kanada REklam

KUTSAL GÜN – Gizlenerek geçirilen bir Yom Kipur

Budapeşte’de II. Dünya Savaşı sırasında bir sığınakta yaşayarak Nazilerden gizlenen Chana Heilbrun ve ailesinin hikâyesinin ilk bölümü.

KUTSAL GÜN – Gizlenerek geçirilen bir Yom Kipur

Her şey birbirinden farksız, art arda gelen yeknesak günlerden biri gibi başlamıştı. Ardından saatler, günler, haftalar birbiri ardından akıp gitmeye başladı. Kendilerine özgü hiçbir özellikleri yoktu. Takvim yapraklarındaki rakamların, günlerin kendilerini içeren özellikleri, sadece geçmiş günlerin anılarında kalmışlardı. Hatta Şabat bile günlerin içinde karışıp kaybolmuş, gözden kaçmış, kutsallaştırılmamış zaman kütleleri gibi, geride kalıp kayboluyorlardı. Penceresiz yer altı sığınağımız dışarıdan içeriye girebilecek, ince bir gün ışığını bile sızdırmazdı. Gece, gündüz ve diğer olabilecek hiçbir şey, saatin kaç olduğunu gösterdiğinin aksine, insana hiçbir şeyi aksettirmezdi. Çıplak bir elektrik ampulü alçak tavandan öylece sarkar, haftalar, aylar boyunca görebileceğiniz yegâne sahte güneş ışınını bizlere sunardı. Hiç kimse kaç zamandır, böyle yaşadığımızı kestiremezdi bile…

Bizi, annem, iki kız kardeşim ve ben oluşturuyorduk, Hıristiyanların içinde Katolikler gibi yaşıyorduk. Etrafımızda kaç kişi vardı, tam olarak anımsayamıyorum. Sığınağın en dip katındaydık. Diğerlerinin yemeklerini paylaşıyorduk. Sonu gelmeyen bombardımanların altında onların korku ve titreyişlerini paylaşıyorduk. Budapeşte’nin üzerimize doğru parçalanmasını ve yerle bir edilişini paylaşıyorduk. Dizlerimizin üzerinde çökerek, onların İsa’ya ettikleri duaları paylaşıyorduk. Topluluğumuz yaklaşık yüz kadar kadın, çocuk ve sakat erkekten oluşuyordu.

Günlerimizin tek değişikliği, etrafta ölümün kol gezdiği sokağa temkinli bir şekilde çıkıp, etrafta olup bitenleri gözlemleyip, sonra yine gölge gibi süzülüp yanımıza dönenlerin anlattığı şeylerdi. Dönenler, dışarıdaki savaş çılgınlıklarını anlatırken, kimimiz elleriyle kulaklarını kapatır, görmez, işitmez olmayı tercih ederdi. İşte günler böyle akıp giderken, herkes zamanı saymaktan çoktan vazgeçmişti…

O sabah henüz uyanmıştım ki, o gün farklı bir şeyler olacağını hissettim. Gözlerimi açtım ve etrafımı şöyle bir süzdüm. O gün sanki çok önemli bir şey vardı. Şöyle eskiye ve kendi evimize dair, fakat unutulan bir şey…

Saman döşeğimde dönüp baktığımda etrafımda uyuyan birçok insan bedenini gördüm. Annemler de ince battaniyelerine sarılmış, hafifçe soluk alarak derin bir uykunun kucağındaydılar. Hepsi buradaydı, babam hariç. Babam dışarılarda bir yerlerde gizleniyordu. O gizlenme faaliyetlerini yürüten grubun bir parçasıydı. Tek erkek kardeşim de başka bir yerde gizleniyordu. Kardeşimin tipi çok fazla Yahudi’ye benzediği için bizimle birlikte saklanamamıştı. Nedir ki aylardır onları görmemiştik. Bu katlanılması çok zor bir şeydi. Onları çok özlemiştik.

Aniden Max’ı hatırladım. Max geçen günden beri yanımıza uğramamıştı. Hiç kimse onun nerede olduğunu bilmiyordu. Max benden yaşça çok daha büyüktü. Fakat o benim, bütün bu korkak ve yabancı insanların içindeki en yakın dostumdu. Belki de babamın yaşındaydı. Şimdi ona ne olmuştu acaba? O hayatını hep gizli ve kapalı tutardı. Hiçbir şey anlatmazdı. Acaba sırlarını neden benimle hiç paylaşmıyordu?

Usulca sürünerek ve hiç kimseyi uyandırmamaya çalışarak, annemin bizim için astığı perdenin arkasına süzüldüm. Orada özel bir bölümümüz vardı. Her zaman çok düzenliydi. Sığınaktaki herkes hâlâ derin uykudaydı. Neredeyse her zaman açık duran ampul bile hâlâ kapalıydı. Her taraf kapkaranlık gölgelerle doluydu. Ortadaki ağır hava nefes almayı zorlaştırıyordu. Max olsa ufak tefek şeyler yaparak, odanın havasını değiştirebilirdi. Onu bekledim durdum, fakat hâlâ görünürde yoktu.

Annem Max’dan nefret ederdi. Bana defalarca, sığınağın etrafındaki ‘gezintilerimize’ çıkmamamı söylerdi. Fakat onun önünde bunu asla söylemediğinden, ben de ona aldırmaz ve ne olursa olsun onunla giderdim. Max harika bir insandı. Apansızın, yanımızda büyük ve güzel gülüşüyle beliriverirdi. Beni kaptığı gibi havalandırır ve omuzlarına oturturdu. Sonra büyük bir kahkaha atarak: “Haydi bakalım kraliçem, bu gün seninle nerelere gidelim? İçinden geveze bir dere geçen, tarih öncesi bir ormana mı, yoksa gülümseyen papatyaların öbek öbek toplaştıkları yeşil kırlara mı?”

Max ile yolculuklarımız

Ben heyecanla onun bütün yolculuklarımızda başından hiç çıkarmadığı tozlu mavi beresine bakarak, sevgiyle boynuna sarılırdım. Bu şekilde sekiz basamaklı, tembel tembel salınan altın süslemeli ‘gondol’umuza atlar ve usul usul kıyıdan süzülüp giderdik. Etraftaki bütün yüzler, kırık dökük ahşap sandalyeler, boyası dökülmüş eski bavullar gözden kaybolurdu. Her taraf ağaçlar, kayalar ve çiçeklerle dolardı. Güneş sıcacık yükselir, korkunç ve karanlık fırtınaları uzaklaştırırdı. Küçük ve sevimli hayvancıklar, bizlerle birlikte neşeyle hoplayıp zıplarlardı. Onun bana anlatacağı sonu gelmeyen hikâyeleri vardı. Kırların arasında kendimize piknik yapacağımız bir yer bulup, orada konaklardık. İşte bu sihirli anların içinde Max elini cebinin derinliklerine daldırır ve benim için oradan harika bir karamela çıkartırdı.

Max etraftayken günler, dakikalar kadar hızlı geçerdi. Sığınaktaki diğerleri bile bize bakıp eğlenirler, gülerlerdi. Hatta onlar bile vaktin nasıl geçtiğini anlamazlardı. Ama Max’ın bir de öteki yüzü vardı. Bazı günler yüzüne karanlık ve kasvetli bir ifade otururdu. İşte o anda beni omuzlarından aşağı indirir ve kendi kendine homurdanarak, sığınağın içinde volta atardı. Hızlı hızlı yürürken ellerini arkasına bağlardı. Sanki kafese kapatılmış vahşi bir hayvana benzerdi. Sesi gitgide daha fazla yükselirdi. Ayağı ahşap bir sandığa takılırken, eliyle kavradığı bir kutuyu karşı duvara fırlatırdı. Sonra beresini kafasından çıkarıp gözyaşlarını silerdi, sonu gelmeyen bir nutuk atmaya başlardı. Tanrı, insanlar ve savaş üzerine bitip tükenmeyen bir şeyler anlatırdı.

Ben tabi ki söylediği her şeyi anlayamıyordum ama defalarca tekrarladığı şeyler çocuk beynime bir mühür gibi keskince kazınıyordu.

“Koyun sürüsü, koyun sürüsü, işte biz buyuz. Biz insan değiliz. Bizler, vahşi kurdun keskin dişli ağzına doğru giden koyun sürüsüyüz. Biz bütün bu olanları hak ediyoruz. Biz bu savaşı ve işkenceleri hak ediyoruz. Size anlatayım, bütün bu başımıza gelenler, bu inanılmaz yeryüzü cehennemi, henüz gelmeden önce kendini belli etmişti. Evet, cehennem, hani o hep gitmekten korktuğunuz cehennem… Şu anda yeryüzünde ve siz hepiniz onu Tanrı’nın adıyla yarattınız. Biz hayvan gibi yaşamayı hak ediyoruz çünkü hepimiz hayvanız! Yıllarca, yüzyıllarca sindirildik, hizmet ettirildik ve hayvanlar gibi diz çöktürüldük. Biz adam değiliz. Böyle bir insan gerçek olamaz. Biz adam kılıfı içinde, dört ayak üzerinde giden ve hiç düşünmeyen yaratıklarız. Tanrı’nın adıyla! Her zaman Tanrı’nın adıyla! Pekâlâ, etrafınıza bakıp, siz Tanrı’ya tapındığınızı sanıp, putlara tapınanlar, söyleyin bana, hani nerede, Sevgili İsa Tanrı’nız nerede şimdi? Neden gizleniyor? Ona imanla hizmet edenler adaletini niye dağıtmıyor? Bu onun dünyası mı, yoksa değil mi? Onun adına tükürenler, doludizgin ilerliyor. Haydi, bu fıkraya hep birlikte gülelim…”

“Bana kimse dokunamaz”

Max etrafına ateş saçan gözlerle bakıp ellerini ileri doğru uzattı; “Şimdi size neden olduğunu söyleyeceğim, çünkü” sesi aniden yavaşladı, ıslık çalar gibi fısıldayarak devam etti: “Çünkü o yok! İşte nedeni bu! Sizin Tanrı’nız yok, orada bir Tanrı yok! Orada sadece sonsuz bir uzay var, siz de oraya dua edip duruyorsunuz!” Max’ın sesi giderek yavaşladı ve onu felç olmuş gibi dinleyen kadın ve çocuklara baktı, sığınakta üç rahibe de vardı. Onlara gözünü diktiği anda, üçü de dehşetle diz çökerek hızla haç çıkartmaya başlamışlardı.

“Bana bakın!” diyen Max artık göğsünü dövüyordu.

“Bana bakın, ben emniyetteyim çünkü dinim yok. Bana hiç kimse dokunamaz. Ben kendim için varım. Benim için bir adamın, O’ndan daha az bir değeri yoktur. Ne Hıristiyanlar, ne Müslümanlar, ne de Yahudilerin değeri yok. Burada benim için tek değerli bir şey var.”

Aniden beni vahşi elleriyle kavrayıp, yerden yükseklere doğru kaldırdı: “İşte benim Tanrı’m budur! Çocuk, adam, insanlık; İşte benim Tanrım budur. Başka bir şey değil!”

Annem yavaşça yanımıza yaklaştı, gözleri yaşlarla doluydu. Max’a uzun uzun baktı, elimi tuttu ve oradan uzaklaştırdı. Fakat o saatler sonra tekrar geri döndü, bitkin bir şekilde yere yattı ve uyuyakaldı. Uyandığı zaman, yüzünde fırtınadan sonra açan güneş gibi bir ışıltı vardı.

Devam edecek…

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın