Güler Orgun’la geçmişten günümüze

Köy yaşantısından Ladino Editörlüğüne

Güler Orgun’la geçmişten günümüze

El Amaneser dergisinin koordinatörü Güler Orgun, genç yaşlarda aktif iş hayatına atılmasını, köyde tavukçuluk ve hayvancılık yaparak geçirdiği hayatı ve Ladino ile buluşmasını Şalom okurları için anlattı

Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

23 Şubat 1937’de İstanbul’da doğdum. İlkokulu Taksim’de, ortaokulu da Beyoğlu’nda, English High School for Girls’de okudum. Günel Orgun ile evliyim. Biri kız, biri erkek, iki çocuğum ve dört de torunum var.

Çocukluğunuz nasıl geçti?

Ben beş aylıkken Taksim, Talimhane’ye taşındık ve 23 yaşıma kadar aynı evde oturduk. Ben doğduktan hemen sonra, annem ağır bir romatizma geçirince, Ermeni bir hanım bana dadılık yaptı. Ayrıca beni parkta gezdiren bir matmazelim de vardı. Annem piyano ve bale dersleri aldırdı. Yani tam bir burjuva hayatı yaşardık. 

1940’lı yıllarda, ben üç yaşındaydım. İkinci Dünya Savaşı yıllarından hatırladığım, pencerelerde lacivert storlarımız vardı. Akşamları ışığı yakmadan önce, karartma olduğu için storları indirirdik, ancak sonra ışık yakabilirdik, dışarı ışık sızmaması gerekirdi. Buna ‘black out’ derdik. Bir de karnemiz olduğunu hatırlıyorum. Ekmeği ve şekeri vesikayla alırdık.

Beş yaşıma kadar yazları Büyükada’da muhtelif yerlerde kirada oturduk; sonra bir ev satın aldık. Sık sık birlikte ada turuna çıkar, yüzerdik. Babamla arkadaş gibiydik. Babam biraz sert bir insandı ama bana karşı her zaman çok yumuşak oldu.

Her bayramda mutlaka anneannemlerin evine giderdik. Dedem bu konuda çok titizdi. Bayramlarda bütün ailenin toplanmasını isterdi. Pesah’ta sofrada 35 kişi olurduk. Kendisi Agada’yı okur, bütün ritüelleri yerine getirirdi. Yani bayramlarda bir araya gelmemiz yalnız dedem sağken, onun evinde olurdu.

Çocukluğumda halam (Tantika) bizimle beraber oturmazdı fakat her gün bize gelirdi. Akşam yemek saatine kadar da bizde kalırdı. Yani fiilen bizimle yaşardı. Annem rahatsız olduğu için, halam bana çok baktı, ikinci annelik yaptı.

Evimizde Fransızca konuşulurdu. Babam Romanya’dan geldiği için, annemle babamın ortak lisanı Fransızca idi. Komşularımızın büyük çoğunluğu Yahudi’ydi. İlişkilerimiz çok yakındı. Annemlerle komşular aralarında hep Ladino dilinde konuşurlardı. Fakat ben Ladino konuşmazdım. Hatta kuzinim Meri’nin söylediğine göre, büyükannem benimle hep Ladino konuşurmuş, ben de ona Fransızca cevap verirmişim. Konuşmadığım için, benim Ladino anlamadığımı zannederlerdi, hâlbuki her şeyi anlardım.

 

Biraz da gençlik yıllarınızdan bahseder misiniz?

On bir yaşında, ilkokulu bitirince, High School’da okumaya başladım. High School o zamanlar yalnız kız okulu idi. Hafta sonları kuzinlerimle çıkardım çünkü çok girgin bir çocuk değildim. Ayten, Sainte Pulchérie’de okuyordu. Onun sınıfından birçok arkadaşı vardı, ben de onlara takılırdım, cumartesi günleri dört buçuk seansına sinemaya giderdik. Beyoğlu’nda, İnci Pastanesi’nde profiterol yerdik. O zaman, sosisli sandviçler yeni çıkmıştı. Tünel’de Mandra diye bir yer vardı, oraya gider, sosisli sandviç yerdik. Şişhane’de turşu suyu satan bir yerde gidip turşu suyu içerdik. O zamanlar Beyoğlu çok şıktı. Herkes şık şık giyinip Beyoğlu’na çıkardı.

İlk eşimle bir doğum günü partisinde karşılaştım; on beş yaşındaydım. İsmi Ceki Karasu idi. Görüşmelerimiz iki üç ay devam etti. Bir gün sokakta yürürken bir tanıdık yanaştı; Ceki, “Size nişanlımı takdim edeyim” dedi. Daha önce evlenme teklif edip de, bir nişanlanma olmamıştı. Öyle tepeden inme bir nişanlanma oldu bu.

Bize uygun bir ailedendi. Ailece bir sakıncası olmadığı için, ailem kabul etti. On yedi yaşında evlendim. Reşit olmadığım için, babamlar benim yerime imza atmak zorunda kaldılar. Sonra Ceki Ankara‘ya askerlik yapmaya gitti. Ben de onunla beraber gittim. Bir buçuk sene askerlikten sonra döndük.

Evlenmek için, okulu 8. sınıfın ortasında terk etmiştim. Sonra pişman oldum. Ceki Ankara’da askerlik yaparken, ortaokulu dışarıdan bitirmek için çalıştım, İstanbul’a dönünce de, Galatasaray Lisesi’nde sınavlara girdim.

6-7 Eylül olaylarını hatırlıyorum. O gece Caddebostan’daydım. Olaylardan haberim olmadığı için, kalktım ve sınavlara girmek için Beyoğlu’na geldim. O saate kadar olaylar bitmişti. Hiçbir şeyden haberim olmadığı için çok şaşırmıştım. Bütün dükkânlar, bütün vitrinler kırılmış, Beyoğlu’nda yerler otuz kırk santim yüksekliğinde parçalanmış mallarla doluydu. Ve ben de, herkes gibi, Tünel’den Galatasaray’a kadar bunların üstüne basa basa yürüdüm, okula geldim. O gün sınav oldu mu, olmadı mı hatırlamıyorum.

Eşim Ceki bir süre babamın bürosunda çalışmayı denedi ama babamla geçinemediler. Ankara’da iyi bir tercümanlık işi buldu. Tekrar Ankara’ya döndük, orada iki yıl yaşadık.

Sonra eşim üniversitede okumak için Amerika’ya göç etmeye karar verdi. Geçinemediğimiz için ayrılmaya karar verdim. Çocuğumuz olmamıştı. Üç buçuk yıl evlilikten sonra boşandık.

 

Eşinizden ayrıldıktan sonra hayatınız nasıl bir yön aldı?

Ayrıldıktan sonra İstanbul’a döndüm. Ailemle oturmaya ve babamın yanında çalışmaya başladım. Ata bindim, seyahate çıktım, çevrem genişledi. Annemle babam bana hep destek oldular. Ayrılmama mutlaka üzülmüşlerdir, onlar da evliliğimin yürümesini isterlerdi. Ama Amerika’ya gitmeyi göze alamazdım. Ailemi bırakıp, sevmediğim bir kişiyle Amerika’ya giderek baskı altında yaşamak istemedim.

1958 yılında, babamın yanında bir buçuk sene çalıştıktan sonra, plasyerlik yapmaya başladım. Müşterilere gidip, mal satıyordum. O zamanlar, Hollanda’da Ferro fabrikasının temsilciliğini almıştık. Bu fabrika emaye ve seramik sanayi için hammadde imal ediyordu. Hollanda’ya gittim, işi öğrendim. O zamanlar, yani 58-59 yıllarında, araba kullanıp, fabrikalara gidip, mal satan, makineler satan tek kadın belki de bendim. Hollanda’da da şaşırırlardı çünkü bu ağır sanayi işinde oralarda da kadın yoktu. Fabrikalara, dökümhanelere gittiğimiz zaman, “Bu işte bir kadın olması ve hatta Türkiye’den bir kadın olması çok ilginç,” derlerdi.

İkinci eşinizle nasıl tanıştınız?

1964 yılında ailemle Yeşilyurt’ta oturuyorduk. İkinci eşimle, 1965’te çok tuhaf bir şekilde tanıştık. Birlikte ata bindiğimiz Şehnaz isminde bir arkadaşım vardı. Şehnaz ile aynı apartmanda, aynı katta oturan Mina Urgan adında bir profesör hanım vardı. Şehnaz’ın evine gidip gelirken, bu hanımla da tanıştım. Bu hanımın, Amerikan Koleji’nden sınıf arkadaşı olan, Saffet Orgun adında, çok sevdiği, fakat ölmüş olan bir arkadaşının bir oğlu varmış. Mina Urgan bizi tanıştırdı. Ve tanıştıktan üç ay sonra, 1965’te evlendik. Yani birdenbire anlaştık. İyi de oldu. Evliliğimizin kırk sekizinci yılını bitirdik.

Bizi tanıştıran Mina Urgan İstanbul Üniversite İngiliz Edebiyatı profesörüydü. ‘Dinozor’un Anıları’ isimli çok satan kitabıyla meşhur oldu. Bu kitabında, benden, çocuklarımdan, eşimden çok bahsediyor.

İkinci evliliğiniz nasıl geçti?

İkinci eşim Günel, Robert Kolej mezunu idi. Okuldan, Yahudi, Rum, Ermeni, birçok arkadaşı vardı, Avrupai bir aile idiler. Hatta, “Senin ailen benimkinden daha alaturka” diye takılır. Dedem Çanakkale’liydi, nargile içer, bağdaş kurardı minderlerin üstüne, ayaklarını sarkıtmazdı, tespih çekerdi. Halbuki onunkiler bobstildi hepsi, Avrupa görmüş, Galatasaray mezunu kişilerdi, yani onlar bizimkilerden çok daha alafranga idiler…

65 senesinde, evlenince, eşimle arabayla Bodrum’a gitmiştik. Günel dört arkadaşı ile birlikte Datça’da, deniz kıyısında, Mersincik adında bir çiftlik almıştı. Mersincik, Bodrum’dan 18 mil mesafede, körfezin karşı sahilinde, sadece deniz yoluyla ulaşılabilen ve 1 km. çapında bir koyu olan, 5000 dönümlük, rüya gibi bir yerdi. İçinde 1500 mandalina, portakal ve greyfurt ağacı, 150 keçilik bir sürüsü vardı. Dağları da yağlık zeytin ağacı doluydu.

Bodrum’dan tekneyle Mersincik’e geçip, bir ay balayımızı orada geçirdik. O ay içinde 2500 sofralık zeytin ağacı diktirdik. Bu iş için, civar köylerden 45 işçi getirtmiştik. 1965 yılında Datça o kadar ilkel bir yerdi ki, ilk defa bu iş sayesinde köylere biraz para girmiş ve o yaz seyyar sinema gelmişti.

Eşimle hep Boğaz’da, Anadolu yakasında, yalılarda kirada yaşadık. Bizim evlendiğimiz senelerde yalıda yaşamak, bir dairede yaşamaktan daha ucuzdu.

1966’da oğlum Orhan, 1968’de de kızım Gün doğdu. Ben babamın işinde çalışmaya devam ettim. Halam bir büyükanne gibi, pazartesi sabahları bize gelir, cuma akşamı evine giderdi. Oğlum iki yaşına gelene kadar böyle devam etti. Kızım doğacağı zaman işi bıraktım.

71 senesinde bir daire alacak kadar paramız birikti, ama bahçeli yalılardan çıkıp da bir daireye nasıl tıkılacağız diye düşündük. Biraz şehirden uzak olsun da, bahçeli bir ev olsun dedik. Bir daire fiyatına Polonezköy’de çiftlik aldık.

Polonezköy’de yer satın alınca, bir tavuk çiftliği kurduk. Çocuklar iki ve dört yaşında idi. Tek dershaneli, tek hocalı köy ilkokulunda okudular. Polonezköy’de çok güzel günlerimiz oldu. 6000 tavuğumuz, inekler, kuzular, köpekler, kediler, ördekler, ne istersen vardı. Dört işçi ailesi çalıştırıyor, yumurta satıyorduk.

On sene tavukçuluk yaptık. Çocuklarım, Boğaziçi Üniversitesi’nin sınavlarını kazanınca Çengelköy’e taşındık. Tavukları sattık ve tavukçuluğu bıraktık.

Evde hep Türkçe konuşurduk, ama Tantika ile Fransızca konuşurduk. Çocuklarım üniversitedeyken Fransız Kültür Merkezi’ne Fransızca kursuna gittiler. İki ay içinde konuşmaya başladılar, çabucak öğrendiler Fransızcayı. Tabii dinlemekten.

Çengelköy’de yaşantınız nasıl değişti mi?

Çengelköy’e geldiğimizde eşim artık işini bırakmıştı. Dört-beş yıl balıkçılıkla meşgul oldu. Ben evlere tezgah vererek halı ve kilim imal ettirdim. Doğrusu halıcılıktan 5 kuruş kazanmadım, çünkü bir halıyı biraz iyi satabildiğim zaman, hemen halıları dokuyan kadınlara zam yapıyordum. Çok ucuza çalışıyorlardı, kıyamıyordum onlara. Ama çok zevkli bir sekiz sene geçti, ufkum genişledi, farklı ülkelerden amatörlerle tanışmak, sergilerde çalışmak çok zevkliydi.

Şimdilerde neler yapıyorsunuz?

Köydeki yerimiz duruyor ve hayatımızın çoğunu orada geçiriyoruz; bahar ve yaz aylarında- sekiz ay köyde, kışın da dört ay Çengelköy’de yaşıyoruz. Oğlum Amerika’da, kızım İskoçya’da yaşıyor. Her yıl Amerika ve İskoçya’ya giderek çocuklarımızı görüyoruz. Onlar da sık sık Türkiye’ye gelip bizi görüyorlar. Amerika’daki torunlarımız, yarım gün İngilizce, yarım gün İspanyolca öğretim veren bir ilkokula gittiler. Ben de 2002’de İstanbul Cervantes Enstitüsü’nde, Sefaradlar için bir modern İspanyolca kursu açıldığını öğrenince, kursa kaydoldum.

Bu sayede torunlarımla İspanyolca konuşabiliyorum. Bu kursun çok faydası oldu. Çocukluğumda duyup anladığım, fakat hiç konuşmadığım Ladino’yu hatırlamamı sağladı. O kursta Ladino-İspanyolca-İngilizce-Türkçe bir sözlük hazırlamaya başladık; bu sözlüğü Japonya’da bir İspanyolca profesörü internete koydu.

 

 

Karen Gerson Şarhon ile El Amaneser dergisini çıkarmaya başlamanız nasıl oldu? 

Bir gün Şalom Gazetesine, bir Ladino kitap almaya gittiğimde, kitap satış bölümünü yöneten Gila Erbeş’le tanıştım. Gila, Şalom Gazetesi’nde Ladino yazmamı önerdi. Boş vakitlerimde bir-iki yazı yazıp götürüyordum. O arada Karen Gerson Şarhon ile tanıştım. Karen, o sırada Osmanlı-Türk Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi’ni kurmakla meşguldü. Açılış toplantısında internet sözlüğümüz hakkında bir konuşma yapmamı önerdi. Bu olay aramızda derin bir dostluk ve verimli bir işbirliğinin başlangıcı oldu.  2004 yılından beri, Şalom Gazetesi’nin Ladino dilinde aylık eki olan El Amaneser’i çıkarıyoruz. Karen, El Amaneser Dergisi’nin yazı işleri müdürü, ben ise editörlük ve koordinatörlüğünü yapıyorum. Tüm dünyadan, elektronik posta yoluyla, bu dili unutmamış olan kişiler bize yazılar yolluyorlar, biz de bunları dergide yayınlıyoruz. Yazıları yayınlananlar inanılmaz derecede duygulanıyor ve mutlu oluyorlar.

Hayatımın bu döneminde, böyle duygulu bir iş yaptığım için çok memnunum. Annem Judeo-Espanyol dilini çok severdi. Evde Fransızca konuştuğumuz halde, hayatının son iki yılında hep Ladino konuştu. Ben de bu uğraşımla, onun ruhunu şad ettiğimi hissediyor ve mutlu oluyorum.

 


İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın