Geçen haftalarda yayınlamaya başladığımız Zelda Ovadya’nın hazırladığı “El Rolo de la mujer Sefaradi al seno de la famiya” adlı çalışmasının Türkçe çevirisini bu hafta yayınlamaya devam ediyoruz

" />

Sefarad kadınının aile içindeki rolü -2

Geçen haftalarda yayınlamaya başladığımız Zelda Ovadya’nın hazırladığı “El Rolo de la mujer Sefaradi al seno de la famiya” adlı çalışmasının Türkçe çevirisini bu hafta yayınlamaya devam ediyoruz

Sefarad kadınının aile içindeki rolü -2

Sefarad kadınları evlerine olan düşkünlüklerinden başka, aile arasında yapılacak geleneksel kutlamaları da çok önemserlerdi. Bu kutlama günleri özel olarak kadın kadına yapılırdı.

Bu günler ‘çeyiz hazırlığı’ (Aprantar la aşugar, Aparar la aşugar), ‘çeyiz sergilemesi günü’, ‘gelin hamamı’ (el banyo de novya), ‘bebek için bez kesme töreni’ (kortadura de faşadura) olmak üzere çeşitlilik gösterirdi.

Atlamadan ilave etmek gerekir ki, Sefarad kadını Ladino dilini kuşaktan kuşağa taşıyan kişidir. Bu kadınlar sürekli evin içinde yaşadıkları için hayatlarının tümü ev çevresi ile kısıtlıydı. O yüzden başka dilleri öğrenme şansları çok fazla değildi. Evde sürekli Ladino dili konuşulurdu, aile içinde bu dili bilmeyen tek kişi bulunmazdı. Bizler bugün sadece oluşturabildiğimiz şartlarda bu dili konuşurken, tamamen yok olmaması için, mücadele veriyoruz.

Sefarad annelerinin arasında şifreli konuşmalar olurdu. Çocuklarına “komşumuz madam Mari’ye git, ona de ki tutbeni (türkçe) tenemaka (rumca) veya alikobeni (alıkoybeni: türkçe)”. Bu kelimelerden anlaşılacağı üzere annenin o gün ya büyük çamaşır gibi çok zor işleri vardı veya bir iki saat sessizlik ve huzur istiyordu. Çocukları hiç sorgulamadan komşuya gidip annesinin şifreli mesajını ilettiklerinde, çocuğu alıp içerde oturturlardı.

Zannediyorum ki o devirlerin çocukları daha naif ve uysal tiplerdi. Bir köşede oturur, utançlarından ağızlarını bile açmazlardı. Günümüzde 4-5 yaşındaki torunlarımızın veya çocuklarımızın böylesine sus pus mahçup bir biçimde oturacaklarını düşünebiliyor musunuz?

Sefarad kadınları yaptıkları tüm zahmetli işlerinin yanı sıra şifacıydılar. Doktorluktan anlarlardı. Ayrıca “aprekantar” denilen küçük geleneksel tedavi şekilleri vardı. Bu tedaviler sıkıntılara ve hastalıklara göre farklılıklar gösterirdi.

Tüm İstanbullu, İzmirli, Bursalı, Edirneli veya Selanikli kadınlar, asırlar boyunca hünerleri, sabırları ve imanlarıyla ailelerinin iyi ve kötü günlerinde evlerinin temel direği oldular.

İspanya’dan kovulan Yahudiler, Avrupa’nın çeşitli ülkelerine yerleşmişlerdi. Fransa, İtalya ve Hollanda’da 14. yüzyılda başlayan ve 15. ile 16. yüzyılda doruğuna çıkan Rönesans Devri ile tanıştılar. Önce İtalya’da başlayan ve gelişen kültür ve entelektüel Rönesans hareketleri, zamanla diğer Avrupa ülkelerine de yazılmıştı.

Bu dönem, orada yaşayan Yahudi kadınları da olumlu olarak etkilerdi. Çeşitli kültür donanımlarına sahip olan Sefarad kadınları zaman içinde erkeklerle eşit hale gelebilecek kadar yetkin oldular.

Kuşkusuz ki bu kadınların en çok bilineni ve önemli işler yapanı Dona Gracia Nasi’dir. Bu kadın yaşadığı yerlerin yöneticileri ve kiliseleri ile zaman zaman anlaşmazlığa düştüğü halde, akıllı, gözüpek bir karaktere sahip olduğundan her dönemde kendini ulusunun selametine adamıştı.

Kendisi Sefarad tarihinin en önemli ve ilginç karakterinden birisidir. Bu kadın zenginliği, kültürü ve cazibesiyle çok ünlü biriydi; kendi dönemindeki Yahudiler ondan sadelikle “La Senyora” diye bahsederlerdi. Dona Gracia Nasi 16. yüzyılda Portekiz’in başşehri Lizbon’da doğdu. Ailesi İspanya engizisyonundan kaçıp, Lizbon’a yerleşen Marrano (dönme) bir Yahudi ailesiydi. Kendisi Gracia Benveniste adıyla doğduğu halde, Portekiz’de de başlayan engizisyonunun etkisiyle aile Hıristiyanlığı kabul etti ve Gracia’nın adı Beatrice Luna oldu. Aile her şeye rağmen Yahudiliklerini gizlice yaşamaya devam etti.

Dona Gracia, Francisco Mendes ile evlendi. Francisco Mendes, aslında çok varlıklı ve asil Yahudiler olan Nasi ailesinden geliyordu.

Birkaç yıl sonra eşini kaybeden genç kadın, Portekiz engizisyonundan kurtulmak için tüm malvarlığıyla birlikte, kızını ve kocasının yeğeni Don Yosef Nasi’yi yanına alarak Belçika’nın Anvers kentine yerleşti.

1547 yılında Venedik şehrine yerleşti ve bir süre sonra hapse atıldı. Yapılan politik yazışmalarda Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın Venedik prensine yazdığı sert mektuplar sonucunda serbest bırakıldı ve İtalya’nın Ferrera kentine yerleşti. Ferrera’da yeniden gerçek dini olan Yahudiliğe geçti ve dinini özgürce yaşamaya başladı.

Artık Gracia Nasi adını kullanıyordu.

1553 yılında, muhteşem Sultan Süleyman’ın daveti üzerine İstanbul’a yerleşti. Boğazın kıyısında kendine bir köşk satın aldı, hayatını ve iş ilişkilerini oradan sürdürmeye devam etti. Konumu ve cazibesi itibari ile Sultan ile çok iyi ilişkiler kurdu. Hem Osmanlı ülkesindeki Yahudilere, hem de Avrupa’daki Yahudileri madden, sürekli olarak destek vermeye başladı.

Örneğin İtalya’nın Ancona kentinde suçsuz yere tutuklanan 51 Yahudi’nin kurtarılması için büyük çaba harcadı. 16. yüzyılın ilk yarısında oldukça güçlü ve varlıklı bir Yahudi toplumu Aucona’da yaşıyordu. Bu kişilerin birçoğu Papa III. Paolo’nun güvenini kazanmışlardı ve onun huzuruna kabul edilirlerdi.

Adriyatik Denizi’nde yapılan ülkelerarası ticarette, Ancona’nın ekonomisini en üst seviyeye getirmişlerdi. Böylece Ancona onların sayesinde çok gelişmişti.

Bu ortam Papa IV. Paolo’nun başa gelmesiyle bozuldu. Papa, Yahudilerin ticaretini kısıtladı. Aralarından 51 tüccar tutuklandı. O devirde bu tip suçlamalara verilen ceza ise diri diri yakılmaktı.

Dona Gracia bu olayları duyar duymaz hemen Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım rica etti.

Sultan Süleyman Papa IV. Paolo’ya yolladığı sert ve kızgın ifadeli mektubunda, tutuklattığı 51 Yahudi’yi serbest bırakmadığı takdirde, Osmanlı’da yaşayan Hıristiyanlara aynı muameleyi yapayacağını bildirdi. Mektup çok faydalı oldu, çünkü Yahudi tüccarlar derhal serbest bırakıldılar.

Ancona’da yaşayan bu olaylardan intikam almak amacıyla Dona Gracia tüm dünya Yahudi tüccarlarına Ancona limanını boykot etmelerini, onun yerine Pizarro limanını kullanmalarını teklif etti.

Sonuç olarak, Papa’nın hiddetinden korkan Ancona Yahudileri bu boykotun kaldırılmasını rica ettiler.

Her ne kadar bu boykot başarılı olamadıysa da, Dona Gracia kişisel gücüyle olaylara hakim olup, bu 51 kişiyi diri diri yakılmaktan kurtardı.

devam edecek…

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın