Sevgi emek ister

Will Farrell ile Mark Wahlberg’i tekrar bir araya getiren ‘BABALAR SAVAŞIYOR’, komedi filmlerinin tüm klişelerini kullanıyor.

Oscar filmler furyasından sonra, vizyona giren vasat filmlerden ‘Babalar Savaşı’ aynı kadınla evlenen iki erkeğin rekabetine odaklanıyor. İlk evliliğinden iki çocuğu olan bir kadınla mutlu bir evlilik sürdüren başarılı bir işadamının, üvey çocuklarına kendini sevdirmek ve babalık yapmak isteme çabalarını izliyoruz. Atletik vücutlu, yakışıklı, serseri ruhlu gerçek babanın aniden çıkıp gelmesi, sağlam bir evliliği yıkım noktasına getiriyor. Üvey ve gerçek baba arasında, eşit koşullar arasında gerçekleşmeyen rekabet,  ‘biyolojik baba mı, yoksa emek veren baba mı’ sorusuna cevap arıyor. Filmin sürpriz oyuncusu, göründüğü her sekansta yanındakileri gölgede bırakan Thomas Haden Church.

Oscar adayı filmlerin üst üste görücüye çıktığı ocak ve şubat ayları sinema severler için bereketli aylardır. Oscar ödüllerinin ilan edilmesinden sonra ödüllü filmler, zafer haftalarını sürdürerek vizyondaki yerlerini alırlar.

İzleyicileriyle buluşamamış, ancak aldığı ödülden sonra tekrar gündeme gelen filmler, Oscar heyecanı bitmeden, alelacele tekrar vizyona sokulur.

Yapımcılar, Oscar heyecanının sürdüğü haftalarda vizyona sokamadıkları, ellerinde biriken filmleri, mart ayında afişlere çıkarırlar.

Bu tatsız süreci yaşadığımız son iki haftada, tatsız tuşsuz vasat filmlere mahkûm olduk. Bu yazımda eleştirmeye çalışacağım iki film sayfamı boş bırakmama amacıyla kaleme alındı.

Bunlardan ilki, Jim Carrey, Adam Sandler gibi komedyenlerle yaptığı filmlerle tanınan, 47 yaşındaki senarist-yönetmen Sean Anders’in ‘Babalar Savaşıyor/Daddy’s Home’u.

‘Patrondan Kurtulma Sanatı’,  ‘Babasının Oğlu’ gibi komedi ağırlıklı filmleriyle tanınan Anders’in 10 yıllık kariyerinde, şimdilik önemli bir başarısı yok.

Aynı kadınla evlenen iki erkeğin rekabetini anlatan ‘Babalar Savaşıyor’, beş yıl aradan sonra, ‘The Other Guys’ filminin uyumlu ikilisi Will Farrell ile Mark Wahlberg’i tekrar bir araya getiriyor.

Film, ilk evliliğinden iki çocuğu olan Sara (Linda Cardellini) ile evlenen başarılı işadamı Brad’in (Will Farrell), iki üvey çocuğuna kendini sevdirmek ve babalık yapmak isteme çabalarına odaklanmış.

Boş gezenin boş kalfası, atletik vücutlu, yakışıklı gerçek baba Dusty’nin (Mark Wahlberg) aniden çıkıp gelmesi, Brad’in fedakârca sürdürdüğü babalık görevini sekteye uğratması, yeni evlilerin huzurlu evlerini cehenneme çevirir.

Üvey ve gerçek baba arasındaki, eşit koşullar arasında gerçekleşmeyen, iki çocuğun sevgisini kazanma savaşı,  ‘biyolojik baba mı, yoksa emek veren baba mı’ sorusuna cevap arayarak, filmde eğlenceli bir üslupla anlatılıyor.

FİLMİN TÜM YÜKÜ WİLL FARRELL’İN OMUZUNDA

Filmin tek kozu, iki karizmatik aktör, Farrell ile Wahlberg’in, pek de özgün sayılamayacak yöntemlerle sürdürdüğü rekabet havası. Klişeler yumağı olarak nitelendirilebilecek, yazarları arasında Anders’ın da bulunduğu senaryo, bütün ağırlığı bu iki karakterin omuzuna yüklemiş.

Yeteri kadar özenle çizilememiş (örneğin anne gibi) yan karakterler, sürpriz barındırmayan senaryo, izleyiciye tanıdık gelen durumları art arda sıralayıp,  ‘Babalar Savaşı’nı, kolay tüketebilen, sabun köpüğü kıvamında sıradan bir komedi filmi yapıyor.

Aşk evliliği yaparak evlenmiş, çocuk yapmış, sonraları ayrılmış bir çiftin, yeniden evlenen kadının, yüreğinde insan sevgisi bir adamla yaptığı ikinci evlilikte, çocukların yaşayabileceği sorunları işleyen film, “sevgi emek ister” sloganını işliyor.

Çok dinlenen başarılı bir radyo programcısı olan, çevresi ve patronu tarafından sevilen Brad, hayatını birleştirdiği Sara’nın, biri kız, diğeri erkek iki çocuğunun sevgisini kazanmak için, elinden gelen bütün fedakârlıkları yapar.

Üvey babayı kabullenmemek için ellerinden gelen bütün olumsuzluklara başvuran çocuklar, gerçek babalarının ortaya çıkmasından sonra, üvey babalarını aşağılamakta sınır tanımazlar.

İri yapılı, adaleli, seksi ve yakışıklı Dusty,  çocuklardan sonra rakibinin patronu Leo’yu (Thomas Haden Church) ve eve gelen zenci tamirciyi bile yanına çeker. Huzurlu bir evliliği yıkmak, bu macera düşkünü, serseri ruhlu insanın tek amacı olmuştur.

Senaryo, bu haksızlık karşısında tavır almayan, suskun kalan, müşterek eş Sara’nın bu zıt kutuplar komedisindeki karakterini çizmede çok yetersiz kalıyor.

Komedi filmlerin vazgeçilmez unsurları, bel altı espriler, penis boyu kıyaslamaları, kaba komedinin tüm klişeleri, zaman zaman Sacha Baron Cohen’in filmlerini akla getiriyor.

Her konudaki iyimser yaklaşımıyla, babalığın emek isteyen bir uğraş olduğunu gösteren fedakârlığıyla, sevdiği kadının güvenini kazanmadaki çabasıyla, Brad rolünde Will Farrell, filmin tüm yükünü omuzlayarak, iyi bir komedyen olduğunu ispatlıyor.

Karizmatik ama sorumsuz gerçek baba Dusty rolünde Mark Wahlberg iyi oyunculuğunu sergilerken, filmin oyuncu kadrosunun sürprizi Thomas Harden Church’ten geliyor. Yönetmen Aleksander Payne’a En İyi Uygulama Senaryo dalında 2005 Oscar Ödülünü getiren ‘Sideways’ başyapıtında, Paul Giamatti ile müthiş bir ikili oluşturduğu kompozisyonundan hatırladığımız Thomas Harden Church ‘Babalar Savaşıyor ’da gözüktüğü her sekansta, yanındaki oyuncuları gölgede bırakıyor.

Dansın, insanların el ele tutuşmasının, kaynaşmanın, her şeyin ilacı olduğu mesajını veren kalabalık final bölümü, Hollywood kalıplarına uygun bir mutlu son ile noktalanıyor.

 

Hesaplaşma

KÖTÜ SENARYODAN İYİ FİLM OLMAZ

‘Hesaplaşma/Misconduct’,  “kötü bir senaryodan iyi bir film çıkmaz” kuralının son örneği. Al Pacino – Anthony Hopkins gibi iki efsanenin yanında, Josh Duhamel – Julia Stiles gibi becerilerini kanıtlamış iki iyi oyuncunun varlığına ve elverişli öyküsüne rağmen, bu modern kara-film beklentilere cevap vermekten çok uzak.

ABD vatandaşı Japon yönetmen Shintaro Shimosawa, ilk uzun metrajlı filmini gerçekleştiren bir yönetmenin yapabileceği tüm acemilikleri  ‘Hesaplaşma’ da sergilemiş.

Boşluklar barındıran, inandırıcı olmaktan uzak, kötü yazılmış bir senaryo, iki hukuk adamının ayak oyunlarından oluşan girift bir konu, sinematografik açıdan renksiz ve başarısız bir mizansen,  ‘Hesaplaşma’yı düş kırıklığı yaratan bir film yapıyor.

Afişinde, kariyerleri boyunca ilk kez birlikte oynayan Hopkins ve Pacino gibi iki dev oyuncuyu bir araya getirmesiyle, izleyicisine umut veren film, berbat senaryosu ve Shimosawa’nın kötü yönetmenliğiyle tam bir düş kırıklığı oluyor.

Bir ilaç holdinginin güçlü patronuna hukuk savaşı açan ihtiraslı, genç bir avukatın mücadelesini anlatan film, daha önce çok daha iyilerini izlediğimiz bir konuyu işliyor.

 Filmde, evliliğinin sorunlu bir dönemini yaşayan, umut vaat eden, yakışıklı bir avukat olan Ben (Josh Duhamel); yanlış ilaçlarıyla yüzlerce kişinin ölümüne sebep olan bir holdingin sahibi Arthur (Anthony Hopkins); önemli bir hukuk bürosunun deneyimli bir baş avukatı Charles (Al Pacino); yanında çalıştığı Arthur’un metresi de olan gizemli, seksapelli sarışın afet Emily (Malin Akerman); işinin ehli bir kadın dedektif (Julia Stiles); üstlendiği işlerin hakkını veren, hedefini şaşırmayan Uzak Doğu’lu bir kiralık katil (Byung-Hun Lee) var…

Bu renkli ve zengin karakter resmigeçidine, Ben’in gergin ilişkisini düzeltmeye çalıştığı, karnındaki çocuğu yeni yitiren, fedakâr, güzel eşi Charlotte’u (Alice Eve) da ilave edebiliriz.

Emily’nin, eski sevgilisi olduğu avukat Ben’e yeni bir ilişki yaşamaları için yaptığı davet, patronu Arthur’un sonunu getirecek gizli bilgileri sızdırması olayın boyutunu değiştirir. Ben, Arthur’u yıpratacak altın değerindeki bilgileri, ortaklık teklif ettiği, hukuk dehası Charles’a götürür.

Ancak çaylak avukat, tilki gibi kurnaz Arthur ile Charles’ın kumpas kurup, gizli bir işbirliği içinde olduklarını öğrenince, mesleki kariyerinin ve hayatının tehlikede olduğunu görür.

Eski sevgilisinin tekrar hayata girmesiyle bir aşk üçgeni öyküsü izleyebileceğimizi zannettiğimiz filmde, aile hayatı ve mesleki kariyeri tehlikeye giren avukat Ben’in suçsuzluğunu kanıtlamak için çırpınışıyla yetiniyoruz.

Bu rolde, Las Vegas dizilerinin yakışıklı aktörü Josh Duhamel filmin bütün yükünü omuzlarında taşıyor.

Yan rollerde, Al Pacino teatral takılma alışkanlığını sürdürürken, İngiliz dev aktör Anthony Hopkins, kariyerinin en sönük performanslarından birinde,“burada ne işim var” der gibi filmin içine giremiyor.

Alımlı sarışın, eski sevgili, gizemli metres Emily rolünde Malin Akerman, çizdiği başarılı ‘femme fatale’ karakteriyle filmin oyuncu kadrosunda öne çıkan isim oluyor.

Soğukkanlı kiralık katil rolünde, senaryoda yama gibi duran Güney Koreli aktör Byung-Hun Lee sırıtırken, kadın dedektif rolünde Julia Stiles bilinen rahat oyunuyla, kısa rolünde sivrilmeyi başarıyor.

Aralarında ‘Garez/The Grudge’ın da bulunduğu TV dizilerinin ortak yapımcı ve senaristleri arasında bulunan, Chicago doğumlu Shintaro Shimosawa, bu ilk yönetmenlik denemesi ilerisi için umut vaat etmiyor.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın