Bostanay’ın hikayesi

Çok uzun yıllar önce, İran yüzlerce gül bahçeleri ile kaplı, çok güzel ve büyük bir ülkeydi. Bu güllerin muhteşem kokuları, ülkenin her tarafından, evlerin bahçelerinden ve saraylarının parklarından dışarıya ılgıt ılgıt yayılırdı. Ülkeyi Hürmüz adında zalim bir şah zorbaca yönetir, hiç kimsenin huzur ve barış içinde yaşamasına olanak tanımazdı. Şah, Yahudi halkından özellikle nefret ederdi.

Hürmüz Şah, bir gün veziriyle konuşuyordu; “İbrahim’in soyları, hırpalandıklarının farkına bile varmıyorlar. Bana, yüzlerce kez, onlara uygulanan ceza ve kıyımlar hakkında raporlar geliyor. Sürgüne yollanıyorlar, katlediliyorlar ama bunların ruhlarını ezmek kesinlikle mümkün olmuyor. Söyle bana, bunun kaynağı sence ne olabilir?” diye sordu. Vezir düşünceli bir tavırla, “Onların gelecek hakkında çok katı bir inançları ve sarsılmaz bir Tanrı imanları var. Bu yüzden yaşama sıkıca tutunabiliyorlar” deyince Şah öfkeyle haykırdı:

“Bu sözlerinle ne kastediyorsun?” diye sordu. Vezir telaşla, “Ben sadece, onlardan biri olan, çok bilge bir Yahudi’den öğrendiklerimi aktarıyorum. Yahudiler, bir gün kendi ana vatanlarında bir araya gelecekleri inancını taşıyorlar. Yeniden bir ulus haline gelecekleri günü umutla bekliyorlar” dedi. Hürmüz Şah, vezirin sözünü kesti ve “Kendi krallarının idare ettiği bir ana vatandan mı söz ediyorsun?” diye bağırdı. Vezir ciddiyetle, “Kral David’in soyundan gelen birinin idaresi altında…” diye cevapladı. Şah, ayağa kalkmış, sinirinden tepiniyordu.

“Benden başka bir kral geleceğini söylemeye nasıl cesaret edebilirler?” diye bağırıyordu. Hürmüz Şah’ın inancına göre, kendi hükümdarlığını sağlamlaştırmak ve hatırlatmak için, insanlara sürekli baskı ve zalimlik yapmak gerekiyordu. Vezirine dönerek, “Bir düşün bakalım, eğer bu hayali sürdürecek kimse kalmazsa, yani David’in soyunu kurutursam zaman bunların inancını yok etmiş olmaz mıyım?” diye sordu. Vezir alçak sesle, “Kim bilir? Belki de olabilir…” diye cevapladı.

Şah bağırarak, “Olacak tabii ki. Kral David’in soylarından geriye hiç kimse kalmayacak!” diye tepindi. Huzuruna hemen cellatlarını çağırdı. Yüzlercesi karşısında sıralandılar. Gözlerinde kurnaz ve zalim bir parıltıyla onları izleyen Şah, kulak tırmalayıcı bir sesle, “Şimdi beni iyi dinleyin. Kral David’in soyundan gelen bütün Yahudileri bulup öldürmenizi istiyorum. İran İmparatorluğunun en ücra köşelerine dahi giderek, hepsini tek tek bulup öldüreceksiniz. Ta ki Kral David’in soyunu kurutacaksınız. Onları derhal yerden yere vurmanızı emrediyorum. Dikkat edin de onlardan geriye tek bir erkek, kadın veya çocuk kalmasın. Bunu hem sizlere, hem de saray halkına söylüyorum” derken göz ucuyla vezirine bakıyordu.

Şah, “Bu emre her kim karşı gelirse görevinden azledilecektir” dedikten sonra elini sallayarak herkesi dışarı gönderdi. Bir divana uzandı ve zalim planlar üzerine fanteziler kurarak, kendini şımartıp, keyif yapmaya başladı. Gelecek olan kıyım haberlerini düşünüp, zevkten kıkırdamaya başladı.

Ondan sonraki günler, saraya sürekli Yahudi kıyımı haberleri akmaya başladı. Bütün ülke keder ve dehşet içindeydi. Ülkenin içinde akıtılan Yahudi kanı, bir savaşta akan kandan çok daha fazlaydı. Hiç kimse kendini koruyamıyordu. Küçük bir şüphe dahi onları ölümden koruyamıyordu. Tüm Yahudi halkın izi ve kökleri, didik didik sürülüp, açığa çıkartılıyordu. Kral David’in sülalesinden gelen her kimse, saklandığı delikten çıkartılıp katlediliyordu. Şah her gece öldürülenlerin listelerine bakıp, zevkten kahkahalar atıyordu. Sonunda bir gün artık, Kral David’in sülalesinden gelen, tek bir Yahudi kalmadığı, hepsinin yok edildiği haberi saraya ulaştı. Şah ellerini sevinçle ovuşturarak, “Oldu bu iş, işte şimdi tamam. Bu gece artık huzurlu bir uykuyu hak ettim” dedi. Hürmüz Şah, o gece sarayının muhteşem gül bahçesinde bulunan kameriyesinde uyumaya karar verdi. Sarayın gül bahçesinde binlerce çeşit gül vardı. Kokuları mükemmel olan güllerin rayihaları, kilometrelerce ötelere kadar buram buram yayılıyordu. Şah kendi kendine mırıldanıyordu, “Bu gece şahane rüyalar göreceğim.” Oysa uyuduğu andan itibaren görmeye başladığı rüya onu dehşete düşürecekti. Rüyasında kendini sarayının bahçesinde, ağaçların arasında yürürken görüyordu. Amacı bahçenin tadını çıkarmaktı ama etrafına baktıkça sinirleri fena halde bozuluyordu.

“Neden etrafta hiç beyaz, sarı veya pembe gül yok? Sadece kırmızı ve daha koyu kırmızı, hep kırmızı güller…” derken ruhu git gide kararmaya başladı. Bir ağacın yanında durdu ve ona kızgınlıkla, “Söyle bana, neden hep kırmızı güllerle yüklüsün? Bu gün neden bu kadar kırmızısın?” diye sorunca ağaçtaki güller dile geldiler, “Çünkü bu sene İran’da o kadar çok kan akıtıldı ki, kan toprağa karıştı. Toprak kandan sırılsıklam oldu yüzden de güller artık kan kırmızısı açıyorlar.”

Şah öfkeyle palasını sıyırdı, etrafına, sağa sola sallayarak gülleri budamaya başladı. Güller yağmur gibi toprağa savrulmaya başladılar. Güllerin taç yaprakları yerleri öylesine kapladı ki, her taraf kan gölü gibi oldu. Sonunda bahçede tek bir ağaç ayakta kaldı. Şah onu da devirmek için palasını havaya kaldırdığı anda, arkasında yaşlı bir adam belirdi. Şah ona öfkeyle bakarak, “Sen de kimsin? Nereden çıktın öyle?” diye sordu. Yaşlı adam ona cevap vermedi. Gözlerini Şah’ın gözlerinin içine dikerek onu sert bir biçimde süzüyordu. Sonra elini kaldırdı ve beklenmedik bir biçimde, Şah’ı şiddetli bir darbe ile yere yıktı. Şah şiddetle yere serildi. Kırmızı gül yapraklarının üzerinde yarı baygın yatıyordu. Gözleri hafif aralıktı ve yaşlı adama dehşetle bakıyordu. Adam yerdeki Şah'a bakarak, “Hâlâ cinayetlere doymadın, hâlâ tatmin olmadın değil mi? Son kalan gül ağacını da mahvetmek istiyorsun” derken, eğilip yerden şahın palasını eline aldı. Hürmüz Şah, “Hayır! Hayır!” diye korkuyla inliyordu. Adamın onu öldürmesinden korkuyordu. Dizlerinin üzerinde doğruldu. İki elini birleştirerek yaşlı adama yalvarmaya başladı, “Lütfen canımı bağışla. Acı bana! Sana söz veriyorum, bu son kalan ağacı özenle koruyup yetiştireceğim” derken hüngür hüngür ağlıyordu. Yaşlı adam, “O zaman öyle yap!” dedi. Palayı şahın başının üzerinden çekti ve yere fırlattı. Şah, yaşlı adamın bir anda gözden kaybolduğunu gördü.

Ardından Şah uyandı. Vücudu hâlâ dehşetle titriyordu. Her tarafı ağrılar içindeydi. Etrafını korkuyla yokladı. Hâlâ dehşetle etrafı tarıyor, yaşlı adamı arıyordu. Adam karşısında elinde pala ile belirecek diye korkuyordu. Sarayına girdi, biraz toparlandıktan sora müneccimlerini yanına çağırdı. Onlara rüyasını anlattı ve yorumlamalarını emretti. Müneccimlerin yorumlarını beğenmedi ve haykırdı, “Hepiniz budalasınız! Çabuk gidin ve bana bu rüyanın gizemini çözecek bilge birini bulun. Hatta bana Yahudi bir bilge kişi bulun!”

Saraydaki görevliler telaşla dışarı çıktılar. Şah'ın buyruklarının aksi halinde kellelerinin uçacağını çok iyi biliyorlardı. Şehre gidip adeta zorba bir biçimde Rabi’yi sinagogdan çıkartıp, sürüklercesine saraya getirdiler. Şah hiçbir kurala uymadan doğrudan söze girdi, rüyasını bütün tafsilatıyla anlattı ve yorumlaması için bekledi. Rabi ihtiyatlı bir biçimde söze girdi:

“Bu rüyanın anlamı çok basit. Büyük idareciler, liderler ve özellikle krallar, uykuya daldıkları zaman, rüyalarında genellikle yaptıkları işleri, aldıkları kararları, yani kısaca gün boyunca yaptıkları her şeyi görürler. Yani rüyada gördüğünüz bahçedeki gül ağaçları, yok ettiğiniz David’in soylarını sembolize ediyorlar. Yaşlı adam ise Kral David’in ta kendisi. Sizin ona bakacağınıza dair söz verdiğiniz son ağaç ise, o soydan geriye kalan tek bir kişidir” dedi. Şah din adamını sessizce dinliyordu. Sonra gözlerinden ateşler saçarak, “Ama Kral David’in bütün soyu katledildi zaten…” dedi. Rabi, “Bir kişi hariç” dedi ve devam etti. “Katliamların bittiği gün, bir erkek bebek doğmuştu” dedi. Şah bebeğin nerede olduğunu sorunca Rabi “Önce bana ant vermeniz lazım” dedi. Rabi çok gergindi, çünkü bile bile bebeği ölümün kucağına atmak istemiyordu. Diktatör Şah heyecanla, “Size şerefimle söz veririm ki, ona hiçbir şey olmayacak” dedi. Rabi, “Bebek şu anda benim evimde. Annesi kıyımdan kurtulup kaçtı, bebeğini doğurdu ama kendisi doğumdan hemen sonra öldü” dedi. Şah, “Onu buraya getir ve sakın korkma” dedi. Sonra, parmağından çıkardığı iri bir yüzüğü Rabi’ye uzattı. Bu yüzük benim sana kefil olduğumu gösteriyor. Bunu takarsan kimse sana zarar veremez” dedi. Din adamı bir süre sonra kucağında bebekle birlikte saraya geri döndü. Şah çocuğu dik dik bakarak onu inceledi. Sonra, “Bu çocuk sarayımda prens olarak yetiştirilecek. Köleler, hizmetkârlar ona gerçek bir devlet adamı gibi saygı gösterecekler ve itaat edecekler. Son derece değer verecekler. Benim bahçe rüyamdan ötürü ona- BOSTANAY- adı verilecek” dedi. Şah bebeğe Bostanay adını vermeyi uygun görmüştü çünkü Bostan Farsça -Gül Bahçesi- anlamına geliyordu. Şah bebeğe, değerli taşlarla süslenmiş krallık asası ile dokundu. Etrafındaki tüm saray erkânı bebeğin önünde saygı ile eğilerek ona olan bağlılıklarını belirttiler. Hürmüz Şah çok kötü bir adam olmasına rağmen, yaptığı işten çok hoşnuttu. Kendini tatmin olmuş hissediyordu. Ama Bostanay’ın David soyundan olup olmadığına dair bir şüphe hep içini kemiriyordu.

Aradan yıllar geçti. Bostanay yakışıklı, güçlü ve akıllı bir delikanlı oldu. Hürmüz her ne kadar ondan biraz korksa da, yine de onu çok seviyor ve yanından hiç ayırmıyordu. Günlerden bir gün, Şah sarayın gül bahçesindeki kameriyede otururken, güllerin arasında dolaşan Bostanay’ı uzaktan izliyordu. O gün hava çok sıcaktı ve Şah’a aniden rehavet çöküyordu. Aslında o uğursuz geceden sonra, bir daha kameriyede hiç uyumamıştı. Ama şimdi başı önüne düşüyordu. Oğlanı yanına çağırdı, “Bostanay, ben burada uzanıp, kestireceğim. Hemen kapının ağzında dur, ben uyanana kadar orada nöbet tut”  dedi. Hürmüz hemen uyuya kaldı. Bir süre sonra uyandığında, delikanlı onun dediği yerde ayakta durmuş, nöbet tutuyordu.

“Bostanay” diye seslendi. Delikanlı ona doğru dönünce yüzünün kan içinde olduğunu gördü. Heyecanla, “Ne oldu sana?” diye bağırdı. Bostanay, “Bir eşek arısı yüzümü soktu” dedi. “Onu kovmadın mı?” diyen Şah’a baktı ve gururla, “Hayır, benim atam Kral David’dir. Nöbetini tuttuğum siz de bir kralsınız. Eğer bana kıpırdamamam gerektiği söylendiyse, ben sözümden asla dönmem” dedi. Sonra epeyi kan kaybettiği için bayıldı. Şah onu yakalamasaydı yere düşecekti. Çocuğu divana yatırdı ve onu sevgiyle ayıltmaya çalıştı. Çocuk bir süre sonra kendine geldi ve ayağa kalkmaya yeltendi. Şah onu şefkatle yeniden yerine yatırdı. Sonra, “Artık Kral David’in soyundan geldiğine kesin olarak inanıyorum. Senin yerinde bir başkası olsaydı kesin olarak böylesine cesaretli ve metanetli davranamazdı” dedi.

Bostanay, Şah’ın gözde evlatlığı olarak yaşamaya devam etti. Yetişkin bir erkek olduğu zaman, İran’da bir eyaletin valisi oldu. Her zaman mutlu yaşadı ve ülkedeki Yahudiler barış ve huzur içinde yaşamlarını sürdürdüler.

Kaynak: Aunt Naomi’s Stories: Gertrude Landau/1919

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın