Cengiz Şişman’la Sabetaycılık üzerine

‘Suskunluğun Yükü; Sabetay Sevi ve Osmanlı-Türk Dönmelerinin Evrimi’ adlı 2016 yılında yayınlanan kitabın yazarı Cengiz Şişman ile Sabetayizm’i, takipçilerini, bu hareketin ortaya çıkmasının nedenlerini, tarihsel sürecini ve Osmanlı’daki etkilerini konuştuk.

 

 Yahudi dünyasında Sabetay öncesi ve Sabetay Sonrası dönemi mesiyanik hareketleri göz önüne aldığımızda bu hareketin yeri nedir? Dünya üzerinde toplumumuzda bilinmeyen ve bu hareket kadar etkili olan başka mesiyanik hareketler var mı?

Yahudilik, mesiyanizmin merkezde olduğu bir dindir. Öyle ki Milattan Sonra 70 yılında Romalıların Yahudi tapınağını yıkıp onları sürgüne göndermesi sonrasındaki Yahudiliği anlamanın yolu, Yahudi mesiyanizminini anlamaktan geçer. Bundan sonraki Yahudi zaman ve mekânı bu inanç üzerine kuruludur. İlk etkili Yahudi mesiyanik hareketi 132 yılında Romalılara karşı Judea’da, Bar Kohba liderliğinde ortaya çıkan hareketti. Kısa süren başarısına rağmen ilk yaygın Yahudi mesiyanik hareket bu olmuştu. Kimilerine göre ise ilk büyük Yahudi mesiyanik hareketi Hıristiyanlığın kendisidir. Sabatay Sevi hareketine kadar dünyanın çeşitli yerlerinde mesiyanik şahsiyetler ve küçük çaplı mesiyanik hareketler ortaya çıkmıştı, ancak bunların hiçbiri Sevi’nin hareketi kadar dünya çapında bir etki yaratmamıştı. Bir anlamda Sabetaycılık hareketi Yahudi mesiyanizminin gelebileceği en geniş sınırı göstermişti. Bu açıdan da Yahudilik tarihi açısından çok mühimdir. Öyle olduğu içindir ki, akademik Yahudilik çalışmalarının en önemli konularından biri durumundadır.

 Çalışmanızda Sabetay’ın Yahudi takipçilerinden de bahsediyorsunuz? Bunların akıbeti ne oluyor? Bunlar zaman içinde Sabetay cemaatine mi katılıyorlar? Yoksa Sabetaycılığı mistik boyutta mı devam ettiriyorlar?

Malumunuz bu dünya çapındaki hareket 1666 yılında Osmanlı otoritelerinin müdahelesi ile sona eriyor ve Sabetay Sevi’nin ihtida etmesiyle sekteryan bir yapıya dönüşüyor. Küçük bir grup Sabetay’la birlikte ihtida etse de, takipçilerinin bir kısmı Yahudi kalarak mesihlik inanışlarını sürdürüyorlar. Bunların en meşhurları Sabetaycılık teoloji ve felsefesinin mimarları olan Gazalı Natan ve Abraham Cordoza. Bir de bunlar kadar meşhur olmayanlar var. Bunların bir kısmı Avrupa’daki Yahudi cemaatleri içinde kalırken bazıları da Osmanlı Yahudi cemaatleri içinde yaşamlarını bireysel olarak sürdürüyolar. Onların da kendi iç hikâyeleri var. Yahudi otoriteleri için tehlike arz ettiklerinden, her zaman takip altındalar. Özellikle Avrupa’da 18.yüzyılda cadı avına benzer Sabetayist avcılığı yapılıyor.

Bir de Osmanlı'nın içerisinde kalıp Sabetay inancını içten içe koruyan ya da inancı korumasa bile ona itiraz ya da küfretmeyen bir Yahudi geleneği var. Bu tarz bir Yahudi geleneğinin hâlâ Rabinik Yahudiler arasında devam ettiği şeklinde bir rivayet dahi var. Esasen mesiyanik hareket sonrasında Sabetay’ı takip eden Yahudi toplumunun üçe ayrıldığı rahatlıkla söylenebilir. Bunların bir kısmı “bu da tıpkı öncekiler gibi yalancı mesihmiş” deyip tekrar Yahudiliğe dönenler. İkincisi “mesih ihtida ettiyse bunda bir hikmet vardır” diyerek ihtida edenler. Bir de ne mesihi reddeden ne de ihtida edenler var.

 

 Sizin kitabınızı okumadan önce bu konuyla ilgili kaynak bilgisinin zayıf olduğunu zannediyordum. Hatta değişik çalışmalarda 20. yüzyıl başında meydana gelen Selanik yangını sırasında pek çok önemli kaynağın yok olduğunu okumuştum. Siz kitabınızın giriş kısmında kullandığınız kaynaklar hakkında bilgi verirken, başta Gershom Scholem Enstitüsü olmak üzere İsrail’de pek çok araştırma merkezi olduğundan bahsediyorsunuz. Öyle anlaşılıyor ki bu literatürle ilgilenen akademisyenlerin kullanabileceği pek çok veri var. Ancak cemaatin en belirgin şekilde var olduğu Türkiye’de bu kaynakların kullanılmadığı ve daha ziyade bilimsellikten uzak pek çok yayın yapıldığı da bir gerçek. Bu açıdan da çalışmanızı önemsiyorum. Şüphesiz yazılı kaynakların yeterli olmadığı yerlerde alan çalışmaları ve sözlü kaynaklar devreye girecektir. Böyle bir sahada çalışmanın kaynak bağlamında ne gibi zorlukları var?

Yirmi küsur yıldır bu konuyu çalışıyorum. Hem birincil hem de ikincil kaynaklar İbranice’de ve Avrupa dillerinde mevcut. Sözlü kaynaklar ise Türkiye’de mevcut daha ziyade. Türkiye’de yazıp çizilenler maalesef Türkçe dışındaki kaynakları pek bilmiyor ve kullanmıyor. Bu da tabiki tartışmaları “kim kimdir”den daha öte bir yere taşımıyor. Tabi bir de işin derin siyasi boyutları var. Sözlü kaynakları tek başına kullanmak ise özünde çok ciddi problemleri barındıyor. Sözlü kaynak denilen şey aslında bir çeşit hatırlama ama bu çok masum bir hatırlama değil. Zira insanlar geçmişlerini yeniden kurarak hatırlıyorlar ve yeniden kurarken de günümüzün şartlarına uygun olarak kuruyorlar. Doğal olarak bazen farkında bile olmadan çarpıtıyorlar. Aslında her kaynağın çeşitli sebeplerden dolayı çarpıtılma ihtimali var. Dolayısı ile her türlü bilginin başka kaynaklarla da mutlaka karşılaştırılması gerekiyor. Esasen bahsettiğim zorluk ezoterik grupları çalışan herkes için geçerli. Hal böyle olunca bir araştırıcının alternatif kaynakları kullanma yeteneğini de geliştirmesi gerekiyor. Bir ilahi, bir mezar taşı, bir binanın üzerindeki sembol ya da bir fotoğraf sizin için çok değerli bir kaynak haline gelebiliyor. Araştırmacı zaman içinde adeta bir altıncı his geliştiriyor. Bazı şeyleri yorumlama melekesi kazanıyor. Yirmi yılda bu konuda ciddi bir mesafe kaydettiğimi düşünüyorum ama bu işin sonu yok tabi. Konunun dışını anlamak nisbeten kolay ama içini anlamak başka bir şey. Çocukluğundan beri cemaatin içinde olan bir tanıdığım kitabımı okudu ve bana “yorumların çok yanlış yolda değil” gibi bir şey dedi. Eh, bu bence hiç de fena bir iltifat değil!

 Bu konuyu çalışmanızda Boğaziçi Üniversitesinde aldığınız psikoloji merkezli lisans eğitiminizin de önemli rolü olsa gerek. Psikoloji eğitimi aldıktan sonra Amerika’ya giderek burada ezoterik bir cemaat üzerine çalışma yapmak ülkemizde pek tesadüf edilen bir durum değil. Ülkemizde disiplinler arası geçişliğe bakış, Batı ülkelerinin aksine çok yaygın değil. “Psikoloji okuduysan doktoranı neden tarihte yapasın ki?” gibi bir durum söz konusu. Buradan hareketle üniversitede aldığınız eğitimin işinizi kolaylaştırdığını söyleyebilir miyiz? 

Kesinlikle. Sonuçta ilgilendiğiniz konu sadece tarih ya da din değil. İnsan zihni, psikolojisi ve varoluş ile de ilgileniyorsunuz. Bunu kavrayabilmek için de disiplinler-arası bir metodolojinizin olması gerekiyor. Bu anlamda benim psikoloji okumam ve geleneksel Türk ve Müslüman geçmişimin varlığı bu dini-tarihi fenomeni anlamamda bana çok yardım ediyor. Bu ve bezeri konuları çalışan insanların temel sorunlarından biri, çalıştıkları konuyu tamamiyle dışsallaştırıp homojenize etmeleri. Oysa kendimizi kaybetmemek şartı ile çalıştığımız konunun biraz parçası olmalıyız ki konuyu anlayabilelim ve sonrasında açıklayabilelim. Anlamadan açıklamaya çalışmak tehlikeli bir uğraş. Yani bir ayağımız bilimsel objektif, mesafeli bir yerde dururken, diğer ayağımız içerde, samimi bir noktada olmalı, işin psikolojik ve dini yanı kavranmaya çalışılmalı. Çünkü “suskunluğun yükü” başka türlü anlaşılamaz.

 Günümüzde Türkiye ve İsrail Yahudileri bu harekete nasıl yaklaşıyor? Kendi tarihlerinin bir parçası olarak mı görüyorlar? Tabii ki bu toplumları ayrı ayrı değerlendirmek lazım. Bunu biraz da şunun için soruyorum. Mesela Sabetay Sevi’nin İzmir’de mesihliğini ilan ettiği Portekizliler Sinagogunun Sabetay Sevi Müzesine dönüştürülmesi fikrine İzmir Yahudi Cemaati kendince haklı ve esasen anlaşılır nedenlerden dolayı sıcak bakmadı. Hâlihazırda ülkemizdeki Rabbinik Yahudi cemaatinin bu olaya bakışı ne? 

Başlangıçta birkaç haham dışında, rabinik otoriteler Sabetay’a ve onun ‘heretik’ öğretilerine karşı idi. O yüzden de Sabatay gittiği her şehirden sürgün edildi. Ancak hareket karşı konulamaz hale gelince hahamların birçoğu hem Avrupa’da hem de Osmanlı’da inananların safına geçtiler. Sultan 4. Mehmet’in devreye girip Sabetay’ı Müslüman edip hareketi bitirmesi ile de Yahudi otoriteleri sultana methiyeler düzdüler. Sabetay, hareketinde kadınlara önemli bir yer verdiğinden ve rabinik gelenekleri sarstığından dolayı bazı Yahudi âlimler Sabetay’ı Yahudi modernizm ve sekülerizminin atası bile saymışlardı. Hareketin bastırılması ile hem Avrupa’da hem de imparatorlukta hahamlar kontrolü tekrar ele alıp Sabetay’ın ismini ve hatırasını tamamen yasaklıyorlar. Hatta Sabetay’ın adı anıldığında arkasında İbranice “onun kanı yerle bir olsun” diyorlar.

 Buna rağmen Sabetay adı halen Yahudiler arasında sıklıkla kullanılıyor.

 Evet, çünkü geleneksel bir Yahudi âdeti söz konusu. Çocuk Şabat’ta yani Cumartesi doğdu ise bu kutsal günün anısına pek çok Yahudi çocuğuna bu ismi koyar ve koymaya da devam ediyorlar. Esasen reddedilen Sabetay ismi değil, ‘Sabetay Sevi’ formülasyonu. Hayim Palaçi gibi bu konuda orta yolu benimseyen önemli Yahudi hahamları da var. Palaçi “Sabetay Sevi’nin adı anıldığında onu ne ululayın ne de küfredin” diyor mesela. Belki cemaati kazanmak için, belki de içten içe kısmî bir inancı vardı. Frankistler zaten Hıristiyan Sabatayistler. Hasidizmin kurucusu Baal Şem Tov ve Hasidiklerin çoğu da benzeri şekilde Sabetay’a yakın duruyorlar.

Bugünkü tavra gelince… Anladığım genel resmi tavırda bir değişiklik yok. Rabinik gelenekte bu olay açıktan konuşulmaz. Resmi tavır hep negatiftir. İmparatorluktan sonra Cumhuriyet döneminde de bu tavır devam etti. Ancak hahamların bu hareketi uzaktan da olsa izlemediğini düşünmek mümkün değil. Aslında iki taraf arasındaki ilişkiler bireysel düzeyde hep var olagelmiş gibi.

İsrail kısmına gelince… Daha önce de bahsettiğim gibi Sabetaycılık Yahudilik çalışmalarının çok önemli bir parçası. Zira Yahudi tarihi, mistisizmi ve milliyetçiliği ile alakalı bir konu. 19. yüzyıl aydınlanması sırasında ‘Bilimsel Yahudilik’ diye rasyonel bir akım çıkıyor. Onlar Sabetaycılığı ve Yahudi mistisizmini hurafeden ibaret sayıp reddediyolar. Bu görüşü temelden değiştiren kişi Gershom Scholem. Scholem 1926’da Almanya’dan, Filistin’e geliyor ve bugünkü İbrani Üniversitesinin kurucularından biri oluyor. Tek başına Yahudi mistisizmini yani Kabala’yı Yahudilik çalışmalarının vazgeçilmez parçası haline getiriyor. Scholem’in en önem verdiği konu ise Sabetay Sevi ve hareketi. Ona göre hareket hem Yahudi din tarihi açısından hem de Yahudi milliyetçiliği yani Siyonizm açısından çok önemli. Elli yıllık bir emek sonunda meşhur eseri ‘Sabatai Sevi: Mystical Messiah’ kitabını yayınlıyor. Şimdilerde hem İsrail’de hem de dünyanın çeşitli yerlerinde Scholem’in öğrencileri ya da öğrencilerinin öğrencileri benzeri konuları çalışmalarına devam ediyorlar. En eski iki öğrencisi Joseph Dan ve Moshe İdel benim de hocalarım oldular.

Keyifli bir söyleşi idi. Çok teşekkür ederim.

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın! Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın