Compass doganbaruh

“Aşkı mücadele etmeye değer buluyorum”

Dizilerle popüler dünyanın ışıldayan bir yıldızı olan, diğer yandan prestijli film festivallerinden ödüllerle dönen farklı bir oyuncu Hazar Ergüçlü...

Filmde âşık olduğu adam için, hemcinsiyle deli dolu ve eğlenceli bir rekabete girecek olan Ergüçlü “İnsanlar ‘Bir an sokağıma döneceğim ve aşk karşıma çıkacak’ zannediyor.  Hayır, aşk yaratılan, üretilen, emek verilen ve mesai harcanan bir şey. Ben de aşkı mücadele etmeye değer buluyorum” dedi.

Rol aldığı dizilerle popüler dünyanın ışıldayan bir yıldızı olan, diğer yandan prestijli film festivallerinden ödüllerle dönen farklı bir oyuncu Hazar Ergüçlü...  Sinema sektörünün iki ayrı kutbu tarafından kabul gören ve başarısıyla her daim adından söz ettiren Ergüçlü, 16 Kasım’da LuckyRed/ Shebnem Askin yapımcılığında vizyona girecek olan ‘Her Şey Seninle Güzel’ filminin de tatlı, cıvıl cıvıl Melisa’sı olarak karşımıza çıkacak.


‘Her Şey Seninle Güzel’ filminde canlandırdığınız Melisa karakteri, hem kıpır kıpır, hem günümüz insanlarına göre çok saf ve masum... Hayatında stratejiler barındırmayan biri... Hazar Ergüçlü de öyle midir?

Strateji barındırmama kısmına yüzde 100 katılıyorum, eğer yapabilseydim hayatım kesinlikle başka türlü olurdu. O konuda pek iyi değilim ama neşeli ve hareketli biriyimdir.

Senaryo size ilk geldiğinde, Melisa karakterinin hangi yönünden etkilendiniz?

Beni cezbeden şey karakterin oyuncaklı olmasıydı. Temel olarak senaryoyu kabul ettiğimde en ilham verecek olan şey kostümü saçı ve makyajıdır. Beni çok besleyen bir şey. Bu karakteri okuduğumda cıvıl cıvıl ve çeşitliliğe müsait bir yapı gördüm. Farklı bir ses tonuyla konuşan, bir tık daha az bilge bir karakterdi.

Filmde Melisa, Emre’nin unutamadığı aşkı Deniz’le büyük bir rekabete giriyor. Sizin hayatınızda işte, aşkta ya da herhangi bir alanda rekabet duygusu mevcut mudur? Siz bir kadınla bu şekilde rekabet eder misiniz?

Hayır. Ben melek değilim ama evrensel doğrulara hâkim olmaya çalışıyorum ve her zaman iyiyi seçen tarafta oluyorum. Dürüst olacağım, diğer insanlar gibi “Hayatımda hiç kıskançlık hissetmedim” falan demeyeceğim. Bu koca bir yalan.  Hepimizde mevcut. İnsan zaten eksiklikleri olan bir mekanizma. Mükemmel bir yaratım fakat kusurlarıyla mükemmel. Ben daha kendimle ilgili birisiyim, deformasyonlar üzerine düşünmeyi seviyorum. Birisinin ne yaptığına bakıp rekabet etmek yerine “Ben rekabet etmek mi istiyorum?” sorusunu sormayı tercih ediyorum.

Aşk için bu denli mücadele etmek ya da üzülmeyi doğru buluyor musunuz? Yoksa ‘İnceldiği yerden kopsun’ felsefesini mi şiar edinenlerdensiniz?

İnsanlar “Bir an sokağıma döneceğim ve aşk karşıma çıkacak” zannediyor.  Hayır, aşk yaratılan, üretilen, emek verilen ve mesai harcanan bir şey. Mutluluk da öyle, peşinden koşulan bir şey değil.  O yüzden tabii ki mücadele etmek gerekir. Aşık insan “Bana ne, inceldiği yerden kopsun” diyemez. Derse, o duygunun adı aşk değildir. Aşk bir hal... İnsan “Yeter” derse, bunun tanımı başka bir yere evrilmeye başlar. Bence aşk mücadele etmeye değer bir duygu.

İnsanlara karşı temkinli mi yaklaşmak gerekiyor?

Zaten belli bir yaştan sonra arkadaşlığa bakış değişiyor. Dolayısıyla herkesle arkadaş olmuyorsun, zaten yakın arkadaş edinemiyorsun. Hem insanın hayatı niye o kadar kalabalık olsun ki? Sadeleşmek lazım bence. Belli bir mesafede durmakta fayda var diye düşünüyorum ve öyle yapıyorum elimden geldiğince. Genellikle gelmiyor, çünkü çalışıyorum. Yaptığım meslek değil zor olan, ilişkiler sanatı. Az sayıda insanla görüşüyorum ve belli etmeden temkinli yaklaşıyorum.

Hayatınızı sadeleştirmekten bahsettiniz. Şu an dünyada minimalizm akımı çok trend. Uyguluyor musunuz siz de?

O gibi kalıplar ya da toplulukların inandığı şeylerden bir tek bilime inandığımı söyleyebilirim. Bir gruba dahilsem ‘Bilime İnananlar Grubu’na dahilim hayatta.  Ben tamamen kendime sahip çıkıyorum. Bir psikiyatr arkadaşımın tavsiyesiyle bende şu başladı, mesela sabah kahve yapacağım... Orada duran bir kupayı “Ne kadar çirkin” diye hissettiğim anda çöpe atıyorum. Ya da bir çorap, hepsini atıyorum. Fazlalığa gerek yok. Sevmediğimiz her şey bize eksi bir his verir.

Filmin fragmanında “Hayran olduğu kadın her zaman sen olacaksın ama evlendiği kadın ben” diye bir cümleniz var rakibinize. Hayran olunan kadınlarla, evlenilenler farklı mıdır çoğunlukla?

Kesinlikle değildir. Bu algıyı yaratanları şiddetle kınıyorum. Toplumun büyük bir çoğunluğuna binlerce kez her yerde fırsatım olsaydı şunu söylerdim: Eğlenilecek kadın ve evlenilecek kadın ayrımı yapanlardan kadınlar koşarak uzaklaşsın. Kayda değer bile değil.

Türkiye’de festival filmleri ve gişe filmleri gibi bir ayrım var. Siz iki tarafın da sahip çıktığı bir oyuncu oldunuz. Bu konuda nasıl hissediyorsunuz?

Çok şanslı hissediyorum. İki cephede var olabilmek kolay değil. İkisinden de apayrı şeyler öğreniyorum; mesleğime doğrudan katkıları oluyor. Hepsinde sınır zorlanıyor. Sinemada seçici olmaya çalışıyorum çünkü dizilere oranla daha rahat çekme fırsatımız oluyor. Daha bir oyun alanı gibi görüyorum. Sakın dizileri kötülüyorum zannetmeyin. Aşırı seviyorum. Ne öğrendiysem oradan, pratik saham orası.

Genç yaşta Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Ahlat Ağacı’ filmiyle birlikte Cannes Film Festivali’ne katıldınız. Oyunculuk kariyerinde böyle bir deneyim size neler kattı?

Bence de erken... Röportajları adı geçiyor diye hoca da okuyor mu bilmiyorum ama Dostoyevski ile çalışmak gibiydi onun setinde olmak. İsmiyle müsemma gerçekten bilge birisi. Çok şey öğrendim. Mesela ‘Ahlat Ağacı’nda bir sahnede oynadım dört gün orada kaldım, döndüğümde kemiklerim, iliklerim boştu. Söyleyecek tek bir sözüm, yapacak tek bir hareketim hiçbir şey kalmamıştı içimde. Ağzım o kadar uçukladı ki... Aklımın sınırları zorlandı, başım ağrıdı. Yapılacak her şeyi denedim. Efsaneydi, çalışma biçimi çok enteresandı.

Derviş Zaim’in ‘Gölgeler ve Suretler’ filminde oynamanıza rağmen,  sonrasında İstanbul’a gelip konservatuvar okudunuz. Oyunculukta eğitimin gerekliliğine inananlardan mısınız siz de?

Kesinlikle inanıyorum. Üniversite bir kültür ve bunu edinmeliyiz. Hele ki oyuncu olacak insan, muhakkak bunu bilmeli. Herhangi bir eğitimin gerekli olduğunu düşünüyorum. Sadece konservatuvardan bahsetmiyorum. Şimdiki aklım olsa, çok samimiyetle söylüyorum felsefe, psikoloji ya da sosyoloji okurdum. İnsanı daha iyi anlamak çok önemli.

Kıbrıs’ta doğup büyüdünüz ve hayatınızın büyük bir bölümü orada geçti.  Sık sık da ziyaretlere devam ediyorsunuz. Hatta geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve eşi Meral Akıncı’nın davetiyle konukları oldunuz. Doğup büyüdüğünüz yerin cumhurbaşkanı tarafından ağırlanmak sizin için nasıl bir gurur oldu? Görüşmenizde nelerden bahsettiniz?

İnanılmaz, zaten hayran olduğum bir devlet adamı. Çağımızın önemli ve dik duruşlu devlet adamlarından biri olduğuna inanıyorum. Bir de benim çıkmış olduğum tiyatronun kurucu belediye başkanı idi. O kurmuştu Lefkoşa Devlet Tiyatrosunu. Resmi temas insanı değilimdir ama Kıbrıs da pek öyle bir yer değil aslında. Çok tatlı bir sohbet ettik. Özel ve değerli hissettiren bir şeydi, çok mutlu oldum.

Setlerde yaşanan mobbing ve taciz konusunda da “Sessizlik kötülüğü besler” diyerek mağdurlara cesaret veren açıklamalar yaptınız. Son zamanda kadınların bu konuda daha da güçlendiğini düşünüyor musunuz? #MeToo hareketi Türkiye’de de yankı buldu mu?

Elimizin altında artık sosyal medya var, kimsenin sesimizi duyup yardım eli uzatmasına ihtiyacımız yok. Bir arada durmamız, konuşmamız, güçlenmemiz gerektiğini düşünüyorum.

 

“KİŞİSEL RÖNESANSIMI TERAPİDE YAŞADIM”

Hazar Ergüçlü, eğer ailesinin istediği gibi hukuk okusaydı bugün nasıl bir noktada olurdu?

Ben avukatlığa dair hiçbir şey bilmiyormuşum. Neden biz o filmlere inandık da yıllarca öyle bir şey zannettik? Benim gibi birisi avukat olsaydı ne talihsiz bir şey olurdu. Hareket yoksa ben bir hiçim. Ben ‘paper – work’ okuyamam. İyi ki yapmamışım. Gelecekte psikoloji üzerine master yapmak istiyorum. 17-18, bunlar ne olacağına karar vermek için çok erken yaşlar. Ben psikoloğa gidiyordum o zaman şanslıydım, ne olduğunu ufaktan biliyordum. Belki doğrudan psikolojiye yönelebilirdim.

Psikolojiyi bu kadar içselleştirmenizin sebebi nedir? İnsan tanımayı ve tahlil etmeyi mi seviyorsunuz?

Evet, seviyorum. Terapiye de giden birisiyim. Ne öğrendiysem oradan öğrendim. Kendi kişisel Rönesansımı terapide yaşamış birisi olduğum için bunun bireylere çok faydalı olacağını düşünüyorum. Açık ve cesur olmayı öğrendim. Oyunculuğuma sonsuz bir katkısı oldu. İnsan aklının nasıl çalıştığını bilmemiz gerekiyor. Bize bazı şeyleri nelerin yaptırdığını bilmeden oyunculuk hakkında fikir sahibi olamayız.

 

“SAHİCİLİĞİN PEŞİNDEN KOŞUP BROKOLİ YEMEK RİYAKÂRCA!”

Aslında kendinize has bir tarzınız olmasına rağmen, siz de fiziğinizi çok kafaya taktığınız ve 34 beden olmak istediğiniz bir dönemden geçmişsiniz. Oyunculuk için güzel ve zayıf görünmek ne derece önemli?

Hiç önemli değil ama ana akıma iş yapacaksanız tırnak içinde her zaman güzel olmanız gerekiyor. O dayatılan algıya hitap etmek için. Uzun süredir 36 bedene çıktım. Evet, karnımı çekerek konuşuyorum ama akşam eve gittiğimde bir paket cipsimi yiyorum. Eskisi gibi “Süt ürünleri yemeyeyim, şişkinlik yapar” gibi takıntılarım yok. Kendime bunu zaten hiç yakıştıramıyordum. Benim gibi sahiciliğin peşinden koşmaya çalışıp,  dönüp orada brokoli yemek riyakârca. Çok seviyorum yemek yemeyi. 36- 38 beden olmayı tercih ederim. 

Son olarak insanlar ‘Her Şey Seninle Güzel’ filminden nasıl duygularla ayrılacak?

Hem hüzünlenecekler, hem gülecekler. Hoş bir tebessüm olacak yüzlerinde. Çok tatlı, sıcak ve bizden bir film.

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın