Filmekimi - Sinema şöleni geride kaldı

İzleyiciler, 12 gün boyunca sinefillere keşifler sunan filmekimi’nin, son yılların en parlak festivali olduğunda birleşti. İlk kez bir dönem filmi yapan Yorgos Lanthimos’un ‘Sarayın Gözdesi’ başyapıtı şaşırtıcı bir komedi idi. Paolo Sorrentino, Berlusconi’yi anlatan ‘Loro’ ile ülkesinin entrika dolu politik dünyasını gözler önüne serdi. Olivier Assayas’ın ‘Çifte Hayatlar’ı günümüz edebiyat dünyası üzerine düşündürücü bir filmdi. Pablo Trapero ‘Sükûnet’te Arjantin’de cuntanın gerisinde bıraktığı tahribatı ve yozlaşmayı işlemeyi sürdürdü.

Filmekimi defterini kaparken, Berlin’den ödüllü Meksika filmi ‘Müze’den, olağanüstü bir İzlanda filmi ‘Woman At War’dan, nefis psikolojik gerilim ‘Anaokulu Öğretmeni’nden, kaliteli Belçika polisiyesi ‘Düşman Kardeşler’den bahsedememenin üzüntüsünü yaşıyorum.

Artık onlardan da vizyona girdiklerinde söz ederiz diye teselli buluyorum.

DÖNEM FİLMİ BAŞYAPITI

Yunan sinemasında Théo Angelopoulos’un veliahtı gözüyle bakılan Yorgos Lanthimos’un ilk tarihi filmi ‘Sarayın Gözdesi/The Favourite’, dönem filmine çağdaş yaklaşımıyla şaşırtan bir komedi.

Demirbaş senaristi Efthymis Filippou’dan ilk kez ayrı çalışan, ilk kez başkasının senaryosuyla yola çıkan Yunan usta, bu filminde kamerasını Fransa ile savaş halindeki 18. yüzyıl İngiltere’sine çeviriyor.

Guttan mustarip Kraliçe Anne (Olivia Colman) devleti yönetme kapasitesi olmayan, zayıf karakterli, obur, sağlıksız bir insandır. Lezbiyen ilişki yaşadığı kuzini, Malborough düşesi Lady Sarah (Rachel Weisz) tarafından yönetilmeyi kabul eden Anne’in yazgısı, diğer bir aristokrat kuzini olan Abigail’in (Emma Stone) saraya hizmetçi olarak gelmesiyle değişir.

Son derece zeki ve kurnaz bir kadın olan Abigail, Sarah’ın bütün kozlarını elinden almak ve Anne’in gözdesi olmak için verdiği amansız rekabeti, güç dengelerinin değişimini, Lanthimos iktidar, hırs, aşk ve hasetten güç alan saray entrikaları eşliğinde anlatıyor.

Devasa bir sarayın küçük odalarında hapsolduğumuz filmin dünyası, en az Lanthimos’un eski filmlerindeki kadar bunaltıcı ve içe kapalı. Kraliçeye yaranmaya çalışan iki kadının gerçek hikâyesinden yola çıkan filmin iki İngiliz senaristi, tarihe ve iktidara dair ilginç şeyler söylüyorlar.

Bu müthiş kraliyet entrikasını eleştirmenler Joseph Mankiewicz’in  ‘All About Eve’ine, Tarantino’nun ‘Jackie Brown’una, Netflix’in ünlü dizisi ‘The Crown’una yakın buldular. Variety dergisi ise filmi ‘kusursuz kesimli bir pırlanta’ olarak değerlendirdi. Filmde kraliçenin sağlığı bozulurken, iktidar, hırs, aşk ve hasetten güç entrikaları başımızı döndürür. Kraliçenin danışmanı, sırdaşı, gizli sevgilisi Sarah ile onun yerini almaya kararlı Abigail arasındaki mücadeleyi, film müstehcen ve iğneleyici bir üslupla anlatıyor.

Lanthimos, ustası olduğu kışkırtıcılığının yanında eğlendirici de olabileceğini ilk kez bu başyapıtında gösteriyor. Erkekleri ikinci plana atan oyuncu kadrosundaki, günümüzün en parlak üç kadın oyuncusu yönetmenin mizansenine destek oluyorlar.

Şımarık, bencil, dengesiz, obur, şişman ve çirkin Anne rolünde Olivia Colman, Venedik’te aldığı En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nün hakkını veren müthiş bir performans sergiliyor. The Constant Gardener’ ile (2005), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ının sahibi Rachel Weisz ve ‘La La Land’ (2017) filmiyle aynı kategoride Oscar kazanan Emma Stone, müthiş yeteneklerini bir kez daha sergiliyorlar.

SORRENTİNO’NUN POLİTİK HİCVİ

 Günümüz İtalyan sinemasının en yaratıcı ismi Paolo Sorrentino, ‘Loro’da ülkesinin entrika dolu dünyasına tekrar dönüyor. Yönetmen, Cannes’dan Jüri Ödülü ile ayrılan ‘İl Divo’da İtalyan Başbakanı Giulio Andreotti’yi anlattıktan sonra kamerasını bir başka başbakana, skandalların adamı Silvio Berlusconi’ye çeviriyor. Sorrentino, İtalya’da en uzun süre başbakanlık koltuğunda kalmayı başaran, inşaat sektöründe kazandığı müthiş servetle İtalya’da medya imparatorluğu kuran, ülkesinin en zenginleri arasına giren Berlusconi ile sınır tanımadan dalgasını geçiyor.

İtalyan siyasetine ilginç bir açıdan göz atan ‘Loro’, güçlü bir İtalyan burjuvazisi eleştirisi getirirken, sosyal statülerini yükseltme peşindeki açıkgöz fırsatçıları Sergio (Riccardo Scamarcio) kişiliğinde karikatürize ediyor.

Siyasi hicvin en çağdaş ve en usta örnekleri arasına giren ‘Loro’ ile Sorrentino, emsalsiz hayal gücü, mizanseninde müziği kullanma becerisi ve oyuncu yönetmedeki hüneriyle hayranlığımızı kazanıyor. Fetiş oyuncusu Toni Servillo yine döktürüyor.

Sorrentino, senaryosunda kadın düşkünü, her daim neşeli ve mütebessim, müthiş bir özgüveni olan Berlusconi hakkındaki bütün suçlamaları, karısı Veronica’nın (Elena Sofia Ricci) ağzından sıralıyor. Boşanmayı aklına koyan karısının dile getirdiği gerçekler karşısında ilk kez ciddiyeti ele alan kurt politikacı, İtalya’ya kazandırmaya çalıştığı ideallerini sıralıyor.

Fellini’nin ‘Tatlı Hayat’ filmine saygı duruşu niteliğindeki ‘Muhteşem Güzellik/La Grande Belleza’ ile Sorrentino görkemli bir Roma güzellemesine imza atmıştı. 2013’ün Yabancı Dilde En İyi Oscar, Altın Küre ve Bafta ödüllerini kazanan film, aralarında En İyi Avrupa Filmi olmak üzere sayısız ödülün sahibi olmuştu. ‘Loro’nun aynı seviyede olduğunu söylemek güç. Film çok uzun, güzel kadınların fink attığı, bitmez tükenmez parti sekanslarında çok tekrar var. Süresi üç saat 24 dakika olan filmin izlediğimiz 2,5 saatlik kısaltılmış(!) versiyonu bile izleyiciyi yoruyor.

Filmin en başarılı sekansı, Nisan 2009’daki Orta İtalya’daki l’Aquila depremini perdeye getiren etkileyici bölüm. Halk adamı Berlusconi’nin, bölgeye yaptığı ziyarette halka yepyeni konutlar inşa etmede verdiği sözü sonradan tuttuğunu görüyoruz.

Toni Servillo, Berlusconi ağzından, “Solcular ülkemi işyerlerim gibi yönetmeme engel oluyorlar” diye şikâyet ederken pek sempatik. Özetle genç yönetmen Sorrentino (48) her filmiyle olay yaratmadaki becerisini sürdürüyor.

KEYİFLİ BİR KOMEDİYLE EDEBİYAT DÜNYASI

Prestijli Cahiers du Cinema dergisi eleştirmenliğinden sinemaya geçen Olivier Assayas’ın (63), senaryo yazarlığının yönetmenliğinden iyi olduğunu düşünürüm.

Ünlü yönetmenlere senaristlik yapan Assayas’ın bu hasletini sergilediği son filmi ‘Çifte Hayatlar/Doubles Vies’, günümüzün edebiyat dünyası üzerine keyifli diyaloglarıyla öne çıkıyor.

İstanbul doğumlu senaryo yazarı Yahudi bir babanın (Jacques Rémy) ve Macar bir annenin oğlu olarak Paris’te dünyaya gelen Olivier Assayas, hayat arkadaşlarını hep sinemadan seçti. İlk eşi aktris Maggie Cheung, şimdiki eşi, oyuncu-yönetmen Mia Hanseu-Love…
Assayas iki yıl önce Cannes Film Festivalinde ‘Hayalet Hikâyesi/ Personal Shopper’ ile ‘En İyi Yönetmen Ödülü’nü alırken şiddetle protesto edilmişti. Ödülü elinde çıktığı basın konferansında eleştirmenlerin yuhaladığı Assayas, istifini hiç bozmamış, kibarlık ve sükûnet içinde filmini savunmuştu.

Ben o filmi de, ondan önceki Fransa’nın Cannes temsilcisi ‘Clouds of Sils Maria’yı (2014) beğenmeyenler arasındaydım.

Ancak katıldığı Venedik Film Festivali’nden sonra filmekimi’nde sıcağı sıcağına izlediğim ‘Çifte Hayatlar’ın edebi tatlar içeren senaryosunu ve filmin mizahi bakışını çok sevdim.

Assayas’ın edebiyat dünyası hakkındaki bilgi birikimini dile getiren, dijital ekonomiyle dünyanın hızla değişimini bir yayınevi üzerinden işleyen ‘Çifte Hayatlar’ çok yönlü bir film.

Başarılı bir editör, kişisel deneyimlerini romanlarında işleyerek ünlü olan bir yazar, bir kadın televizyon aktrisi ve başarılı bir iş kadını filmin başlıca karakterleri. Tümünün gizli ajandaları var.

Olivier Assayas, aşk ve aldatma ilişkilerini ele almada ustalığını kanıtlamış Fransız sinemasının bir mensubu olduğunu hatırlatarak, filmindeki tüm karakterlerin eşlerini aldattığını keyifli sahneler eşliğinde anlatıyor.

Yayınevi yöneticisi Alain (Guillaume Canet) eşi Selena’yı (Juliette Binoche) sekreteriyle aldatıyor. Selena’nın da yazar Léonard (Vincent Macaigne) ile beş yıllık gizli bir ilişkisi var.

Alain ile Léonard bir yandan dijital dönüşüme, bir yandan da orta yaşın getirdiği sorunlara ayak uydurmaya çalışırken eşleri de bu denkleme dâhil oluyor.

Assayas, teknolojinin hayatımızdaki yerini bu kez komediyle sorgularken, G. Canet ve J. Binoche deneyimli oyunculuklarını sergiliyorlar.

HALININ ALTINA SÜPÜRÜLEN SIRLAR

Ülkesinin yakın tarihinin karanlık noktalarını, Arjantin’de cuntanın gerisinde bıraktığı tahribatı işlemede kararlı gözüken Pablo Trapero, ‘Sükûnet/La Quietud’da, bir ailenin üç kadını üzerinden geçmişte halının altına süpürülen sırları anlatıyor.

İstihbarat görevlisi bir baba ve oğullarının öyküsünü anlattığı bir önceki filmi ‘Çete/El Clan’ (2015) ile ödüle boğulan Trapero, Venedik’ten En İyi Yönetmen Gümüş Aslan Ödülü ile ayrılmıştı.

İlk gösterimini aynı festivalde yapan ‘Sükûnet’, 1980’lerde cunta hükümetinin gerisinde bıraktığı yozlaşmayı varlıklı ve nüfuslu bir ailenin bireyleri üzerinden anlatıyor.

Filme adını veren ‘La Quietud’, Buenos Aires yakınlarındaki bir çiftliğin adı. Ancak sükûnet olarak tercüme edilebilecek bu başlık, çiftlikte yaşanan hayat ile hiç örtüşmüyor. Aile reisi, geçirdiği beyin kanamasından sonra felçli haliyle komada yaşıyor. Ailenin küçük kızı, bekâr Mia (Martina Gusman) otoriter, kibir abidesi annesi Esmeralda (Graciela Borges) ile sürekli didişiyor.

Paris’te yaşayan, yakışıklı Vincent (Edgar Ramirez) ile evli olan Eugenia (Bénérice Bejo) uzun zamandır uzak kaldıktan sonra babasının rahatsızlığı üzerine evine döner. Görünürde birbirini gördüğüne çok sevinen iki kız kardeş ve etrafındakilerin sakladıkları sırlar ortaya çıkınca, birbirini çok seven ama farklı karakterli kardeşler arasındaki gerilim de artacaktır. Çapraşık gönül ilişkileri, karakterlerin tümünün bir gizli ajandası olması, izleyiciye ‘ama ne aileymiş’ dedirtecektir.

Trapero’nun yazdığı senaryodaki yoğun çapraz aşk ilişkileri, skandal durumlar, bizlere, “hiçbir şey göründüğü gibi değişmiş” dedirtiyor. Filmin anti kahramanı, küçük kızını aşağılamaktan, azarlamaktan keyif alan dominant anne Esmeralda’nın, filmin çarpıcı ve bol sürprizli finalindeki itirafı ile taşlar yerine oturuyor. İyi bir öykü anlatıcısı olan Trapero’nun tıkır tıkır işleyen mizansenine rağmen, izleyiciye ,’senaryoyu niye bir Meksika TV dizisine çevirdi, bu kadar sürprize ihtiyaç mı vardı?’ sorusunu sordurtuyor.

Finalde aile içindeki kırgınlıklar ve kıskançlıklar ortaya çıkıyor; aile fertleri askeri cunta dönemiyle de lekelenen geçmişleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor.

Trapero filmini, “kadın evreni ve kız kardeşlik hakkında içten bir film. İzleyiciyi çaresiz ve güzel karakterlerimizin duygusal girdaplarına davet ediyor” diye tanımlıyor. ‘Akbaba’ ve ‘Beyaz Fil’deki fetiş oyuncusu Martina Gusman çok başarılı. Çocukken ailesi B. Aires’ten Paris’e göç eden Bénérice Bejo, filmde aynı kaderi paylaşıyor. Edgar Ramirez ile Graciela Borges başarılı oyuncu kadrosuna katkı veriyorlar.

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın