Etgar Keret, İsrail’in genç nesil edebiyatçıları arasında uluslararası üne sahip yazarlardan biri. Aynı zamanda senarist ve yönetmen olan Keret’in kısacık öyküleri düş ile gerçeklik arasında gidip gelen insancıl ve duygusal öyküler.

" />

Az sözle çok şey anlatan yazar ETGAR KERET

Etgar Keret, İsrail’in genç nesil edebiyatçıları arasında uluslararası üne sahip yazarlardan biri. Aynı zamanda senarist ve yönetmen olan Keret’in kısacık öyküleri düş ile gerçeklik arasında gidip gelen insancıl ve duygusal öyküler.

Az sözle çok şey anlatan yazar ETGAR KERET

Etgar Keret, Tanpınar Edebiyat Festivali’ne katılmak üzere İstanbul’a geldi. Aynı zamanda sinemacı olan yazar, Kartgart’da “Wristcutters” adlı filminin gençlere gösteriminin ardından, “Şehir ve İnsan” temalı söyleşide konuşmacı oldu. İsrail ve dünyada oldukça ünlü olan, ülkemizde de giderek adını duyuran Etgar Keret ile söyleşmek üzere Etiler D&R’ın çekme katında buluştuk.

‘Nimrod Çıldırışları’ ve ‘Gazze Blues’dan sonra “Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü” ile üçüncü kitabınız Türkçeye çevrildi ve yayımlandı. Türkiye’ye geliş sebeplerinizden biri de bu mu?

 Türkiye’ye ilk gelişim. İki ülke arasındaki gerginlik nedeniyle özellikle gelmeyi arzu ettim. Bu ziyaretin ulusal bir görev olarak değil, insani bir yakınlaşma niteliği taşıması açısından önem taşıdığını düşünüyorum.

İsrail genç nesil yazarları arasında en göze çarpan uluslararası üne sahip bir yazarsınız. Sizi yazın hayatına iten ne oldu?

Henüz yazar olmaya karar verip vermediğimden emin değilim. Askerlik görevimi yaptığım süre içinde yazmaya başladım, 19 yaşımdaydım. Ondan önce çok okuyor fakat hiçbir zaman yazmaya yeltenmiyordum. O günden bu güne sürekli yazıyorum.

Eserleriniz 34 ülkede yayımlandı, 29 lisana tercüme edildi. Bu uluslararası başarı sizin gibi genç bir yazar için ne ifade ediyor?

Gerçekten çok sevindirici ve heyecan verici bir durum… Yazar yazdığı zaman dünya ile bir diyalog kurmak ister. Kendisinin eğildiği konulara okurun yakınlık duymasını, iç dünyasına girebilmesini arzu eder. Tabii ki başardığı hissi yazarı tatmin duygusunu kazandırır.

Öyküleriniz düş ile gerçeklik arasında gidip gelen, insancıl ve duygusal öyküler. Bunun kişiliğinizle ilgisi var mı?

Yazdıklarım tabii ki kişiliğimle yakından ilgili. Ben yazdıklarımı yazım anatomisi olarak nitelendiriyorum. Bazıları daha çok beyinleri, bazıları yürekleri ile yazar. Ben vücudumun derinliklerinden, bağırsaklarımdan yazıyorum. İnsanlar benim yazımlarımın bilinmeyen, kaynağı belli olmayan bir yerden geldiği izlenimine sahipler. Bu bilinmeyen de öykülerimin düş ağırlıklı olmasıyla oldukça ilintili. Beni yönlendiren gücü tarif etmem mümkün değil, öyküyü şekillendiren, öyküden sorumlu olan o güçtür.

Gazze Blues kitabınızın içinde 9.90 adlı öykü hayatın anlamını arayan bir kişiyi konu ediniyor. Senaryosunu yazdığınız 9.99 Dolar adlı filmde de hayatın anlamının arayışı var. Öykü ile senaryo arasında bir ilişki var mı, hangisi hangisini doğurdu?

Öyküyü senaryodan yıllar önce kaleme aldım. Senaryo öykümün genişletilerek sinemaya uyarlanmış şeklidir.

Sizin hakkınızda, “Başka yazarların 600 sayfada anlattıklarından çok fazlasını 6 paragrafta verebilir” şeklinde bir yorum yapılmış. Tarzınız veya amacınız bu mu, az sözle çok şey anlatmak mı?

Normal yaşantımda çok sabırlı, oysa yazarken oldukça sabırsızım. Eğer gereksiz ve katkısı olmayan bir cümle yaptımsa onu hemen yok etmeyi tercih ederim. Şöyle anlatayım; yazarken kendimi gövdesinde delik olduğu için su alan ve batmakta olan bir sandal gibi hissediyorum. Bu durumda hafiflemek için lüzumsuz şeyleri atıp, sadece gerekli olanları saklamak gerekiyor. Çok konuşkan olduğum halde yazarken cimriyim.

Ülkenizde ve ülke dışında birçok ödüllerle onurlandırıldınız. Bu yıl Fransa’dan aldığınız Chevalier de l’Ordre des Arts et des Lettres Ödülü tüm eserlerinize mi verildi?

Bu ödül Fransız okuruna yapılan kültürel katkı nedeniyle veriliyor. Yani Fransız okurunu ve sinema seyircisini kültürel açıdan zenginleştirdiğim kanısıyla bana verildi. Fransa gerek kitaplarıma gerekse filmlerime nedense büyük ilgi duyuyor.

Eşiniz Shira Geffen ile çektiğiniz Meduza adlı film size 2007 yılı Cannes Film Festivali’nde Camera d’Or Ödülü’nü kazandırdı. Sinemacı olarak kariyeriniz nasıl başladı? Tercihiniz nedir senaryo yazarlığı mı, öykü yazarlığı mı?

Öykü yazarlığının yaşamımda kesinlikle daha önemli bir yeri var. Senaryo yazmayı film yapmayı seviyorum ama ikisi arasında bir tercih yapmam gerekirse öykü yazarlığı benim için çok daha sağlam temellere dayanan bir anlam taşıyor. Uzun bir süre yazdıktan sonra yazar kendini yalnız ve tecrit edilmiş hissediyor. Sinemada başkaları ile işbirliğine giriyor, yalnızlığından sıyrılıyor. İnsanlarla birlikte olma, onlarla birlikte üretme arzusu sanatsal güdülerin ötesinde toplumun içinde yer alma ve sosyalleşme isteğinden kaynaklanıyor.

Yazar Salman Rushdie sizin hakkınızda “The voice of the next generation” (gelecek neslin sesi) derken, New York Times “Etgar Keret is a genius” diye yazmış. Bu övgüler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tabii ki sevindirici… Ama her yapılan övgünün de her zaman doğru olmadığını da biliyorum. İnanın ki bu tür övgüler, okurla kurduğum diyalogdan daha az önem taşıyor benim için. Bu övgülerin de okurla diyaloga yol açtığı gerçeğini de göz ardı etmiyorum. Verdiğiniz örneklerdeki gibi övgüler okurumla diyalog ortamının açılmasında anahtar görevi görüyor.

Bakın sonuçta her yazar biraz megalomandır, alçak gönüllü olamaz. Fakat bir ölçüde bunu gizlemeye çalışır. Çünkü yazmak mütevazı bir eylem değildir, yazdığınızı kitap halinde yayınlıyor satışa çıkarıyorsanız bunun altında tevazu olamaz. Her yazarın megalomanlığı farklı yönlerde kendini belli eder. Benim megalomanlığım okur ile iletişim kurma, konuşma, diyalog kurma, duygularımı paylaşma isteği yönünde gelişti. Bu iletişim benim açımdan, kazandığım ödüllerden, övgülerden çok daha değerli. Tabii ki ödüller ve övgüler daha geniş okur kitleleri ile iletişimi sağlıyor.

Bir yazıda ailenizi ‘İsrail’in mikrokozmosu’ olarak nitelendirdiğinizi okudum. Bunu açıklar mısınız?

Annem ve babam, ikisi de Holokost kurtulanı. Annem Polonyalı, Varşova Gettosu’nda bulunduğunda çocuktu, tüm ailesi yok edildi. Babam Polonya ile Belarusya sınırında bir kentten, o da kız kardeşini yitirdi. Ailemizin her ferdi siyasi açıdan farklı kesimlerde yer alıyor. Erkek kardeşim aşırı solcu ve Siyonizm karşıtı. Kız kardeşim aşırı dindar kesimden, yerleşimlerde yaşıyor, 11 çocuğu, beş torunu var. Ben ılımlı solcuyum. Babam sağcı ve gençliğinde Etzel Örgütü’nde yer aldı. Annem radikal sağda… Gördüğünüz gibi herkes birbirinden çok farklı uçlarda ama aile sevgisi bizi birleştiriyor. Aile sevgisi siyasi farklılıklarımızdan çok daha güçlü…

Etgar Keret ile D&R’ın üst katındaki söyleşimiz sırasında mekâna çoğunluğu genç okurlar doluşmaya başladı. Mekânın ortasında dizilmiş iskemlelerde sessizce yerlerini aldılar, “okuma ve diyalog” tarzında gelişecek birliktelik için genç yazarla buluşmayı beklediler. Söyleşimiz tamamlanır tamamlanmaz Etgar Keret, okurlarının arasına karışıp sohbetine başlamıştı bile… Okur ile iletişim kurma, konuşma, diyalog kurma, duygularını paylaşma çok değerliydi onun için. Kazandığı ödüllerden, övgülerden çok daha değerli…

Gazze Blues nasıl doğdu?

İsrailli Etgar Keret ile Filistinli Samir El-Youssef birlikte yayınladıkları Gazze Blues, farklı mevzilerden yükselen sesleri bir araya getiriyor. Herşey, birbirlerini daha önce bir edebiyat sempozyumunda tanıyan ve daha sonra ilişkilerini koparmayan Etgar Keret ile Samir El-Youssef’in 2002 yılında İsrail’e yönelik bir bomba saldırısının ardından yaptıkları telefon konuşması ile başladı. Etgar Keret bu telefon konuşmasını şu sözlerle anlattı:

“Bombalı saldırıdan sonra Samir beni aradı ve ‘Birşeyler yapmamız gerek’ dedi. ‘Evet ama hiçbir işe yaramayacak bir imza kampanyası daha başlatmak istemiyorum’ dedim. Bunun üzerine, ‘Hayır, bir fikrim var’ dedi. ‘Birlikte bir kitap yapalım. Seni okuyan ve beni hiçbir zaman okumayacak o kadar çok insan var ki… İki tarafı da insanlıktan çıkarmanın çok kolay olduğu bir konuda tarafları insancıllaştırmak için bir çaba göstermiş oluruz’ önerisinde bulundu.”

Gazze Blues’u Filistinli yazar Samir El-Youssef ile yazdınız. Amaç tarafların insancıl yönlerine dokunmak özellikle insancıllığı vurgulamaktı. Gelen tepkiler nasıldı?

Bu kitap aslında İsrailli veya Filistinli okura değil, taraflar arasındaki anlaşmazlığı siyah/beyaz olarak değerlendiren diğer ülke insanlarına yönelik bir kitaptı. İnsanlar genelde ya Filistin ya İsrail yanlısı oluyorlar. Samir ile amacımız, Yunanistan veya Türkiye gibi ülkelerde okurlara ulaşmak, gerçeklerin içinde yaşayan bizlerin bakış açılarını onlara tanıtmak, bu konuda bağnaz davranan İsrail karşıtlarına benim, Filistin karşıtlarına da Samir’in yazdıklarını okutmaktı. Yani karşı tarafın okurlarına ulaşmak… Bu kitap bir tür insancıllaştırma girişimiydi. Okura ‘farklı düşünmen, karşı olman önemli değil ama işte karşında bir insan var ve gerçekler senin bildiğinden çok daha karmaşık’ diyebilmen.

İsrailliler ile Filistinliler arasında çözümsüzlük devam ediyor ve henüz barış sağlanamıyor. Bizim bu girişimimiz ağrıya karşı sakinleştirici bir ilaç almak gibi. Sorunu tabii ki çözmüyor ama önlemek için bir şey yaptığın kanısını taşıyorsun.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın