşk insanları birbirine çeker! Kibele bile bu çekim gücünden kaçamazdı.

Arda EŞBERK Perspektif 2584 görüntüleme
19 Şubat 2020 Çarşamba

Bir 14 Şubat Sevgililer Günü’nü daha geride bırakıyoruz. “Kutlamak doğru mu? Yanlış mı? Kapitalizmin uydurduğu tamamen ticari bir tarih, bu günü kutlamak anlamsız?” diyenler bugünü es geçti. Bu günü sevgilerinin kutlanması gereken en özel gün olarak kabul edenler de “Nasıl ve nerede kutlasak?” “Aldığım tek taş yüzüğün kıratı ve ağırlığı yeterli mi?” gibi söylemlerle en pahalı restoranların kapısını aşındırdı. Peki, gerçekte Sevgililer Günü nedir? Gelin hep birlikte bunun cevaplarını arayalım.

Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğunun resmi dini olmasına karar veren 1. Konstantin bu alandaki uzman din adamlarını MS 325 yılında İznik’te toplar. Tartışılan konuların başında Hz. İsa’nın kimliği konusu vardır. Onun kimliğinin tanrısal olup olmadığına karar verdikten sonrada halkın bu inanca nasıl adapte edileceğinin yol ve yöntemleri irdelenir. Bu yöntemlerin başında pagan inancında kutsal olarak kabul edilen günlerin Hıristiyanlaştırılması vardır. Ve Sevgililer Günü de bu yöntemden nasibini almıştır.

Sevgililer Günü’nün kökeninin Roma Katolik Kilisesinin inanışına dayanan Valentine adlı bir din adamından geldiği ifade edilir. Bu nedenle bazı toplumlarda ‘Aziz Valentine Günü’ olarak kutlanır. Hatta Valentine kelimesi batıda sevgili veya hoşlanılan kişi olarak da kullanılır. Fakat gerçek nedir? Gerçeğin izinde benimle zaman ve mekânda bir yolculuğa hazır mısınız?

Rotamızı bu sefer Antik Yunan’a çeviriyoruz. Şubat ayı ortasının aşk ile olan bağı antik çağlara dayanmaktadır. Bu dönemler Gamelyon ayı olarak bilinmektedir. Yani çapkın Zeus ile kıskanç karısı Hera’nın kutsal evliliğinin kutlamalarının yapıldığı dönem. Antik Roma’da ise bu dönem bereket tanrısı Lupercus’a adanmış Lupercalia günü olarak kutlanırdı. Lupercus’un din adamları tanrıya bir keçi kurban eder daha sonra kafalarına koydukları bir parça keçi derisi ile Roma sokaklarında koşturup karşılaştıkları insanlara dokunurlardı. Bu yarışta en önde genç kızlar yer alırdı çünkü bu dokunuşun doğurganlıklarını arttıracağına inanırlardı. Lupercalia bayramının arifesi olan 14 Şubat’ta genç erkeklerin genç kızların isimlerinin yazıldığı kuraları çekip çift olmaları da yine bu geleneğin bir parçasıydı. Tabi ki 469’da Papa bu gayri-Hıristiyan bayramı yasaklar ve kura çekilişinde kızlar yerine azizlerin adları yazılır!

Antik dönemde yapılan bu çiftleşme törenlerinin ardında toplumu serbest cinselliğe yönlendirmekten ziyade eski bir ritüeli tekrarlamak kaygısı vardı. Çünkü o zamanlar cinsellik şimdiki gibi tüketim toplumunun pornografik anlayışından uzakta dinsel bir ritüelin parçasıydı. Doğurganlık, doğanın uyanışı, bereketle ilişkilendirilirdi. Bu inanışın kökeninde de tüm toplumlarda anlatılan gelen dramatik bir aşk hikâyesi vardır; ‘Kibele ve Attis’in Aşkı’.

Yazarlığını ve yönetmenliğini yaptığım 8 Mart 2020’de Berlin’de sahneye koyacağımız ‘Kibele’nin Kızları’ adlı tiyatro oyununda da bu mitolojik hikâyenin bir kısmını sahneye taşıyacağız. MÖ 456 - MÖ 386 yılları arasında yaşamış komedya yazarı Aristofanes’e göre ilk insanlar iki cinsiyeti bir arada bulunduracak şekilde iki cinsel organ, iki yüz, dört el, dört bacak ile yaratılmıştı. Tanrıları tedirgin eden ve gücünden korktukları bu yaratıkları bölmeye karar verir Zeus. Oğlu Apollon’un yardımıyla onları ikiye böler bu şekilde düzen sağlanmış olur. Oyun yazarı Aristofanes’te bu noktadan hareketle “Aşk her insanda mevcuttur, aslımızdaki diğer yarımızı arar, iki kişiden bir kişi yapmaya çalışır ve insan doğasından kaynaklanan yarasına ilaç olur. Her birimiz bir bütünün insan eşleşen yarılarıyız ve her birimiz bize uyacak o diğer yarımızın arayışı içindeyiz” der. İşte Attis ve Kibele’nin aşkı da aynı özden gelen bu iki varlığın aşkıdır. Zeus bir gece rüyasında kendisin bile hâkim olamayacağı güçte bir yaratık görür. Bu yaratık Kibele’dir. Aslında o şimdiki haliyle bildiğimiz tanrıça Kibele değildir. Çift cinsiyetlidir. Yani her iki cinsi bir arada bulunduracak kadar cazibelidir. Zeus’un rüyası gerçeğe dönüşür ve Kibele tüm ihtişamıyla ortaya çıkar. Zeus onu öldürmek ister ve güzellik tanrıçası Afrodit bu kadar cazibeli bir varlığın öldürülmesine karşı gelir ve sonuçta Kibele’nin erkeklik organı kesilir. Bu organın düştüğü yerde bir badem ağacı oluşur. Ağacın olgunlaşması ve yer düşen ilk mahsulün meyvesi yere düştüğünde bundan bir erkek çocuk doğar. Bu doğar doğmaz keçiler arasında kalır ve kendini keçi (Lupercalia) sanır. Bu çocuk Adonis kadar yakışıklı olan Attis’tir. Attis Kibele’nin diğer yarısıdır. Aynı özden doğmuşlardır. Ancak Attis kendini ve Kibele’ye verdiği sözü unutur. Pessinus kralının kızına âşık olur. Kibele bu durumun verdiği kıskançlık ve kızgınlıkla Attis’i çıldırtır. Deliliğin etkisiyle kendini hadım eden Attis’in acısına dayanamayan Kibele onu bir çam ağacına dönüştürerek kahramanın yolculuğunu sonsuzluğa bağışlar! Ve onlar her çağda yeniden doğarak aynı dramayı yeniden sergilerler. Tıpkı Ortadadoğu’da İştar ve Temmuz, Mısır’da İsis ve Osiris ve en sonunda Meryem Ana ve Hz. İsa gibi...

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Tünelin Ucu-İzel ROZENTAL

Tünelin Ucu-İzel ROZENTAL

Mozotros Ailesi-İrvin MANDEL

Mozotros Ailesi-İrvin MANDEL

Vizyondakiler

Vizyondakiler