Ve bahar geliyor...

Hayatımızın melun teferruatları bize habire engeller koyuyor, mutluluğumuzu zehirliyor. En çok da etrafımızdakilerin aldatma teşebbüslerine üzülüyoruz. En büyük trajedilerimizden biri romanlarda okuduğumuz veya uzak diyarlarda yaşamış kimi ‘güzel’ insan karakterlerini çevremizde beyhude aramak olsa gerek. Lakin bu günlerde hayatıma iki özel insan girdi.

Anam

Ben topaç çevirirken sokakta 

Benim güzel oğlum,

Paşa olacak derdin

Halbuki ben hâlâ

Topaç çeviriyorum sokakta.

Rüştü Onur

Son günlerde hiç bu kadar bu yıl beklediğim kadar baharı özlememiştim. Günlerin bir nebze uzamasına, karanlığın bir parça azalmasına rağmen ısrarla ılık ve aydınlık günleri bekliyorum. Dersaadet’in doğru dürüst yaşanmayan kış mevsimi bu güzelim şehri sürekli yıpratıyor, yoruyor, kişiliksiz kılıyor; tıpkı yorgun ve ümitsiz ruhlu insanlar gibi. Mütemadiyen, her şeyin bedelini bilip de hiç bir şeyin değerini bilmeyenlerin etrafımızı çevirdiği bir havada, çıkar ilişkilerinden bağımsız hiç bir yakınlaşma isteğinin olmadığı, sevgiden yoksun bir ortamda tek tesellimiz baharın ışıklı resmi oluyor her daim.

Ansızın gelip yıldırım hızıyla sizi aşık ettiren, sonra bir gecede ortadan kaybolan sevgiliye benzer erguvanın o görkemli görüntüsü için bile baharı beklemeye değer. Yitik ve kaybolmaya yüz tutmuş sessiz ve bedbaht çoğunluğunuzu simgeleyen, hazan mevsiminin sararmış yapraklarının, dallarından kopup yavaş yavaş ölüme yuvarlanmasına inat, ‘yuvasında’ tekrar vücut bulan yemyeşil yenilerinin etrafa saçtğı umut ışığına ihtiyacımız var.

Umutsuz yaşanmıyor vesselam.

Lakin bir gerçeği yeni anladım. Bir roman okurunun veya uzaktaki dünyanın güzel insanlarının peşinde koşan sade bir insanın en büyük trajedisi, bir yerlerde okuduğu o ölümsüz ve saf kahramanların karakterlerini etrafında beyhude araması olsa gerek. Ve bu yüzden, gittikçe ‘yalnızlaşan’, etrafını anlamakta giderek zorlanan ‘mağdur’un, iç gettosuna kapanma eğilimi gösterip hayata teslim olmasını görmek hüzün verici olsa gerek.

Bunlara mukabil, güzel bir şey oldu. Hayatıma bugünlerde biri gerçek diğeri fiktif iki kahraman girdi. Her ikisinin de güzel yüreklerinin nasıl da insanoğluna emsal teşkil edecekken önemsemediğimiz ama hayatımızı yönlendiren teferruatlar tarafından mağlup edildiğini gördüm; vuruldum pek tabii ki.

Ve işte dedim, bu insanlar bizim etrafımızda olduğu zaman belki, mutluluk dediğimiz yaşamın anlamı ve hedefine ulaşabileceğimiz nihai tahlilde.

Bu güzel insanlardan biri, 22 yaşında vereme yenik düşen bir Türk şairi, Rüştü Onur. Yoksulluk ve yoksunluk içinde şiir ve aşkla zalim hayata karşı çıkan bir kahraman, Onur.

Deli gibi sevdiği hasta eşini kaybederken sevgi adına, aşk adına gösterdiği büyük özveriyi ve onun ölümünden sonra yaşadığı büyük buhranı öğrendiğimde nasıl da katıla katıla ağlamak istedim. Tek isteği ömrü boyunca karısıyla yaşayıp şiir yazmak olmuştu. Lakin, “Ben ölecek adam değilim. Ya aşklarım, ya şiirlerim n’olacak?” dedikten kısa bir süre sonra vereme yenik düşecekti. Geriye, çok yıllar sonra gelen ünü, şiirleri ve aşkını çok kısa süreliğine yaşadığı eşine yazdığı mektuplar kaldı: “Sen varken / Yalnız değilim bu şehirde / Oturup konuşabiliyorum / Hatta gezinebiliyorum / Sokaklar boyunca / Ya sen olmasan?...”

Diğer kahramanımız ise Sabahattin Ali’nin ‘Kürk Mantolu Madonna’sındaki Raif Efendi... Yalnızlık ve yoksunluk içinde yaşarken gittiği Berlin’de Yahudi kızı Maria’ya âşık olan genç Raif. “Sen bana dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim de bir ruhumun bulunduğunu öğrettin” dediği kıza aşık olduktan sonra hayatının kupkuru kozasından fırlayıp yaşamın anlamını kavrama yolunda giden Raif, Maria’da kendini bulur. Gerçek, içten, sunilikten uzak, güven duyacağı bir ilişkiye sahip olmanın gücüyle küllerinden doğar ve onun için çoğumuzun göremediği anlamlı hayat o zaman başlar. Lakin bu mutluluğun çok uzun süremeyeceğini de anlar. “Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın detaylardan ibaret olduğunu görüyorum. Bizim mantığımızla, hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu” der. Genç Raif, babasının ölümüyle zorunlu olarak ülkesine döner. Maria’yı Türkiye’ye getireceğini düşündüğü günlerde kızın mektupları kesilir. Ondan hiç haber alamaz, tam 10 yıl boyunca. Aldatıldığına inandığı için Maria öncesi kişiliksiz, silik, ruhsuz ve yalnız hayatına geri döner, evlenmesine ve çocuklarına rağmen. Zira hiç biri Maria’nın yerini tutamayacaktı. Lakin bir gün Maria’nın, onu Berlin’de bıraktıktan kısa süre sonra ondan olan kızını doğurmasının akabinde ölmüş olduğunu yıllar sonra öğrenecekti. Ve kızını dahi hayatı boyunca  görememiş olacaktı. Raif kendi dediği gibi ‘hayatın teferruatlarına’ yenilecekti...

***

Etrafımızda Rüştü ve Raiflerin çoğalması lâzım!

Yoksa topaç çevirmekle hayatımız daha mutlu olacak...

Neyse ki bahar geliyor...

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın