10 Temmuz 2020 Cuma 23:21

23. İstanbul Tiyatro Festivali -3

Golden Mask Rusya Sahne Sanatları Festivali & İstanbul Tiyatro Festivali işbirliği

Erdoğan MİTRANİ Sanat 1667 görüntüleme
11 Aralık 2019 Çarşamba

‘Yevgeni Onegin - Bir Rus Masalı’

23. İstanbul Tiyatro Festivali’nin 2019’da 25. yılını kutlayan Golden Mask Rusya Sahne Sanatları Festivali ile işbirliğiyle Rusya’dan gelen dört farklı yapımın üçüncüsü, Moskova Yevgeni Vakhtangov Tiyatrosu’nun büyüleyici Aleksandr Puşkin uyarlaması ‘Yevgeni Onegin’ oldu.

1952 doğumlu Litvanyalı yönetmen ve eğitmen Rimas Tuminas ülkesinde ve ülkesi dışında çok sayıda oyun sahneledikten sonra ilk kez 2002’de Vakhtangov Tiyatrosu’nda Gogol’un ‘Müfettiş’ini sahnelemiş. Yevgeni Vakhtangov Tiyatrosu, 2007’de Tuminas’ın Genel Sanat Yönetmenliğine getirilmesiyle birlikte önemli atılımlar yaparak sadece Moskova’nın değil, tüm Rusya’nın en saygın tiyatroları arasında yer edinmiş, prodüksiyonları dünyanın sayılı festivallerine davet edilmiş.

Rimas Tuminas, 1800’lü yılların özgürlük âşığı romantik kuşağının öncüsü, çağdaş Rus edebiyatının kurucusu Aleksandr Puşkin’in yedi yılda tamamladığı şiir-romanı ‘Yevgeni Onegin’i, fikir, kompozisyon ve yönetmenliği kendisine ait bir yorumla sahneye aktarıyor.

Tuminas, 5300’e yakın sayıda dizeden oluşan, şiir biçimindeki romanı bir uyarlama olarak değil, öykünün şiirselliğinin görsel – işitsel karşılığını araştırarak, Puşkin’in şiirinin teatral bir yansıması olarak ele alıyor.

Önce olay örgüsünü anımsayalım:

Köy tenhalığında yetişmiş, hayalperest Tatyana, Peterburg’taki sosyete yaşamından bıkıp köye gelen başkent soylusu Onegin’e âşık olarak ona aşkını ilan ettiği bir mektup yazar. Onegin, kendisinin de evlilik için yaratılmış biri olmadığını söyleyerek Tatyana’nın aşkını reddeder. Tatyana’nın kız kardeşi Olga’nın nişanlısı olan arkadaşı Lenski ile önemsiz bir sebepten düelloya tutuşan Onegin, Lenski’yi öldürünce, zaten birbirinden iyice uzaklaşmış olan Tatyana ile Onegin’in yolları tamamen ayrılır.

Yıllar sonra Onegin, Peterburg’da bir baloda Tatyana’yla karşılaşır. Köyde tanıdığı o saf ve sade genç kız kendisinden epey yaşlı bir prensle evlenmiş, güzel ve çekici bir Peterburg hanımı olmuştur. Onegin, değişen Tatyana’ya âşık olarak ona açılır ama Tatyana, sevse bile ona ait olmadığını ve evliliğine sadık kalacağını söyler...

Rimas Tuminas, kapsamlı bir dramaturgi çalışması yaparak, inanmadığı hayallere tutkun Yevgeni, düş peşinde koşan Lenski ve ideal Rus kadını sevecen Tatyana’nın öyküsünü bir anlatı olarak değil, yılları geride bırakmış kahramanlarının belleğinde kalmış anılar olarak yama işi ya da Tatyana’nın yırtılmış ve çerçevelenmiş mektubunun parçaları gibi bölük pörçük, ama tamamlandığında olağanüstü bütünlüğe ulaşarak kurguluyor.

Gerçeklerle anılar arsındaki gidiş gelişleri, sahneye biri yirmi beş yıl sonra olan biteni hatırlayan olgun, diğeri de bu olup bitenlerde yer alan genç olmak üzere, iki Onegin çıkararak çözümlüyor. Tüm olaylar sırasında orada olan ve bir düelloda yaşamını yitiren genç Lenski nasıl genç Onegin’in arkadaşı idiyse, oyunda, öldürülmese yaşlı Onegin’e yoldaşlık edecek kır saçlı bir de ikinci Lenski de var. Tuminas, metne bir de yazarın sesi olan bir anlatıcıyı, belki de Lenski’nin ölümünü bir öngörü, bir kehanet gibi yazmış olan, kendisi de romanı yazdıktan birkaç yıl sonra düelloda ölmüş olan Puşkin’in hayaletini ekliyor.

Tuminas sahnede, süresi ara dâhil üç buçuk saati geçen, ancak su gibi akan benzersiz bir görsel işitsel şölen gerçekleştiriyor.

Adomas Jacovskis’in müthiş yalın, nerdeyse minimalist sahne tasarımında, arka planı oluşturan, hareket edebilen, bir miktar da buruşabilen füme ayna, anıların buğulu, sisli karanlığını yansıtırken sahneye beklenmedik bir görkem de katıyor. (Işık tasarımı: Maya Shavdatuashvili)

Sadece Fransızca konuşan bir dans hocası, bir dans eğitmeni ve dans sınıfındaki dokuz genç kız, Angelica Cholina’nın koreografisi ve Faustas Latenas’ın müziği eşliğinde, hem etkileyici bir ‘corps de ballet’ oluşturuyorlar, hem de oyun boyunca heyecan verici canlı tablolar yaratıyorlar.

Tabii ki bu görselliği daha da pekiştiren, örneğin karlı sahnelere ya da Moskova yolculuğuna etkileyici bir sinemasal boyut katan teknik olanaklar olağanüstü. Düello sahnesi unutulur gibi değil.

Oyuncu yönetimi kusursuz; hepsi birbirinden iyi. Oyunun ruhu Tatyana’yı canlandıran  Ergeni Kregzhde ise müthiş.

‘Yevgeni Onegin’ 19. yüzyılda ‘Rus yaşamının bir ansiklopedisi’ olarak görülüyor, başkentteki Rusların günlük yaşamından sahneler, fikirleri, ruh halleri ve alışkanlıkları Puşkin’in ana temalarına yansıyordu. Sahnelemeye dönemin toplumsal yaşamından izler başarıyla dâhil edilmiş. Bu açıdan Tatyana’nın isim günü müthiş etkileyici. Onegin tarafından reddedilmiş olan genç kız üzüntülü ama kendi adına düzenlenen bu şölende kederini kontrol altına almayı başarıyor. Fakat şölende söylenen bütün şarkılar inanılmaz derecede acı dolu ve hüzünlü. Her gülümseme anında gözyaşlarına dönüşecek gibi… Sanırım bu, Tatyana’nın acılarının dışa vurumu olmaktan çok ‘Slav Hüznü’ denilen olgunun yansıması. Çok ama çok dokunaklı… 

Oyunu izledikten sonra, iyi sahnelenmiş bir klasik oyunu ne kadar özlemiş olduğumuzu bir kez daha fark ettim. Hele ‘Yevgeni Onegin’ gibi unutulmaz anlar içeren olağanüstü bir sahnelemeyi izlemek tüyler ürpertici güzellikte bir keyif.

 

Golden Mask Rusya Sahne Sanatları Festivali & İstanbul Tiyatro Festivali işbirliği 

‘İran Konferansı’

İstanbul Tiyatro Festivali ile Golden Mask Rusya Sahne Sanatları Festivali işbirliğinin son gösterisi, Moskova’nın en iddialı topluluklarından Theatre of Nations yapımı, Ivan Vyrypaev’in yazdığı, Viktor Ryzhakov’un yönettiği ‘İran Konferansı’idi.

Rus Yeni Drama hareketinin lider figürü, 1974 doğumlu Rus oyun yazarı, senarist, sinema yönetmeni, oyuncu ve sanat yönetmeni Ivan Aleksandrovich Vyrypaev, klasik gelenekleri de göz ardı etmeden yazdığı yenilikçi ve deneysel metinlerle çok sayıda ödül kazanmış. Senaryolarını yazıp yönettiği dört uzun iki de kısa metrajlı filmi de var.

‘İran Konferansı’nda, Danimarka’nın ‘en iyi beyinleri’,  İran konusunda fikir alışverişi yaparak bir sonuca varmak için Kopenhag’daki bir konferansta tartışmaktadırlar.

Amaç tabii ki İran Sorununu konuşmaktır ama her konuşmacı konuyla ilgili bir iki klişe sözcükten sonra kişisel sorunlarını anlatmaya başlar. Avrupa İslam Hareketi destekçisi bir profesör, aslında hepimizin yaşamdan beklediği tüm isteklerini sıralar. İlahiyatçı bir profesör, ‘Julius Ceasar’daki Marcus Antonius’u aratmayacak bir demagog ustalığıyla Tanrının varlığını ispatlamaya çalışır. Aktivist bir gazeteci kadın gezegende yaşayan herkesin dört temel hakkının tanınmasını talep eder. Geçmişte tanınmış bir TV sunucusu olan Danimarka Başbakanının eşi, ülkesinin mutluluk hissinden uzak insanlarının, hiçbir şeyi olmayan ama mutlu olan ‘geri kalmış ülke insanlarına’ yardım çabasını şaşkınlıkla karşılar. Bir Danimarka rahip Tanrı ve dinin insanlara ne gibi kısıtlamalar getirdiğini açıklar. Yazdığı naif aşk dizeleri yüzünden 20 yıl ev hapsinde tutulan Nobel ödüllü İranlı kadın şair, şiirini farsça okur…

Olaysız, iki saat boyunca sırayla konuşulan monologlardan oluşan, tek gerilimi arada bir sırasını savmış konuşmacılarla kısa atışmalardan oluşan ‘İran Konferansı’nı soluk soluğa izlenen bir seyirliğe dönüştüren etken, her karakterin derinlerine inen Vyrypaev’in, kişilerinin içsel çelişkilerini ve önyargılarını açığa çıkaran, bilgece ve zekice görünen fikirlerin aslında bildik klişelerin allanıp pullanmış şekli olduğunu hissettiren müthiş başarılı dramaturgisi. Her bir monoloğun kendisinden önceki ve/veya sonrakiyle çelişkileri de yokmuş gibi duran gerilimi zekice var ediyor.

Viktor Ryzhakov, kimi video görüntüleriyle bir nebze görselliği arttırmaya çalıştığı sahnede,  görkemli oyuncu kadrosunu olağanüstü yöneterek, aslında İran’ı değil de dünyada kişisel yerini sorgulayan her karakterini başarıyla ayrıştırarak inanılır ve tanıdık birer kişiye dönüştürüyor.

İki saat boyunca durmaksızın konuşulan oyunu izlemenin Rus seçkisi içinde en zorlayıcısı olacağını tahmin etmiştim. Ancak, bir yandan o müthiş takım oyunculuğu, diğer yandan Zorlu PSM’nin kulaklıklarından her sözcüğün tek tek anlaşıldığı çok başarılı simültane çeviri sayesinde en kolay izlediğim, en rahat içine girebildiğim oyun oldu.

Theatre of Nations’un her zamanki gibi farklı, aykırı, deneysel ve kusursuz bir tiyatro tadı damağımızda uzun süre kalacak unutulmaz bir gösterisi.

 

 

KUZGUNCUK İSKELESİ - BİR PROJE DİFÜZYON & YOĞUNLUK ÇALIŞMASI

‘Kadar’

Metnini üç oyuncusu Zinnure Türe, Oya Bacak ve Sedat Can Güvenç ile yönetmeni Özgül Akıncı’nın oluşturduğu ‘kadar’, Kuzguncuk İskelesi’nin içinde dolaşarak, finalini terasının o büyüleyici boğaz manzarasında izleyerek deneyimleyebileceğiniz sıra dışı bir iş.

Çıkış noktası ‘Kral Lear’ ama metin Shakespeare’in trajik öyküsüne yoğunlaşmayı değil, çoklukla kralın kızlarının onu ne ‘kadar’ çok sevdiklerini anlattıkları bölüme odaklanarak baba metaforu üzerine ciddi ciddi düşünmeyi yeğliyor. Tabii ki, büyük ustaya esprili ve zeki birer selam çakmayı da ihmal etmiyorlar: Kızların biri babasını ne kadar sevdiğini anlatırken Edmund’un ‘piç’ tiradına geçiveriyor, transseksüel kız aniden en maço hâliyle Cordelia’ya kızgınlığını kusan Lear’e dönüşüveriyor.

Ama ‘kadar’ın en etkileyici tarafı, oyunculuğun, ışığın, dış sesin, mekânın ve gösteri başına 10 kişiyle sınırlandırılmış izleyicilerin birbiriyle bütünleşerek, yaşatılan anlara benzersiz bir sentez oluşturarak katılması.

Fırsat bulduğunuzda, sezon boyunca devam edecek bu olaya mutlaka bir saatiniz ayırın derim.

Bir başka festival yazısında buluşmak üzere, hepinize iyi seyirler.

 

 

 

 

 

 

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın

İLGİLİ HABERLER

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR