Hayal et, olsun!


Dalia MAYA Köşe Yazısı 0 yorum
30 Eylül 2015 Çarşamba

26 Ağustos tarihli son yazımda(1) her birimizi ötekileştiren etiketleri bizim kendimizin taktığını, oysa insana insan olarak, şefkat ve sevgiyle bakmayı başardığımız zaman mutlu olacağımızı dile getirmiştim. Entelektüel anlamda durum böyle iken, okumakta olduğum bir kitapta ötekileştirmenin biyolojik yanı ile ilgili bilgilerle karşılaştım.

Aysu Uygur, İlker Öztop ve Alp Sipahigil. Onlar, Türkiye’nin çocukları.  Onlar, farklı yolları Amerika’da farklı dallarda doktoralarını yaptıkları Harvard’da kesişmiş bilim insanları. Bilim iletişimciliğinin kendi deyimleri ile “resmi ve kuru bir dille” yapılmasından rahatsızlık duydukları, dolayısıyla da doğrudan bilim eğitim almamış insanların bilimsel gelişmelere ulaşmasını sağlayacak yazıların sıkıcı ve anlaşılmaz, bir o kadar da yanlış, eksik, tutarsız bilgilerle donatılmasından rahatsızlık duyuyorlardı. Bu rahatsızlıktan yola çıkarak birkaç yıl önce Açık Radyo’da “popüler bilimin esnaf lokantası” şeklinde nitelendirdikleri Bilim Kazanı isimli neşeli, keyifli, hatta eğlenceli ve kolay anlaşılır bilimsel bir sohbet programı yapmaya başlamışlar; geçtiğimiz ağustos ayında da aynı isimli kitapla bu sohbetlerden bir kısmını ölümsüzleştirmişler. 

Kendi kendime sormakta olduğum sorunun cevabını bu kitapta buldum. Bir insan nasıl oluyordu da bir grubun yararına kendine zarar vermeyi göze alabiliyordu? Nasıl oluyordu da bir insan, bir düşünce, bir inanç uğruna canlı bomba olmaya ve kendini patlatmaya muktedir olabiliyordu? Nasıl oluyordu da, kendini dahil ettiği grubun yararına bir başka insana zarar verebiliyordu? Meğer takım ruhunun üç bileşeni varmış: Fedakarlık, empati ve merhamet. Bu üç bileşen, sadece insana özgü olmayıp, tek hücreliden bitkiye dünya üzerindeki tüm canlılarda şu veya bu şekilde gözlemlenebilmekteymiş. Mesela cıvık mantarlar. Aslen tek hücreli olup tohum üretebilmek için çok hücreliye geçiş yapmak zorunda olan cıvık mantarlar varmış. Tohum oluşturabilmek üzere birkaç tek hücrelinin bir araya gelip sap şeklini alması gerekiyormuş. Ancak sapın tepesinde tohum oluşurken buradaki tek hücreliler ölüyormuş. Yani oldukları şekilde yaşayacakken, üreyebilmek uğruna, bir kısmı ölümü göze alıyormuş. Öte yandan iki farklı genetik tipte cıvık mantar bir araya geldiğinde sapta ölenlerin kendilerine benzeyen genetik yapıda tohum üreterek yakın akrabasının devamlılığı için kendilerini feda ettiği gözlemleniyormuş.

Mesela, bitkilerde bir deney yapılmış. Bir bitki toprağa genetik olarak benzediği bitkilerle ekilmiş. Aynı bitki ayrıca başka bir saksıda genetik olarak farklı olduğu biraz daha uzak akrabası olan bitkilerle de ekilmiş. Bu iki bitkinin eşit şartlarda ve eşit kaynaklarla beslendikleri saksılarda sonuçlar değişkenlik göstermiş: birkaç nesil sonra, yakın akrabasıyla aynı toprakta yetişen bitkinin kaynakları dengeli kullandığı gözlemlenirken, uzak akrabası ile aynı toprakta beslenen bitkinin yaşamı sürdürme adına rekabet ettiği diğer bitkinin alanına tecavüz ederek daha fazla büyüyüp gelişmekte olduğu tespit edilmiş.(2)

Özetle, ötekileştirme biyolojik ve genetik olarak kodlarımıza yazılı! Ancak insanoğlunun bir de aklı ve duyguları var! II. Dünya Savaşından beri en büyük göç hareketini yaşıyor insanlık şu dönemde. Tüm Avrupa bunu konuşuyor. Bizler de, İstanbul’da bir ara sokakta, bir ana caddede, bir metro vagonunda, bir göçmen, bir Suriyeli ya da öteki dediğimiz kardeşimiz ile her an burun buruna gelebiliyoruz. Anneannesinin kucağında elindeki cips paketini kıtlıktan çıkmışçasına (ki gerçekten kıtlıktan gelmiş) kemiren, bir yerlerden bulduğu petrol yeşili ojeyi tüm ayağına bulaştıra bulaştıra tırnaklarına sürmüş dev kara gözlü minik kıza minicik bir ilgi gösterdiğinizde size sunduğu o koskocaman gülümsemeyi görmek için var duygularımız. Aklımızı kullanarak, dünya üzerindeki her bir insanın kardeşimiz kadar yakın bir akrabamız olduğunu anlamak ve kaynaklarımızı eşit bir şekilde kullanmayı denemek, onlara sevgi ve şefkatle, merhametle bakmak çok mu imkânsız acaba?

***

Benimle Çıkar Mısın? 2. Bölüm – MUCİZE GERÇEK OLUYOR

12 Ağustos tarihli yazımda(3) Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği’nin ‘Benimle çıkar mısın?’ kampanyası dahilinde Murat’ın istediklerini yapmak için yola koyulmuştuk. Ancak onun asıl isteği Galatasaraylı futbolcularla tanışmaktı. İlk buluşmamızın ardından, Galatasaray camiasından arkadaşlarım aracılığıyla bu hayali gerçekleştirebilmek için kolları sıvadık. Ancak çabalarımız ısrarla bir sessizlik duvarına çarpıyordu. Ta ki bir cuma sabahı bir arkadaşım yoğun iş temposundan bunalmış, birkaç gün nefes almak üzere bir yerlere kaçalım diyene kadar. O sırada şansımızın döndüğünü bilmiyorduk tabi. Kim bilebilirdi ki, bu ani karar Alaçatı’da Galatasaray Kaptanı Sabri ile karşılaşmamıza vesile olacak, o da tüm centilmenliği ile bizi, bu görüşmeyi ayarlayacak olan Orhan Kemal Şenol Bey’e yönlendirecekti. Bir telefon görüşmesi yetti. Takımın İstanbul’daki ilk antrenmanına Murat ile katıldık. O gün her bir futbolcu ile teker teker fotoğraf çektiren, formasına imza alan Murat’ın keyfine diyecek yoktu. Bir kere daha hatırladık, mucizenin hep orada olduğunu, elimizi uzatıp almamız gerektiğini ve isterken, bütünün hayrına istemenin önemini: Hayal et; çok iste, gerçekten iste, tüm ruhunla iste, olsun!

1 https://www.salom.com.tr/haber-96256-gok_testisinde_akacak_bir_yol_ac.html

 

2 Bilim Kazanı, Aysu Uygur, İlker Öztop, Alp Sipahigil, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Ağustos 2015

 

3 https://www.salom.com.tr/haber-96126-benimle_cikar_misin.html

2 Yorum