Filmekimi’ne damgasını vuran filmler

Son yılların en zengin programıyla sinefillere bir sinema şöleni sunan filmekimi sona erdi

Filmekimi’ne damgasını vuran filmler

Açılış filmi ‘Bir Yıldız Doğuyor’un remake’iyle sinemaseverlere bir müzik ziyafeti sunan filmekimi, yılın önemli festivallerinde ödül kazanan, kendinden bahsettiren filmleriyle beğeni kazandı. Fransız sinemasının en provokatör, en çılgın yönetmeni Gaspar Noé, skandal filmi ‘Climax’ ile şok yaratırken, Güney Koreli Lee Chang-Dong ödüllü ‘Şüphe’ ile izleyiciyi ikiye böldü. Bruno Dumont, televizyon için yaptığı dört saatlik ‘Küçük Serseri’ ile komedi türündeki ustalığını kanıtladı.

Geriye kalan filmekimi’nin ağır topları arasında, ‘Sarayın Gözdesi’, ‘Lora’, ‘Çifte Hayatlar’ ve  ‘Müze’ gibi filmler vardı.

Yorgos Lanthimos’un ilk kez tarihi film ve komediyi denediği ‘Sarayın Gözdesi/ The Favourite’ belki de kariyerinin en önemli başyapıtı.

‘İl Divo’da Giulio Andreotti’yi anlatan Paolo Sorrentino, ‘Loro’ da bir başka İtalyan Başbakanı Silvio Berlusconi ile her filmiyle olay yaratabileceğini hatırlatıyor.

Olivier Assayas’ın bizleri edebiyat dünyasında keyifli bir geziye götürdüğü ‘Çifte Hayatlar/ Doubles Vies’in diyalogları muhteşemdi.

Berlin’den En İyi Senaryo Ödüllü Meksika filmi ‘Müze/Museo’ tarihin en büyük müze soygununu anlatan görkemli bir filmdi.

Bu yazıya sığmayan bu kaliteli dört filmden gelecek haftaki yazımızda bahsedeceğiz.

MANYAK BİR FİLM

‘Fransız sinemasının en provokatör, en çılgın yönetmeni’ sıfatını kimselere kaptırmamakta kararlılığını sürdüren Gaspar Noé, kışkırtıcı, şok edici, tahammülü zor filmler serisine ‘Climax’ ile devam ediyor.

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; Noé’nin başyapıtı sayılan ‘Dönüş Yok/Irreversible’ filminde Monica Bellucci’nin ıssız bir tünelde dakikalar boyunca vahşice tecavüze uğradığı sahneyi aklınıza getirin. ‘Climax’ta o sahneyi masum gösterecek, izleyiciyi sonuna kadar zorlayan sayısız sert sahne var. Salondan kaçanları saymaktan yoruldum.

Gerçek bir haberden esinlenerek ‘rüya ve kabuslarını’ perdeye yansıttığını söyleyen Noé, 90’ların ortasında geçen filminin merkezine dansçıları yerleştiriyor. Bir dans okulunun dört duvarı arasında geçen filmin ilk yarısında, 20 dansçının çılgın bir müzik eşliğinde ‘cehennemvari bir sinemasal dans partisi’ne tanıklık ederiz.

Dansçılar, son provalarını yaptıktan sonra beklenmedik bir gelişme ile işler çığırından çıkar. İkram edilen sangriaya gizemli bir elin uyuşturucu katmasıyla kontrollerini tamamen kaybeden gençler, cennete uçtuklarını düşünürken çoğu cehennemle tanışır.

Filmin ilk yarısında Rihanna, Björk gibi şarkıcı-dansçıların elinden çıkma koreografisiyle izleyiciyi mest eden film, ikinci yarısında bambaşka bir kulvara sapıyor.

Ağır seks ve ölüm sahneleri eşliğinde ne ararsanız var; lezbiyen, gay ve ensest ilişkiler, tecavüzler hatta linç…

Zaman zaman Gaspar Noé’nin elinden çıkma senaryonun sağlıklı ruh yapısına sahip bir insan tarafından yazıldığına şüphe duydum. Dans okulunun bitmek tükenmek bilmez karanlık koridorlarında imdat çığlıklarıyla koşuşan gençlerin çaresizliği, altı yaşında bir çocuğu bir dehlize kilitleyip anahtarı kaybeden bir annenin sorumsuzluğu, gözüne asit damlatan bir genç kızın zavallılığı, insanın içini acıtan sahnelerdi.

Ressam ve yazar bir babanın oğlu olarak Buenos Aires’te doğan Gaspar Noé (55), 12 yaşındayken ailesiyle birlikte Fransa’ya göç etmiş. 30 yıllık sinema kariyerine sadece beş uzun metra jlı film sığdırdığına göre pek de üretken olduğu söylenemez.

Hapisten çıkan bir kasabın öyküsünü anlatan ilk uzun metrajlı filmi ‘Herkese Karşı Tek Başına/Seul Contre Tous’ dan (1998) üç yıl sonra başyapıtı ‘Dönüş Yok’a imza attı. Ondan sonraki iki filmi ‘Boşluk/Enter the Void’ (2009) ve ‘Aşk/Love’dan (2015) nefret etmiştim. Filmekimi’nde (ek seanslar dahil) kapalı gişe oynayan ‘Climax’i izlemek isteyenler 2 Kasım’daki vizyon tarihine kadar bekleyecek.

AÇILIŞTA MÜZİK ZİYAFETİ

Filmekimi’nin açılış filmi ‘Bir Yıldız Doğuyor/A Star is Born’, sinemaseverlere görkemli bir müzik ziyafeti sundu. William Wellman’ın 1937’de yönettiği, kendisine En İyi Senaryo Oscar’ını getiren orijinal filmin üçüncü remake’inde Bradley Cooper ilk kez kamera arkasına geçiyor.

Sinemanın en bilindik aşk hikâyelerinin birinde Cooper senaryo yazarlığı, aktörlük, yapımcılık ve yönetmenlik gibi ağır bir yükün altına giriyor. Filmde bizzat seslendirdiği şarkılar ile bu konudaki becerisini sergileyen, görkemli performansı ile En İyi Aktör Oscar’ının iddialı adayları arasına giren Cooper, bu ilk yönetmenlik denemesinde başarılı olamıyor.

İlk uzun metrajlı filmini çeken yönetmenleri bekleyen tuzaklardan kaçamayan Cooper, tekrarlara düşen, sarkan mizanseniyle düş kırıklığı yaratıyor.

İlk önceleri Beyonce’nin başrolünde oynayacağı duyurulan filmde, izleyici Lady Gaga’nın muhteşem performansı, olağanüstü güzellikteki sesiyle söylediği görkemli şarkılarla teselli buluyor.

1937’de Dorothy Parker’ın, 1954’te Judy Garland’ın, 1976’da Barbra Streisand’ın canlandırdığı rolde, günümüz müzik dünyasının ‘skandallar kraliçesi’ Lady Gaga harikalar yaratıyor.

‘Joy’, ‘Umut Işığım’, ‘Düzenbaz’ gibi filmlerle usta oyunculuğunu kanıtlayan Bradley Cooper (43), evvelce James Mason ve Kris Kritofferson’un oynadığı sönmeye yakın, alkolik ve uyuşturucu bağımlısı country şarkıcısı rolünde kariyerinin en iyi performanslarından birini çıkarıyor.

Müzikal filmlerin efsane yönetmeni, ‘My Fair Lady’ ile En İyi Yönetmen Oscar’ının sahibi George Cukor, 1954 ve 1976’da iki kez çevirdiği ‘Bir Yıldız Doğuyor’da ünlü bir erkek şarkıcının yeteneğini keşfettiği ve âşık olduğu Ally adlı genç kızı şöhretin basamaklarına çıkarmasını anlatıyor.

Kendi kariyerini Ally’nin gölgesinde bırakan Jack, kaybolan ihtişamını geri kazanmaya çalışır. Ama bu sandığı kadar kolay olmayacaktır. Çünkü alkolün ve uyuşturucunun pençesindeyken, sağ kolu ağabeyini yanından uzaklaştırmak gibi, üst üste hatalı kararlar alacaktır.

Becerikli bir menajerin çizdiği yolda bir dünya starına dönüşen Ally’nin gayreti, birbirini çılgınca seven çiftin evlilik kararı, Jack’in içinde yuvarlandığı derin çöküşü durduramayacaktır.

Yönetmen ve senarist olarak kaldıramayacağı bir yükün altına giren Bradley Cooper, keşke yönetmenliği deneyimli bir isme bıraksaydı demekten kendimi alamıyorum.

BRUNO DUMONT 
FARSTA DA USTA

Üç yıl önceki filmekimi’nde Bruno Dumont’un ilk komedisi ‘Küçük Serseri/Petit Quinquin’ ile tanışmıştık. Arte televizyonu için yapılan 52’şer dakikalık dört bölümlü devam filmi ‘Küçük Serseri Uzaylılara Karşı/Coincoin et les Z’Inhumains’i bu yıl iki film formatına izledik.

Bruno Dumont’un absürt mizah anlayışını, Charles Chaplin, Buster Keaton ve Peter Sellers’ı anımsatan fiziksel durum komedisi ve farsla birleştirerek, hem Fransa’nın hem de dünyanın halini ‘ti’ye alıyor.

İngiltere’ye geçme umudunu taşıyan Kuzey Afrikalı göçmenlerin toplanma yeri olan Calais şehrine çok yakın bir coğrafyada geçen konusuyla film, göçmen sorununa da değiniyor.

Film, göçmen kamplarıyla, tatilcilerin kamping yaptığı yerlerde ve cıvar çiftliklerde geçiyor. Üç yıl büyümüş haliyle gördüğümüz, filme adını veren kırık burunlu, tavşan dudaklı, küçük serseri Quinquin, babası ve gerizekâlı amcasıyla beraber oturur, Fransız Ulusal Cephe toplantılarına katılır, ehliyetsiz kullandığı, belli olmasın diye geceleri arabasının farlarını yakmaz.

Sevdiği kız, komşu çiftlikteki Eve’den yüz bulamadığı için kampingdeki seksi Corinne’e takılıyor ve yolu sık sık Komiser Van der Weyden ile kesişiyor. Gökten yağan çamurumsu zift birikimlerinin gizemini çözmeye çalışan şapşal komiserin yardımcısı Carpantier’in en büyük marifeti, teşkilatın kendisine verdiği Citroen arabayı yan yatırıp iki tekerlek üzerinden yol atmaktır.

Filmde ne ararsanız var; lezbiyen iki çiftçi kız, pedofil iki rahip, klonlanmış karakterler, sakarlık ve beceriksizlikte sınır tanımayan tipler…

‘The Apocalypse’ (Kıyamet/Dünyanın Sonu) başlıklı filmin dördüncü ve son bölümü, bir çiftlik evinin avlusunda, filmin bütün karakterlerinin yer aldığı, Nino Rota müzikli Fellini başyapıtı ‘Sekiz Buçuk’u anımsatan, bütün karakterlerin yer aldığı bir karnaval sahnesiyle noktalanır.

Kuzey Fransa taşra hayatını (aralarında ‘İnsanlık’, ‘İsa’nın Yaşamı’ gibi başyapıtların da olduğu) filmlerinde işlemesine alışık olduğumuz Bruno Dumont, bu TV filmlerinde komedi ve fars türündeki ustalığını kanıtlıyor.

Bu yıl ilk gösterimini yaptığı Locarno Film Festivali’nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü verdiği Dumont, bu son filmini “Hayat trajikomedidir” diye tarif ediyor.

 

İZLEYİCİYİ İKİYE BÖLEN FİLMLER

Güney Koreli Lee Chang-Dong’un Cannes Film Festivali’nde Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliğinden (FIPRESCI) En İyi Film Ödülü’nü kazanan ‘Şüphe/Burning’i geçtiğimiz günlerde biten Adana Film Festivali’nin uluslararası yarışmasının En İyi Filmi seçildi. Ülkesinde Kültür Bakanı olarak hizmet vermiş Chang-Dong, Cannes’da En İyi Senaryo Ödülünü kazanan ‘Şiir/Poetry’ filminden bu yana, sekiz yıllık bir suskunluk döneminden sonra sinemaya dönüş yaptığı ‘Şüphe’nin senaryosunu ünlü yazar Haruki Murakami’nin ‘Samanlık Yangını’ adlı öyküsünden uyarlamış.

İki çocukluk arkadaşının yıllar sonra karşılaşmalarıyla başlayan film üçlü bir aşk öyküsü anlatıyor. Küçük teslimat işleriyle part time bir işi olan Jung Su, yazar olmak hayaliyle yaşıyordur. Çirkin olarak hatırladığı mahalle arkadaşı Hae Mi’nin geçirdiği güzellik operasyonundan sonra değiştiğini gören Jung Su, genç kıza ilgi gösterir. Tutkulu bir aşkın başlangıcında Hae Mi, çıkacağı Afrika seyahati boyunca Jung Su’dan kedisine bakmasını ister. Dönüşünde yanında zengin, kibirli, yakışıklı, küstah Ben adında bir genç vardır.

Jung Su bu Porsche’li gizemli genci gizlice takip eder ve onun seraları ateşe veren bir kundakçı olduğunu öğrenir. Sevgilisini elinden alan adama öfke ve kıskançlık hisleri besleyen Jung Su’nun gizli planı finalde filme hareket kazandırır. Psikolojik bir saplantı filmi olan ‘Şüphe’, hareketsiz ve ağır temposuyla izleyicisini germeyen bir gerilim filmi. Filmin ilk 1,5 saatinde aşağı yukarı hiçbir şey olmuyor. Genç kızın ortadan kayboluş nedenini ancak 1 saat sonra final sekansında öğreniyoruz.

Hareketli gangster komedisi ‘Dünya Senin/Le Monde Est a Toi’nın senarist- yönetmeni Romain Gavras (37), ünlü yönetmen Costa Gavras’ın oğlu. 2010 yılındaki ‘Günümüz Gelecek/Notre Jour Viendra’nın ardından ikinci uzun metrajlı filmini çeken, video klipleriyle tanınan Romain Gavras aynen ağabeyi Alexandre ve kız kardeşi Julie gibi baba mesleğinde karar kılmış. Kuzey Afrika kökenli Fransızlar arasında geçen konunun bahtsız kahramanı Fares, artık torbacılığı bırakıp sakin bir hayata geçmek istemektedir. Ancak annesi bütün birikimlerini kumarda harcamıştır.

Bu rolde İsabelle Adjani sinemaya müthiş bir dönüş yaparken, Vincent Cassel ilginç bir portre sunuyor. Silahların susmadığı bu deli dolu aksiyon filmi Jamie xx ve Sebastian’ın müzikleriyle öne çıkıyor.

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın