Yazar Hande Altaylı ile ikinci kitabı Maraz’ın yayımlanmasının ardından çok keyifli bir röportaj yapma şansı elde ettim. Ona, hangi okullarda okuduğunu, hangi dilleri konuştuğunu ya da burcunu sormak yerine, hakkında tüm merak ettiklerimi ve cevaplarını hiçbir röportajda bulamadığım soruları sormayı tercih ettim…

" />

Tek bir hayalim vardı: kitap yazmak!

Yazar Hande Altaylı ile ikinci kitabı Maraz’ın yayımlanmasının ardından çok keyifli bir röportaj yapma şansı elde ettim. Ona, hangi okullarda okuduğunu, hangi dilleri konuştuğunu ya da burcunu sormak yerine, hakkında tüm merak ettiklerimi ve cevaplarını hiçbir röportajda bulamadığım soruları sormayı tercih ettim…

Tek bir hayalim vardı: kitap yazmak!

Benim de hayalim onunla tanışmaktı... Hiç yapmadığım şeydir, ama 2006 yılında yayımlanan Aşka Şeytan Karışır adlı romanını bir gecede okuduktan sonra, Hande Altaylı ile tanışmam gerektiğine karar verdim. Ve ona bir e-mail atıp bana yaşattığı güzel duygular için teşekkür ettim! Öyle sıcak, öyle alçakgönüllü bir cevap yazdı ki, gözlerime inanamadım... Yaklaşık bir ay kadar önce piyasaya çıkan ikinci kitabı Maraz’ı da 24 saatte yalayıp yuttuktan sonra. “Bu defa hayalimi gerçekleştireceğim,” dedim kendi kendime; üstelik tanışmakla da kalmayıp, onunla röportaj yapacağım. Ve hayalim gerçek oldu!

House Café’nin bahçesine vardığımda, onu nasıl tanıyacağım endişesi yoktu içimde, gitmeden önce İnternet’te ve basında çıkan resimlerine bakmış, daha önce yaptığı röportajları okumuştum. Hani olur ya, bir gazeteciyi ya da bir yazarı sürekli yazılarından takip edince onu tanırmış gibi hissedersiniz ya, ben de o duygular içindeydim röportaja gittiğimde. Uzun zamandır tanışan iki dost gibi tam bir buçuk saat boyunca sohbet ettik.

Nereden geldi aklınıza kitap yazmak?

Bir akşam televizyonda bir film izlerken, karakterlerden biri diğerine, “En büyük hayalin ne?” diye sordu. Durdum bir an, benim en büyük hayalim ne, diye? Ve kitap yazmak olduğuna karar verdim. Düşündüm, düşündüm ve aslında kitap yazmak dışında bir hayalim olmadığını fark ettim. Gerçekleştirebileceğime inancım yoktu, ama en azından denemeye karar verdim. 

...Ve oturdunuz bilgisayarın karşısına?

Aklımda bazı düşünceler vardı aslında, bölük pörçük olaylar, aklımdan geçen bazı karakterler. Oturdum ve onları kâğıda döktüm. Bir başka deyişler içimdekileri kustum. Kendim için yazmaya karar verdim, güzel olmazsa da basmam, olur biter, dedim! Aşka Şeytan Karışır’ı yazmak sekiz ayımı aldı.

Bitince ilk kime okuttunuz?

Ablama… Tanıdığım en eleştirel kişilerden biridir, ama sözüne çok güvenirim. Hem beğenmezse, kötülerse ona kızamam nasılsa, diye düşündüm! Kendi kanımdan, ailemden birine okutmak istedim.

Ne dedi peki? Beğendi mi?

Başta, kitap yazma işimi pek ciddiye almadı açıkçası, “Tamam ver, bir ara bakarım,” dedi. Okumaya başladıktan birkaç saat sonra beni aradı, heyecan içinde: “Bu harika olmuş, 100.000 satar!” dedi. Öyle de oldu zaten, ilk kitabım 100.000 sattı.

Sonra yayınevi seçmeye geldi sıra…

Okuyanus gittiğim ilk yayıneviydi, yayınlayıp yayınlamayacaklarından bile emin değildim. Ama editörleri çok beğendi, beni arayıp kitabı basmak istediklerini söyledi ve hemen hemen hiç değişiklik yapmadan yayınladılar. İkinci kitabım Remzi Kitapevi’nden piyasaya çıktı.

İkinciyi yazmak için neden üç sene beklediniz?

Aslında beklemedim, kitap piyasaya çıktıktan kısa süre sonra oturup yeniden yazmaya giriştim, ama başlar başlamaz “Acaba okur benden ne bekler?” diye bir düşünceye kapıldım ve derinde böyle bir baskı hissettim. Bu baskı hoşuma gitmedi ve rahat yazamamaya başladım. Biraz zaman geçmesini istedim ve aradan bir süre geçince, oturdum tekrar bilgisayarımın karşına, bir kez daha “kendim için yazmaya” karar verdim. On iki ayın sonunda Maraz ortaya çıktı.

Satışlar nasıl?

Aslında piyasanın durumuna göre (ve maalesef onca korsan yayına rağmen) çok iyi. Bu beni şaşırttı! Kitap çıkalı bir aydan biraz daha fazla oldu, 10. baskıyı çıkartmak üzereyiz. Satış 20.000 civarında…

Ablanız ne düşünüyor?

Ona göre bu kitabım da 100.000 satacakmış...

Hadi bakalım hayırlısı! Çok merak ettiğim bir konu var, neden her iki romanda da karakterin adı Aslı?

Maraz’ı yazmaya başladığımda kahramanın adını Firuze koymaya karar vermiştim, ama uymadı, yakıştıramadım. İşin aslı ben Türk edebiyatını, diğer edebiyatlara göre geç yaşta okumaya başladım. Çok saçma bir şey biliyorum, ama romanlardaki kahramanların isimleri bana nedense biraz “eğreti” gelirdi. Komiser Kemal gibi mesela! Ben romanlarımdaki karakterlerin daha doğal, daha güncel olmalarını istedim… Nedense kendimi Aslı ile rahat hissediyorum ve elim başka isme gitmiyor.

Etkilendiğiniz yazarlar var mı? Ya da özellikle sevdikleriniz?

José Saramago’nun dili zor olsa da, ona hayranım. Biçimin bir anlamı var onda ve bunu yapan yazarlara her zaman hayranlık duydum. Onun kitaplarını okuduktan sonra, kendi kendime “İşte kitap yazmak budur!” diyorum, ama herkes Saramago olamaz. Jules Vernes’in romanlarını okudum, Kosinski’yi çok severim. Hayatım boyunca yazarlara hep hayranlık duydum. Düşünsenize, bir roman kurguluyorlar ve sizi o yazdıklarıyla bir hayal âlemine taşıyorlar.  Belki de kitap yazmak benim için bu yüzden bu kadar önemliydi.

Yazmaya başlarken bütün öyküyü kurgulamış olur musunuz, yoksa akışına mı bırakırsınız?

Her kitap farklı şekilde yazılıyor bence. İlk kitabımı yazmaya başlarken bazı olaylar, bazı duygular vardı kaleme almak istediğim, sonra yazdıkça farklı yönlere gittim. İkinci kitabımda gözlemlerimden, deneyimlerimden yararlandım, bildiğim birkaç karakter üzerine yoğunlaştım. Çok değer verdiğim bir konu olan dostluğa, çocukluk arkadaşlıklarına değinmek istedim. Yani ta en başından, aklınızda bütün öyküyü bir kalıp gibi kurgulamanız gerekmiyor.

Çok sade bir dille yazıyorsunuz…

Gereksiz yere süslenen metinleri hiç sevmem. Köpeklerin boynuna takılan kurdeleler gibidir, metne bir yararı yoktur… Anlamlı süslemeleri “becerebilen” edebiyatçılara bırakmayı tercih ediyorum. Herkes aynı tornadan çıkmış gibi yazamaz neticede. Ben mümkün olduğunca sade bir dil kullanan yazarları tercih ediyorum. Bu konuda Bukowski’nın Fante’nin “Toza Sor” adlı kitabındaki önsözünü çok severim: “Herkes sözcük oyunları peşindeydi sanki süslü cümleler kurup hiçbir şey söylemeyen yazarlar mükemmel addediliyordu. Yazıları beceri, kurnazlık ve biçim karışımıydı ve öğretiliyor, özümseniyor ve okunuyorlardı. Herkesin işine gelen bir tertiple, çok düz ve kurnaz bir dünya kültürü ile karşı karşıyaydık.”

Ya tanıtım?

Benim kitaplarım genellikle ağızdan ağza alıcı bulur. Yani biri diğerine tavsiye eder... Tabii ki röportajların, reklamların ya da TV programlarının yararı oluyor, ama öyle aşırı bir hareketlenmeye neden olmuyorlar. Genelde kitap satışlarım hep belli bir düzeyde ve düz bir çizgi halinde seyreder, fazla iniş çıkışı yoktur. Bunun dışında imza günleri de düzenliyoruz, ama Türkiye’de insanlar imza günlerine yurtdışındaki kadar önem vermiyorlar. Ne yalan söyleyeyim, ben de daha önce hiçbir yazarın imza gününe katılmamıştım.

Bildiğim kadarıyla Sefarad Grubu’nun şarkılarına da söz yazmıştınız.

O çok ilginç bir olay… Teklif Ercan Saatçi’den geldi, “Nasılsa reklam cıngılı yazmışlığın var, bunu da becerirsin,” dedi. Ama benim hiç müzik kulağım olmadığını bilmiyordu. Düşünsenize, ilkokulda koro seçimlerine 100 çocuk katılmıştık, sadece 4 kişi seçilememişti, onlardan biri de bendim…

İşin maddi yönü hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Açıkçası bu işten para kazanmak çok zor. Daha doğrusu onca emeğin karşılığını alamıyor insan. Bir de korsan girince işin içine, emek hepten yok olup gidiyor. Üstelik ihtiyacı olan insanların emekleri bu giden…

Dinlemiş miydiniz daha önce Sefarad’ın şarkılarını?

Bana teklif geldiğinde henüz albümleri çıkmamıştı. Bir konserlerini izledim ve müzikleri çok hoşuma gitti. O dönem şarkıları Ladino sözlerle söylüyorlardı. Denemeye karar verdim. İlk olarak “Ne Farkeder”in sözlerini yazdım. Çok beğenildi, Nino Varon beni tebrik etmek için telefon açtı, çok hoşuma gitti, devam ettim… İlk albümlerinde sekiz parçalarına söz yazdım, sonra ikinci albümde de birlikte çalıştık.

Bir gazetede köşe yazarı olmayı düşündünüz mü hiç?

Hiç düşünmedim! Çok parlak fikirlerim olduğunu düşünmüyorum açıkçası, tüm duygularımı da günlük olarak paylaşmak istemiyorum, onları kitaplara saklamak daha cazip geliyor. Çok ilginç bir huyum vardır benim. Sevdiğim bir kitap yazarı, gazetede makale yazmaya başlarsa, ona içerlerim, bozulurum! Sanki onu başkalarıyla paylaşıyormuşum gibi gelir.

Sıradaki projeniz?

Çok fazla zaman kaybetmeden yeni kitabıma başlamak istiyorum. Belki bir ay daha dinlenir, sonra başlarım. Uzun tatiller yapmayı sevmiyorum. Bu kitabımda belki, Aşka Şeytan Karışır’da ufacık da olsa sinyalini vermiş olduğumu azınlık konusuna değinebilirim.

....Çok teşekkürler Hande Altaylı, çok keyifli bir sohbetti!

 

 HANDE ALTAYLI

1971 yılında Edremit’te doğdu. Galatasaray Lisesi’ndeki 8 yıllık yatılı öğreniminin ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi okudu. Bir süre çeşitli ajanslarda reklam yazarlığı yaptı. İlk romanı “Aşka Şeytan Karışır” 2006 yılında yayımlandı ve o yılın en çok satan kitapları arasında yer aldı. Evli ve 9 yaşında bir kız annesi olan Hande Altaylı’nın ikinci romanı Maraz, Remzi Kitabevi’nden piyasa çıktı ve Mayıs başında raflardaki yerini aldı.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın