Krek Tiyatro’nun görkemli dönüşü ‘Dünyada Karşılaşmış Gibi’

Krek Tiyatro’nun görkemli dönüşü ‘Dünyada Karşılaşmış Gibi’

“Okudu mesajımı, telefon elimde bekledim, yazmaya başladı, yazdı yazdı, sildi sonra, vazgeçti… Ne yazdı? Niye sildi? Ne oldu?”

Yazar yönetmen Berkun Oya’nın 1998’de Ali Atay ile birlikte kurduğu Krek Tiyatro Topluluğu, hemen hepsini kuruluşundan itibaren genel direktörü Oya’nın yazıp yönettiği birbirinden etkileyici oyunlarla bir tiyatro efsanesi yaratmıştı.

Tiyatro ve sinema oyunculuğu yapan, televizyon programları hazırlayan, ödüllü filmler çeken, 1977 doğumlu Berkun Oya, on parmağında on marifet bir sanatçı. Ama öncelikle çok iyi bir yazar, tiyatromuzun az sayıda ‘auteur-yönetmen’inden biri.

Çoğu genç yönetmenimiz seyirci ile oyuncuyu ayıran o ‘dördüncü duvar’ı yıkarak izleyiciyi oyun alanının içine sokmaya in-çalışırken Oya, İtalyan Sahnesi için geleneksel formatta iki perdelik oyunlar yazıyor. Üstüne üstlük o ‘dördüncü duvar’ı yıkacağına, sahne ağzını boydan boya cam bir duvarla kapatarak oyunu kulaklıkla izletiyor. İlginçtir bu biçem, izleyiciyi oyundan koparacağına, beklenenin aksine müthiş bir gerçeklik duygusuyla içine alıveriyor. O cam duvar, mekânı tiyatro sahnesi olmaktan çıkarıp gerçek bir odaya dönüştürürken, çiftli kulaklıklı çok başarılı ses düzeni ile etrafından iyice yalıtılan izleyici, ayak sesleri, sigara yakarken çakmağın çakması, burun çekme ve yutkunma gibi, sinemada ‘foley’cilerin yaratmaya çalıştığı her türlü efekti gerçek olarak algılıyor ve kendini oyunun tam içinde buluveriyor. En arka sıralara ulaşabilmek için geliştirmek zorunda olduğu yapay ‘tiyatro sesi”nden kurtulan oyuncu ise, gerektiğinde bağırarak, gerektiğinde de gerçekten mırıldanarak ve fısıldayarak çok daha doğal bir oyunculuk sergiliyor.

Yukarıdaki satırları 5-6 yıl önce, Berkun Oya’nın yazıp yönettiği ‘Babamın Cesetleri’nin izlenimlerimi aktarırken kaleme almıştım. Oya, Santral İstanbul’daki binasında bu benzersiz tiyatro deneyimini yaşatırken, Bilgi Üniversitesi sahibi olduğu bu mekânı Krek’e kiralamaktan vazgeçiverdi. Oya da bir süre tiyatro yapmamaya karar verdi. Tiyatrosever izleyicinin özlemle beklediği dört sezonun ardından Krek Tiyatro, Berkun Oya’nın yazıp yönettiği, sahne ve kostüm tasarımını yaptığı ‘Dünyada Karşılaşmış Gibi’ oyunuyla tekrar sahnelerimize dönüyor. Ama ne dönüş!!

Volkswagen Arena’da sahnelen oyunun ışık tasarımını Cem Yılmazer, ses tasarımını Hakan Atmaca üstlenmiş. Başka etkinliklerin de yapıldığı mekânda dekorun sökülüp takılması onlarca saat sürebiliyor.

Oya, sıradan bir gece boyunca karakolda geçen oyununu, sırt sırta dayadığı, iki mekânda, karakolun ortak mahalliyle, arada bir kapıyla geçilen sorgu odasında hem zaman olarak sahneliyor. Tabii her iki mekânın önlünde birer cam duvar var ve oyun kulaklıkla izleniyor.

Oyunun iki perdesi, farklı mekânlarda ve aynı zamanda geçtiği için, bir blokta oturan seyirciler perde arasında diğer bloka geçerek diğer odada olanları izliyorlar. Berkun Oya öyle sağlam bir metin yazmış ki, izlenme sırası hiç önemli değil ve ancak iki taraf da izlendiğinde her şey yerli yerine oturuyor.

Karakol ekibi üç polis ve bir komiserden oluşuyor. Tipik ‘iyi polis’ Sadık (Fatih Artman), gerçekten de düzgün bir adam. Babasının kaybetmenin acısını hâlâ çeken sakin bir aile babası. Karadenizli Yavuz (Alican Yücesoy) onun tam zıddı. Hem deli dolu, hem şiddete yatkın. Uyguladığı şiddetten keyif bile alıyor sanki. Ve Naci, hayatı kaymış bir kaybeden (Serkan Keskin). Karakol dediğimiz o kaosu elinden geldiğince dizginlemeye çalışan komiser (Settar Tanrıöğen) görmüş geçirmiş, yaşlıca bir adam. Sevecen ve mantıklı duruşuyla otoritesini kabul ettiren cinsten.

Geldik karakola düşenlere. Mevlut (Öner Erkan), belli ki karakolun hiç yabancısı değil. Dilini tutamayan, gevezelikleriyle zaten yemiş olduğu dayak kotasını daha da arttırmaya yatkın, ama söylediklerinin tutarlılığı da yadsınamaz bir ‘torbacı’. Bir de Aziz var (Okan Yalabık). İlginçtir, suçsuz olduğunu durmaksızın tekrar eden, salıverilmek için bin dereden su getiren Mevlut’un aksine Aziz ne olduğunu bilmediğimiz bir suçun cezasını çekme çabasında.

Karakola gelen kadın (Defne Kayalar) ise, oyunda önemli işlevi yokmuş gibi dursa da aslında kilit rolü var.

Parantez içindeki karakterleri canlandıran oyuncuların adı bile yeter değil mi? Tiyatro ve sinemamızın bu benzersiz oyuncuları, oyunu her gece iki kez oynadıklarını da unutmadan kariyerlerinin belki de en zor ve en etkileyici yorumlarıyla karşımızdalar. Hepsi de olağanüstü ama, Serkan Keskin’in tüyler ürpertici ‘loser’ı ile, Öner Erkan’ın susmayan, susamayan torbacısı unutulur gibi değiller.

Olağanüstü bir metin, olağanüstü bir sahneleme, olağanüstü bir oyun. Yılın oyunu. Tabii ki Krek Tiyatro, en zor yer bulunan topluluk olma geleneğini bozmadı. Mayıs sonuna kadar yer yok. Umarım haziranda devam eder. Yoksa gelecek sezona.

 

İkinckat’ta müthiş keyifli bir eğlencelik

‘Tutsana Ellerimi’“Benim başıma gelmeseydi, komik bir hikâye olurdu!”

Kimya mühendisi bir anne babanın Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü mezunu kızı,1983 İstanbul doğumlu Leyla Selen Uçer, şan öğrenimi de görmüş, yüksek lisansını ABD’de burslu olarak oyunculuk ve tiyatro alanında yapmış, Moskova Sanat Tiyatrosu’nun New York atölyesine katılmış. 2002’de off-Broadway tiyatrolarında sahneye çıkan Selen Uçer, 2003’te yazdığı ve başrolünü üstlendiği  ‘Dream in New York / Amerikan Rüyası’nı, off-Broadway sahnelerinde ve birçok festivalde oynamış. İstanbul’a döndüğü 2004 yılından beri tiyatro ve sinemada sürdürdüğü oyunculuk kariyerinde çok sayıda ödül almış.

Uçer’in yazdığı ve proje direktörlüğünü üstlendiği, dramaturgisini Orçun Ucal’ın yaptığı, Elit Andaç Çam ve Kazım Semih Varol’un yönettiği ‘Tutsana Ellerimi’ ikincikat’ta sahneleniyor.

Oyun aslında müzikli bir Yeşilçam hikâyesi. Feleğin çemberinden geçmiş, bir dönem epey de ünlü olmuş şarkıcı Süreyya’nın çalıştığı gazinoda, yıllar sonra tekrar “zorunlu” olarak karşılaşan Süreyya ile Emniyet müdürü Halil’in, 40 yıllık olamayan aşklarının, birleşip ayrılıp bir türlü buluşamayışlarının öyküsü. ‘Tutsana Ellerimi’ arka planına, 1960 – 2016 arası Türkiye’sinin önemli toplumsal olaylarını da alan, dönemin pop müziğiyle arabeskinin melankolisi eşliğinde (Müzik Direktörü Burak Erkul, Arzu Alsan) gelişen tipik bir melodram. Uçer, Süreyya ile Salih’e öykülerini gazinoya sahne almak için gelen sosyal medya fenomeni genç ikon-şarkıcı Sibel’e anlattırarak, bu ağdalı melodramı trajikomik bir taşlamaya dönüştürüyor ve finaldeki klasik “Yeşilçam faciası” sürprizini kahkahalarla izletmeyi başarıyor.

Elit Andaç Çam ve Kazım Semih Varol bu ilk yönetmenlik çalışmalarında olayları fiilen gazinoda sahnelemeye karar vererek, ikincikat’ın üst kat fuayesini, masaları ve yemekleriyle bir zamanların Maksim’i ya da Luna Park’ı tarzında bir gazinonun küçük ölçekte modeline dönüştürmüşler (Dekor tasarımı Batuhan Bozcaada). Fuayenin sol köşesindeki minik sahneyi de oyun alanı olarak değerlendirmişler.

“Bu coğrafyanın oluşturduğu korku ve yetersizlik hisleri ile kendini baltalayan, yan yana durmayı, el ele vermeyi, güç dengeleri içinde,  gerçekten sevmeyi bilemeyenlerin birbirleriyle yüzleşebilmeleri mümkün müdür?” sorusuna bitmez tükenmez bir enerjiyle cevap ararken izleyiciyi kâh kahkahalara boğan, kâh hüzünlendiren Fırat Doğruloğlu (Halil), İncinur Sevimli (Süreyya) ve Ayfer Tokatlı (Sibel) hem oyuncu hem şarkıcı olarak çok etkileyici bir üçlü oluşturuyorlar. Keyifle izlenen bir şarkılı gazino parodisi. Kaçırmayın derim. 27 Nisan, 4, 18 ve 25 Mayıs ikincikat’ta.

Hepinize iyi seyirler dilerim.

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın