Compass doganbaruh

Popülistleştiremediklerimizden misiniz?

Uzunca süredir ‘popülizm’ konusu, siyasetin ve medyanın gündemini meşgul ediyor. Dünyanın her bölgesinden yarı tanrı liderlerin kitleleri nasıl arkalarına alabildiğini; fırsatçı, narsistik ve pragmatist kişilik özelliklerini konuşmaktayız. Siyasetçinin popülisti olur da sanatçının olmaz mı? İnsanların acılarından, kayıplarından istifade ederek, duygu sömürüsü yapmak hatta bunu bir fırsata çevirmek kimilerinin çok iyi başardığı bir iş.

Popülistleştiremediklerimizden misiniz?

Uzunca bir süredir ‘popülizm’ konusu, siyasetin ve medyanın gündemini meşgul ediyor. Macaristan’dan Hindistan’a, Kuzey Kore’den ABD’ye dünyanın her bölgesinden yarı tanrı liderlerin kitleleri nasıl arkalarına alabildiğini; fırsatçı, narsistik ve pragmatist kişilik özelliklerini konuşmaktayız. Kanunları yok sayarak, yerlerini şiddet kullanma pahasına ya da oldu bittilerle nasıl koruyabildiklerine kafa yormaktayız.

Siyasetçinin popülisti olur da sanatçının olmaz mı? İnsanların acılarından, kayıplarından istifade ederek, duygu sömürüsü yapmak hatta bunu bir fırsata çevirmek kimilerinin çok iyi başardığı bir iş.

Amerikalı sanatçı Jeff Koons, 2015’te Paris’teki saldırılarda ölen terör kurbanlarının anısına kente bir anıt heykel hediye etmek istediğini açıkladı iki yıl kadar önce. Heykelin sunumu için Paris Belediye Başkanı ve Amerika’nın Paris Büyükelçisi eşliğinde yapılan basın duyurusuna; bu hediyenin Paris’e zorla dayatıldığını düşünen sanat ve kültür çevresinden çok sayıda aydın bir bildiri ile tepki gösterdi.

12 metre boyunda, 8 metre eninde, paslanmaz çelik, alüminyum ve renklendirilmiş bronz malzemeden üretilecek; bir demet lale tutan, dev bir el olan bu heykelin, Palais de Tokyo ile Modern Sanat Müzesinin arasındaki meydana dikilmesi öngörülüyordu. Fransa’nın 1886’da, New York kentine hediye ettiği Özgürlük Heykeli’nin meşale tutan eline bir atıfta bulunmak istiyordu sanatçı, Fransa ve ABD arasında zor zamanlarda dayanışma fikrinden yola çıkmıştı.

Fikir hediyesi

Ancak bu pahalı bir hediyeydi; çünkü 3,5 milyon dolara mal olacak heykelin uygulanabilmesi için bir vakıf bağış toplayacak ve altyapıyı da Paris Belediyesi karşılayacaktı. Sanatçı sadece fikrini hediye ediyordu.

Terör saldırılarından mağdur olan Parisliler, kitch nesneleriyle ünlü Koons gibi girişimci bir sanatçının iyi niyetli çabasını samimi bulmamıştı. Bu terör kurbanlarını onurlandırmaktan daha çok, Koons’un reklamına yarayacak bir girişim olarak algılandı.

80’lerin başında parlak ve yenilikçi bir sanatçı olarak görülse de Jeff Koons o zamandan bu yana endüstriyel, frapan ve spekülatif sanatın sembolü haline geldi. Yaklaşık 100 kişiden oluşan asistan kadrosu ve teknik ekibi, uluslararası koleksiyonerleri ve sanattaki ticari başarısı ile sıra dışı biri. Mesela sanat eleştirmeni Isabel Pasquier, “Sanatını beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama Jeff Koons bir işadamı; hiç gecikmeden şunu anladık ki, o aslında Paris’i kendisine hediye ediyor” diyordu bu konuyla ilgili olarak.

Kim mi Jeff Koons? Kelimenin tam anlamıyla bir devir adamı. Picasso, Warhol gibi süperstarların ardılı. Bu ifadeyi onları yermek için kullanmıyorum, bir noktada hepsi tüketim çağının normlarını fırsata çevirmiş karizmatik kişilikler. Koons, ilave olarak borsacılık geçmişi ve paranın kokusunu iyi alan, üstelik pazarlama bilgisi olan bir sanatçı. Eric Fromm’un “Modern çağın baskın anlayışı pazarlama yönelimidir” sözüne güzel bir örnektir.

Nedir bu sansasyonel çıkışlarla gündemi belirleyen adamın derdi diye sormak gerekir elbette?

Onu 1991’de önce İtalyan Parlamentosunun bir üyesi olan porno yıldızı eski karısı La Cicciolina (İlona Staller) ile verdiği erotik fotoğraflarından ya da çiçeklerle yapılmış dev köpek heykelinden, şimdilerde rengârenk devasa balon figürlerinden hatırlayacaksınız.

Eleştirmen Jerry Saltz, Koons’un dev ‘Yavru Köpek’ heykeli için şöyle demişti:

 “Neden bir West Highland teriyeri? Bunun Koons’un bir otoportresi olduğunu düşünüyorum; bu köpek cinsi sevilmek ister, enerjik, cesur, aşırı zeki, sevecen, bağımsızdır ve çok havlar...”

Bildiğiniz gibi Soğuk Savaş sonrası, neo-liberal politikaların hızını artırdığı dönemde, kazanılmış sosyal haklar erimeye başlarken, bir yandan da temsili demokrasinin yan ürünü olarak bir popülist kayma gerçekleşti. Popülizm, seçkincilik, çoğulculuk karşıtı söylemiyle ve kurtarıcı (idol, star, kahraman) mitleriyle de altının beslendiği ölçüde serpildi. Tabii ki bu yeni bir durum değildi, ataerkil toplumlarda baba rolünü devletin üstlendiği herkesçe malum. Bu çağrışımlarla otoriteyle çatışmadan, itaatkâr, sadece eğlenmek ve coşku duymak üzere eğitilmiş bir toplum fikri, çok kullanışlı bir metot olarak yine uygulamaya kondu.

Sanatta pazarlama

İşte 80’lerin bu Post-modern sürecinde her şey gibi heykelin tanımı da değişti. Popüler kültürün imgelerinin kullanımı, izleyiciyle iletişim kurma arzusu, herkesin anlayabileceği türden işler üretmek gibi iyi niyetler, sonuçta kitch (düşük zevk, bayağı ve sıradan) nesneler geçidi, magazinleştirilmiş bir özel - kamusal karmaşa ve şiddetin normalleştirilmesi gibi sonuçları da beraberinde getirdi.

Popüler kültür imgeleriyle işler üreten Koons, daha geniş kitlelerle buluşmak adına her yola başvurabileceğini söylemişti kariyerinin başlarında.

Gerek Punk Hareketi’nin atık malzemeye yeni bir işlev kazandıran uygulamaları, gerekse modernist heykelin soyut üslubundan uzaklaşma isteği bu dönemin üretiminde, yeni malzeleme ve tekniklerin de teşvikiyle hazır-nesne üretimlerin önünü açmıştır.

Fiziksel olarak yaptığı işin üretimine katılmayan, sadece fikri veren ve marka stratejilerine kafa yoran bir CEO gibi çalışan Koons, ‘Tüketim Nesnesi Sanatı’ denilen eğilimin temsilcisi olarak anılır. Bu noktada sanat ürünleri ile tüketim malları arasında özellikle ekonominin canlanma dönemlerinde ortaya çıkan benzerliği ilk fark edenlerden Theodor Adorno’yu şu sözleriyle analım:

“Metalar kültürel karakter kazandıkça, piyasası genişleyen sanat daha da metalaştı ve kapitalist düzenin girdabına giderek daha fazla kapıldı.

Tüketim, başkasının hayatına katıldığını düşleyerek hissedilen prestije dönüşmüşse ve tüketilebilir şeylerin meta karakteri tümüyle ortadan kalkmış görünüyorsa, bu bir estetik yanılsama parodisidir...”

Frankfurt Okulu aracılığıyla, kültür endüstrisi üzerine derin analizler yapan Adorno, metalaşan kültürün iktidarlar tarafından bir yönetim aracı olarak kullanıldığını dile getirmişti. Marks’ı güncellemeye, toplumsal devrimin başarısızlığını aşmaya ve alt sınıflar arasındaki bu isyanın neden bir türlü gerçekleşmediğini anlamaya çalışan, Marksist bir grup filozoftan oluşuyordu Frankfurt Okulu.

Faşizmin Almanya’daki yükselişi sırasında özellikle Adorno ve Horkheimer’in ilgisini çeken nokta, devlet ve eğlence sektörü arasındaki suç ittifakıydı. Sanatçısından, emekçisine ve tüketicisine kadar, herkes bu suçun ortağıydı. 20. yüzyılın kültürü ‘yönetiliyordu’ ve bu yeni toplumun idaresi ‘kültür endüstrisi’ tarafından kolaylaştırılıyordu. 

Kültürel endüstrinin psikolojisi

Gerçeklik tahrif edilerek yapılan tarihi filmlerin ve onun çevresinde oluşan starların magazin malzemesinin, toplumu hatırı sayılır bir şekilde gündemden uzaklaştırma fonksiyonunu gözlemliyoruz hâlihazırda.

19. yüzyılın sonlarından itibaren ‘kültür’, bir kapitalist kâr sağlama aracı olarak biçimlendirilirken, kitle kültürü, popülerlik ve kârlılık açısından daha büyük bir getiriye sahipti. Popüler kültür alt ve orta sınıf halktan geliyordu, fakat bu ayrımlar en fazla sayıda alıcıya satmak için farklılıkları törpülemek zorunda olan endüstrinin tekleştirici etkisi nedeniyle yok edildi.

ABD’nde sürgünde oldukları yıllarda Adorno ve Horkheimer, hem Nazi Almanyası deneyimlerini hem de Hollywood gözlemlerini karşılaştırdılar birlikte yazdıkları ‘Aydınlanmanın Diyalektiği’ adlı kitapta. Kültürel endüstrinin psikolojisinin Almanya ve Amerika arasında farklılık göstermesi oldukça dikkat çekiciydi onlara göre. Amerika’daki kültür endüstrisi, halkın görüşünü ekonomik ve sosyal konulardan uzaklaştırmakta ve dikkatlerini dağıtmaktaydı. Almanya’da ise özellikle Nazi yönetimi altındaki kültür endüstrisi, vatandaşları gerici eğlencelere ve Adolf Hitler’in narsistik ibadetlerine taşımıştı. Führer’in din sosyolojisi tarafından icat edilen metafizik karizması ve sanki ilâhi bir ruhtan gelen radyo konuşmaları sayesindedir ki kitleler, efendilerinin ihtiyaçlarına hizmet eden bir aynılıkta biçimlendirildiler.

 

Kapitalizm ‘akılcı’ ve ‘mantıklı’ görünür ve ‘kaçınılmaz’ olduğunu iddia eder; oysa işleyebilmesi için insanlardaki psikolojik motivasyonların bastırılması ve yönlendirilmesi gerekmektedir. Kültür, hisli müzik ve heyecan dolu filmlerle duyguları bastırılmış kitlelere eğlence ve keyif sağlayan bir ürün haline getirilir. Bu yöntemle, izleyiciler, seyirciler, gösteri yoluyla belirli düşünce alışkanlıkları doğrultusunda eğitilir. Kendilerine düşünmek ve birey olmak yerine; siyasi sloganlar eşliğinde soyut kapitalizm güçleriyle hizaya gelmek öğretilir.

Kültürü ‘endüstriyel’ ölçekte üreten, tanıtan ve satan işletmeler doğası gereği kapitalisttir ve ürünlerini satma sürecinde kapitalizmi ve kapitalist ideolojiyi de satarlar. Örneğin bir sanat yıldızının etrafında ibadet edecek ‘tarikatın’ yaratılması, kendisinde veya içinde hayat bulduğu putperestler arasında bir illüzyona yol açar. Böylece, sınıflar arasındaki ayrım ve eşit olmayan insanlara tanınan fırsatların donuk gerçekliği, gerçekçi olmayan umutlarla gizlenir.

Koons’un balon çiçekleri gerçekliğe ne kadar dokunacak, inandırıcılığını nasıl kanıtlayacak bilemem ama, heykelin üretimi güya Almanya’da devam ediyor şu sıralar. Gerek yeşil alanlar, gerekse tarihi mirası göz önünde bulundurduğumuzda, yerel yönetimlerin sivil toplumun katılımını veya kamu için neyin doğru neyin yanlış olduğu hakkını kendinde gören anlayışı bizler için çok tanıdık bir konu. Bu heykelin Paris kenti için tanıtım olanakları ve turist çekeceği ihtimalini de ortaya sürenleri düşününce katliamda ölenlerin anısı küçük bir ayrıntıya dönüşüyor. Henüz kurulmasına izin çıkmamış bu heykel için Parisliler ne yapacak, göreceğiz...

 

 

Kaynaklar

- Jeff Koons’un Paris’e Hediyesine Red, e-Scop Sanat Tarihi ve Eleştiri, 25.01.2018

- Theodor W. Adorno ve Kültür Endüstrisi Üzerine, Jeanne Willette, Gazete Duvar, 04.05.2017

- Sanat Mezat, Don Thompson

- Sanat A.Ş., Julian Stallabrass

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın