“Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş demektir”*

Neden ölüm riskini alıyorsun? 
“Benim için ölüm riski değil bu, yaşamın ta kendisi. Bundan vazgeçtiğim an, zaten yaşamıyorum demektir.” (Everest)

Dağ… Issız, sonsuz, beyaz, dondurucu, acımasız, öngörülemez! Ama bir dağcı için, ruhunun bir parçası olduğunu hissettiği o sonsuzluk anını, kendi sınırlarının içindeki sınırsızlığı deneyimleyebilmek için, yüreğinde her an değişebilecek hava şartlarında bedeninin donma ihtimaline rağmen dünyanın zirvesinde var olma anının ateşinin yandığı biri için dağ belki de tek yaşam anı.

Neden ölümü teşvik ediyorsun? 
“Ben buna yaşam diyorum. Hayalim bir ip germek ve üzerinde yürümek. Yaptığım ise hayalimi yaşamak. Her zaman bir arayıştayım. İpimi gerecek mükemmel yeri arıyorum.” (The Walk, Tehlikeli Yürüyüş)

Zirveye çıkmak güzeldir ama… Zirveye çıkmak cesaret işidir. Deliliktir biraz. Oysa zirveye çıkmak, bunu ta yüreğinden isteyenler için tek yaşam gerçeğidir. Delilik değil, tam tersine olmazsa olmazlarıdır onların. Normaldir zirveye çıkmak üzere çalışmak onlar için, hazırlanmak, çabalamak. Zirveye çıkmak şans işidir biraz. Ancak her şekilde ciddi hazırlık gerektirir. Yoğun araştırma, çalışma, sebat işidir. Ama bir o kadar da önemli olan zirvenin seni kabul etmesidir. Zirve ile bütünleşmek gerek. Ve zirveye çıktığında, zirvede olduğunu düşünmeden, zirveyi hissetmek işidir. “Boşluğu bildiğimi sanıyordum” diyor ‘The Walk’ filminde Philippe Petit, “Ama bu boşluğu değil!”. O, 1974 yılında New York’ta İkiz Kulelerin çatıları arasında kaçak olarak gerdiği telin üzerinde yasaları çiğneyerek yürümüş, hatta dans etmiş, bir anlamda kendi eylemini gerçekleştirmiş bir ip cambazı. “Her sanatçı anarşisttir biraz da”.

Zirveye tırmanmak tehlikelidir. İlişkilere zarar verir ama bu arada yepyeni, sımsıcak, yürekten ilişkilere de sebep olur. Bazan bir servet gerektirir zirveye tırmanmak ama belki de en önemli serveti yaratır, onun farkına varmamızı sağlar. Kimi sadece Everest olduğu için ister zirveye çıkmayı; kimi sıradan bir insanın da becerebildiğini çocuklarına göstermek için; kimi, dünyanın en güzel manzarasını görmek için… İki gün daha eza çekmenin tüm hayatını Everest’e tırmanmış biri olarak yaşamaya değeceğine inandığı için…

Güvenli bir şekilde çıkmak önemlidir zirveye... Bunun yolu da insanlar arası rekabet değildir. İnsanlar arası rekabet yıkıcıdır bir noktada. Zira dağla zaten rekabettedir insan. Son söz her zaman dağındır. Hayaline yolculuğunda her adımını doğru çalışmalı, doğru planlamalıdır kişi. Bir takım çalışmasıdır, yol buyunca destekçileri/suç ortakları olacaktır. Takım çalışmasında güven tam olmalıdır. Yine de son kontrollerin hepsini kendisi yapmalıdır.

Ve kapıya kadar gelirsin bazan… Ama eşiği geçecek kuvvetin kalmamıştır. Ya da hazırlıkların aksamıştır! Eşiği geçecek misin? Yoksa tüm hayatını vakfettiğin bu hayalin peşinde hırsının kurbanı mı olacaksın? Eşiği geçmek için çok geç kaldığını bilsen bile? Belki de yaşamda en önemli soru da bu aslında? Eşiği geçecek misin?

Zira unutma, zirvede fırtına da ağır olur. Zirveye uluşanlardan daha çoktur dağın yuttukları.

***

“Güvenli şekilde zirveye çıktığınız gibi, güvenli şekilde aşağı inmeniz de önemlidir” diyor Rob, Everest filminde.

İşte o yüzden Philippe Petit hayaline yolculuğunun daha en başında, henüz genç bir sirk cambazı adayı iken öğretmeninin söylediklerini ancak New York’un 110 katlı gökdelenlerinin arasında ipin üzerinde iken anlıyordu: “Selam vermelisin. Dışarıdan hiçbir şey yapmadan selam vermelisin. Yüreğinle selam vermelisin. İzleyici, senin hakimiyetini hissetmeli. Ama onlara saygılarını da sunmalısın. Sahnede yalan söyleyemezsin. Ne yaparsan yap, izleyici anlar.”

Yaşam sahnesinde de yalan söyleyemezsin. Ne yaparsan yap, hangi hayalinin peşinden gidiyorsan git, yüreğinle gitmelisin. Yüreğinden geldiği gibi. Dünyanın kenarında süzülen bir boşlukta olursun o an, dünya yok olur etrafından. Dünya ile bütünleştiğin o an minnettarlık doludur, şükür doludur, şefkat doludur. Ve ölüm söz konusu değildir orada. Orada yaşam vardır. Orada yaşam ve yaşamda farkı yaratmak, daha da ötesi kendini yaratmak vardır.

 O yüzden her ne yapıyorsan, kalbinin çağrısını dinle. Kalbinin çağrısını her dinlediğinde bir miktar anarşist oluyor insan, ama olsun, kendini yaratmak kendine karşı anarşist olmaktan geçiyor zaten. Yeter ki hırsının gücünün altında ezilen ve o güce boyun eğen bir kurbana dönüşme. Hele hayalin sadece kendini değil ama bir toplumu, bir milleti etkiliyorsa. Hele bir toplumu yönetiyorsan. Kurbanı olma hırsının. Hakimi ol o gücün. Hırstan kaynaklanan o gücü kullanarak, o güçten var olan bir yüreğe dönüştüğün an zirvede olacaksın.

 

* Başlık Talmud’dan. Ve yazı ile ilişkisi yok gibi görünüyor. Görünenin ardındaki görünmeyeni okumak isteyene ise çok şey ifade edebilir.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın