Biri iyi, diğeri vasat iki Hollywood filmi

66. Cannes Film Festivali’nde Soderberg parlarken, James Gray düş kırıklığı yarattı

HBO televizyon kanalı için yapılan ‘Şamdan’ın Arkasında’ Cannes’daki yarışmaya katılan ilk TV filmi olarak bir ilke imza attı. 1970’lerin efsanevi müzikhol yıldızı, pop piyanist Liberace’nin en genç sevgilisi Scott Thorson’la olan inişli çıkışlı ilişkisini, Steven Soderberg başarılı biyografik film kalıpları içinde anlatıyor. Jüri, En İyi Erkek Oyuncu ödülünün kesin favorileri Michael Douglas-Matt Damon ikilisinin hakkını teslim etmiyor. Kariyerindeki beş filminden dördü Cannes’da yarışan, Martin Scorsese’nin varisi olarak gösterilen, genç Amerikalı yönetmen James Gray’in ‘Göçmen’ filmi festivalin en büyük düş kırıklığı oldu

Bu yazımızda önümüzdeki sinema sezonunun ağır topları sayılacak iki filmin eleştirisini okuyacaksınız. Steven Soderberg’in, Liberace’nin fırtınalı bir ilişkisini anlattığı ‘Şamdan’ın Arkasında’ bütün eleştirmenler tarafından beğenildi. Ayın eleştirmenler James Gray’in ‘Göçmen’ine “Düş kırıklığının Altın Palmiye’si” yaftasını yapıştırdılar.

İKİ GAY’İN FIRTINALI AŞKI

Hollywood’un harika çocuklarından Steven Soderberg, 40’lı yaşlarında, beş yılda üç film yaparak üretkenliğini ve sinema iştahını kanıtladı.

Henüz 26 yaşındayken Cannes Film Festivali tarafından keşfedilen, senaryo yazarı-aktör-yönetmen-yapımcı-görüntü yönetmeni Steven Soderberg, 1989’da ‘Seks Yalanları/Sex, Lies and Videotape’ ile Altın Palmiye ödülünü kazanmıştı.

50 yaşına bastığında sinemayı katiyetle bırakacağını yıllardır dile getiren sanatçı, bu yıl Cannes’da bir ilke imza atarak, yarışmaya bir televizyon filmiyle katıldı.

1970’lerin efsanevi müzikhol yıldızı, pop piyanist Valentino Liberace’nin en genç sevgilisi Scott Thorson’la inişli-çıkışlı ilişkisini anlatan ‘Şamdan’ın Arkasında / Behind the Candelebra’ ilginç bir biyografik film. Terry Gilliam’ın ‘The Fisher King/Balıkçı Kral’ filmindeki senaryosuyla 1992 En İyi Senaryo Oscar Ödülü’nü kazanan Richard La Gravenese tarafından yazılan senaryoyu ‘fazla gay’ bularak ürken büyük stüdyolara tepki koyan Soderberg, filmi HBO televizyon kanalı için çekmiş.

Film ismini, müzikhol sahnelerinin ve televizyonun gözbebeği, eksantrik, homoseksüel piyano virtüözü Liberace konserlerinde piyanosuna oturttuğu kitsch şamdandan alıyor. 1950’lerde ünlenen, Elvis Presley, Elton John,Freddie Mercury, Lady Gaga ve Madonna’dan çok önce dünya starı olmuş, bu fantastik ve medyatik sanatçı, 1987’de AİDS’den ölmeden önce, şöhretini 30 yıl boyunca sürdürmüş.

Bu sofistike, şaşırtıcı film, Soderberg’in dönemin atmosferini yansıtan mükemmel mizanseniyle, La Gravenese’nin özenle yazılmış kusursuz senaryosu ve diyaloglarıyla, Peter Andrews’un görkemli görüntüleriyle ve üç baş oyuncusunun akıllarda kalacak kompozisyonlarıyla öne çıkıyor.

TV filmlerine Oscar ödüllerinin yolu kapalı olduğu için, Cannes jürisinin Michael Douglas-Matt Damon ikilisine hak ettikleri En İyi Erkek (!) Oyuncu ödülünü esirgemelerine üzüldüm.

Las Vegas Hilton’da karşılaşan Liberace ile Scott Thorson’un fırtınalı ilişkisini izlerken, film müzikhol dünyasının kulislerinde yaşananlara da ışık tutuyor.

ABD’nin Zeki Müren’i sayılan Liberace, evvelce Gordon Douglas’ın ‘Sincerely Yours’ (1955) ve Tony Richardson’un ‘The Loved One’ (1965) filmlerine konu olmuştu.

Film 1977 yazında, Liberace’ye yakışıklı homoseksüel gençleri bulup getiren ajanının taşralı Scott Thorson’u piyaniste tanıştırmasıyla başlıyor. Liberace, beraber yaşadığı ancak şımardığı için kurtulmaya çalıştığı sevgilisini terk edip, Thorson’a yeni bir hayat teklif eder. Yarı köylü genç adamla olan yaş farkı ve sosyal statü aykırılığına rağmen, ikili arasında beş yıl sürecek fırtınalı bir ilişki başlar.

Sahne giysileri ve mücevherleriyle tanınan piyanist, genç sevgilisine sayısız giysi ve mücevher hediye eder; güya istikbalini garanti altına alacak bir sözleşme de imzalar. Ancak büyük aşklarının da sonu vardır. Yeni ve yakışıklı bir gay ile tanışan Liberace eski aşkını kapıya koyar. Tecrübenin verdiği ustalıkla hazırlanmış sözleşme, Thorson’u keçiboynuzu tadında teselli armağanlarla baş başa bırakır.

Liberace’in sağ kolu ve mali danışmanı Seymour Heller (Dan Akroyd), ‘Bay Yüzde On’ unvanını hak eden bir beceri ile patronunun eski gözdesinden problemsiz ayırabilmenin yolunu bulmakta deneyim sahibidir.

Soderberg, dönemin panoramasını yansıtmadaki ustalığı, oyuncu yönetimi, cinsellik içeren sekanslardaki başarısıyla dikkati çekerken, filmin ilk yarısındaki çılgın tempoyu ikinci yarısında sürdüremiyor.

Peruğunu çıkardığında, kemoterapiden yeni çıkmış ve makyajsız haliyle, tanınmaz ve ürkütücü bir Michael Douglas, vücut çalışmış, permalı saçları açık sarıya boyanmış bir Matt Damon’un yanında filmin öyle bir aktörü var ki, gözüktüğü her sahnede iki süperstardan rol çalıyor; estetik cerrahı rolünde Rob Lowe harikalar yaratıyor.

EN BÜYÜK DÜŞ KIRIKLIĞI

Dört filmlik kariyeriyle, 44 yaşındaki James Gray’i, Hollywood’da Martin Scorsese ve Francis Ford Coppola’nın varisi olarak gösterenler, 5. filmi ‘Göçmen/The İmmigrant’ı izledikten sonra düş kırıklığı yaşayacaklar.

Rus Yahudi’si bir ailenin New York doğumlu oğlu olan James Gray, 25 yaşındayken yaptığı ilk uzun metrajlı filmi ‘Little Odessa’ ile 1994 Venedik Film Festivali’nde Gümüş Ayı Ödülü’nü kazanırken şöhrete kavuşuyordu.

Evvelce Cannes’da yarışmalara katılan üç filmi, ‘The Yards’(2000), ‘We Own the Night’(2007) ve ‘Two Lovers’(2008) de köklerinden koparılmış ailelerin yaşadığı sorunları polisiye film kalıplarında işledi. Beşinci filmi ‘The İmmigrant’ aynı yolda ilerliyor, ancak uzun, ağır ilerleyen sıkıcı bir melodram olmaktan kurtulamıyor.

ABD’ye göç edenlerin karaya bastıkları ilk yer olan Ellis İsland’da, 1921 yılında başlayan konusuyla film, Polonyalı iki genç kız kardeşin öyküsünü anlatıyor.

İstikbal projeleri yapan iki kız kardeşten Magda, tüberküloz hastası olduğu için, gemide tecavüze uğrayan ablası Ewa’da (Marion Cotillard) yolculuk esnasında fahişelik yaptığı suçlamasıyla, göçmen bürosu tarafından ABD’ye girişleri engellenir.

Gray, yalnız parıltısız mizanseniyle değil, inandırıcı olmaktan uzak senaryosuyla yazar olarak da başarısız.

Ewa kendisine kefil olan, yatacak yer ve iş bulan, gizemli kurtarıcısı Bruno’nun (Joaquin Phoenix) niyetini kısa zamanda anlar: karantinada tutulan Magda’yı kurtaracak parayı Bruno’nun bulduğu müşterilerden, vücudunu satarak kazanacaktır.

Ewa’nın fahişelik yaptığı semtte sihirbaz olarak çalışan Bruno’nun kanlı bıçaklı olduğu kuzeni Orlando (Jeremy Renner) genç kadına yeni bir hayat teklif ederek aklını çeler. Sermayelerinden birinin elinden kaçmakta olduğunu sezen kıskanç Bruno’nun müdahalesiyle olayların boyutu değişir.

James Gray’de aşina olduğumuz rüşvet, yozlaşmış emniyet güçleri gibi gözde temalar eşliğinde ,aynı kadını paylaşamayan iki güçlü erkeğin mücadelesini izliyoruz.

Ancak filmin hiçbir bölümünde karakterlerin motivasyonu ile ilgili öne sürülen savlar ve öykünün kendisi inandırıcı olamıyor. 

 

CANNES NOTLARI

--Piyanist Liberace ile AİDS’in ilk kurbanları arasında romantik filmlerin unutulmaz aktörü Rock Hudson var. 1985’te AİDS’den öldüğünde 60 yaşındaydı ve hastalığı uzun yıllar gizlenmişti. Rock Hudson’u ilk kez 1966 Cannes Film Festivali sırasında gördüğümde henüz 41 yaşındaydı. Cannes’a John Frenkeinheimer’in yarışma filmi ‘Seconds’ın baş aktörü olarak gelmişti. Doris Day ile yaptığı komedi filmleriyle tanınan Rock Hudson üç yıl süren bir evlilik de yapmıştı. En ünlü filmi George Stevens’a En İyi Yönetmen Oscar ödülünü kazandıran ‘Devlerin Aşkı/Giants’ idi. 1956 tarihli filmde Rock Hudson’un rol arkadaşları efsanevi James Dean ile Elisabeth Taylor’du.

--Festivalleriyle ünlü, Fransız Rivierası’nın küçük sahil şehri Cannes, mayıs aylarında sinemanın nabzının attığı yer oluyor. 40 yıl öncesinin 800-900 gazetecinin yerini yıllardır hep 4 bini aşan bir basın ordusu aldı. Filmlerin sayısı, davetlilerin sayısı arttı. Festival Sarayı’nın ikişer bin kapasiteli salonları yetersiz kaldı. Basın gösterimlerinde yer bulabilmek için çok önceden gitmek lazım. Yıllardır Cannes’da olduklarını bildiğim tanıdıklarıma hiç rastlamadan festivali bitiriyorum.

--Cannes Belediyesi’nin 50 milyon Euro’luk bir sübvansiyon ile destek verdiği film festivali, Cannes’da 12 günde 250 milyonluk bir iş hacmi sağlıyor. İki film arası sandviç ile beslenen eleştirmenler, festivalin bitmesine iki gün kala ‘Le Suquet’ kalesinde, Cannes Belediye Başkanı’nın sarımsaklı balık-şarap ziyafetinde bir araya geliyorlar. Türk gazeteciler, Cannes’a tepeden bakan bu muhteşem manzaralı bahçeye ilk varanların ayırdıkları masayı paylaşıyorlar.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın