!F İstanbul’da ‘HAYAT VAR’

!f İstanbul Film Festivali 15-25 Şubat tarihleri arasında 17. kez sinemaseverlerle buluşuyor. Festivalin bu yılki teması ‘Hayat Var’. Erdoğan Mitrani bu hafta, festivalin birbirinden seçkin gala filmlerini derledi.

!F İstanbul’da  ‘HAYAT VAR’

17 yıl önce bir gençlik hevesi olarak başlayan !f İstanbul, aradan geçen süre içinde hem kendi evrimini tamamlamış, hem de zamanla Uluslararası İstanbul Film Festivalini etkileyerek onun da gelişim ve değişimine katkıda bulunmuştur. Artık başa baş giden kentimizin bu en önemli iki festivali, bir terazinin iki kefesi gibi bazen birbirine yaklaşan, bazen de taban tabana zıt gösterimlerle birbirini dengeleyen, tamamlayan iki oluşum hâline gelmiş durumda.

!f İstanbul’un birkaç belirgin özelliği var. Birincisi, adında da var olan, bağımsız sinemaya öncelik vermesi. Galalardan bütün diğer bölümlere, seçkilerin oluşmasında ana kriter ‘bağımsız film’ kavramı. İkincisi benzersiz belgeselleri. Üçüncüsü de yıllardır en heyecan verici bölüm olan, çok sayıda yeni dehanın emsalsiz filmlerini ilk kez izlediğimiz ‘Keşif’.

Bu yılın teması “Hayat Var” olan !f İstanbul’da yarışmalı ‘Keşif’ bölümü dışında yer alan diğer bölümler, sıra dışı belgesellerin yer aldığı ‘Aşk Başka Bir Dünya’, dünya festivallerinin çok konuşulan, merakla beklenen, yakın tarihte vizyona girecek filmlerinin ‘Galalar’ı, müzikle ilgili belgesellerden oluşan ‘!f Music’, farklı ülkelerden düşle gerçek arası benzersiz çalışmaların yer aldığı ‘Oyun’, eşcinsellikle bağlantılı üst düzey filmlerin oluşturduğu ‘Gökkuşağı’, sanat ve sanat insanlarına ait belgesellerin yer aldığı ‘Sanat Hayat İçindir’, !f’te daha önce izlemiş olduğumuz yönetmenlerin akıl çelen yeni işlerinin izlendiği ‘!f kolik’, Türkiye’den yeni keşiflerin izlendiği bir diğer yarışmalı bölüm ‘!f Yeni’, rahatsız edici gece yarısı filmlerinden oluşan ‘Karanlık & Köşeli’,  bir dönemin kült filmlerinin yenilenmiş kopyalarıyla gösterildiği ‘!f Kült’ ve her yıl sinemanın değişik yerlerinde gezinen ‘Özel Gösterimler’. Ve tabii ki iki farklı seçkiyle, Türkiye’den kısa filmler.

GALALAR

!f istanbul izlenimlerime, çoğu gösterime girdiğinde Viktor’un sinema sayfasında etraflı olarak inceleneceğinden, galalara çok kısaca göz atarak başlıyayım.

Açılış filmi ‘Lady Bird’, 2000’li yılların başında geçen, aile, yuva ve kişilik kavramlarına sevecen bir bakış açısıyla eğilen bu büyüme, yeniyetmelikten genç kızlığa geçme öyküsü. Bağımsız sinemanın ünlü oyuncusu Greta Gerwig, yazdığı ve tek başına yönettiği bu kısmen otobiyografik çalışmasında, senaryolarına katkıda bulunduğu ‘Frances Ha’ ve ‘Mistress America’daki kadın karakterlerinin ilk gençliklerine de değinir gibidir. Duyarlı, zeki, samimi, iyi yazılmış, iyi yönetilmiş, iyi oynanmış az biraz da geveze bir ilk film.

Paul McGuigan’ın son filmi ‘Film Stars Don’t Die in Liverpool’ 26 yaşındaki Peter Turner ile 55 yaşındaki Oscar Ödüllü efsanevi ‘femme fatale’ star Gloria Grahame’ın tutkulu aşk hikayesini konu ediyor. Amerikan klasik sinemasının ünlü bir oyuncusunun son yıllarını klasik fakat yalın bir melodram tadında aktaran filmin büyük kozu, yakaladıkları benzersiz kimya, müthiş doğal ve inandırıcı yorumlarıyla Annette Benning ve Jamie Bell ikilisi. Gloria Grahame’ın çoğu filmini yıllar önce izlemiş benim kuşağım için heyecan verici bir çalışma. 

Animasyonları ve uzun metrajlarıyla bilinen, sürrealizmi Terry Gilliam ve Quay Kardeşler gibi çoğu sinemacıya ilham kaynağı olan 83 yaşındaki efsane yönetmen Jan Švankmajer, uzun bir aradan sonra, Čapek Kardeşlerin ‘Böcek Oyunu’ndan uyarladığı ‘Hmyz  / Böcek’ ile sinemaya dönüyor. “Čapek Kardeşler’in oyunu oldukça içine kapanık. Böceklerin insanlar gibi ve insanların böcekler gibi davranması hep hoşuma gitmiştir. Benim senaryom Kafka ve onun meşhur Değişim’ine referansta bulunurken bu içine kapanıklığı bir adım öteye götürüyor” diyen Jan Švankmajer bir yandan öyküyü filme çekerken, bir yandan da öykünün filme çekilmesinin filmini yapıyor.

Rahatsız edici ilk filmi ‘Daniel &Ana’ ile keşfettiğimiz, ‘Después de Lucía’ ve ‘Chronic’ ile Meksika Sinemasının umut verici genç ‘auteur’ü olarak sevdiğimiz 1979 doğumlu Michel Franco bu kez aile yapısının artık işlemediğini, insanların buna bağlı yaşamadığını irdelediği müthiş sarsıcı son filmi ‘Las Hijas de Abril / Nisan’ın Kızları’ ile Cannes’da Belirli bir Bakış Jüri ödülünü kazanmış. Abril (Nisan)’ın kızlarıyla anlayış dolu sıcak ilişkisiyle başlayan film, aynı yumuşak tonlarda adım adım tüyler ürpertici bir korku filmine dönüşüyor. Galaların en iyilerinden.

Richard Linklater’in dostluk, savaş ve yas üzerine hüzünlü meditasyonu ‘Last Flag Flying / Son Kahraman’ (2017) çok iyi yazılmış ve çok da iyi oynanmış, hem komik hem acı dolu bir yol filmi. Linklater’in sinemasını hayranlık verici bulmama, Darryl Ponicsan’ın 2004’te basılan romanından yazarıyla birlikte uyarladığı senaryoda Ponicsan’ın finaline sadık kalmasını da doğal karşılamama rağmen, film boyunca politik duruşu ve savaş karşıtı söylemine karşın, milliyetçi ve neredeyse hamasî final beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.

Serge Bozon’un, Robert Louis Stevenson’ın ‘Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ından esinlenen ‘Madame Hyde / Bayan Hyde’ Isabelle Huppert’in, canlandırdığı, öğrencileri ve iş arkadaşlarının küçümsediği utangaç bir lise öğretmeninin değişime uğrayarak karanlık bir kişiliğe bürünmesini kara komedi formatında anlatmaya çalışıyor. Çalışıyor ama olmuyor. Bence, Huppert gibi bir oyuncunun filmografisinde bulunmaması gereken bir film.

Eğer beyaz isen, 1940’lı yılların Amerika’sı gerçekten de özgürlükler ülkesidir. Ya siyahsan?

Köleliğin kaldırılmasının üzerinden 80 yıl geçmiştir ama, Louisiana ve Alabama’da zenci özgürlüğü sadece kâğıt üzerindedir. Kara derililer otobüslerde ayrı bölümde oturmakta, beyazların girdiği dükkânlara arka kapıdan girip çıkmakta, beyazlarla olası yakınlaşmalar ya da kavgalar, Klu Klux Klan eliyle ölümle cezalandırılabilmektedir. (Kanunlar mı? O da neymiş?). Irkçılığın şiddetle sürdüğü bu dönemde bir ‘nigger’ ancak savaşa katılıp ölebilme eşitliğine sahiptir.

1977 Nashville doğumlu Afro-Amerikan kökenli yazar yönetmen Dee Rees’in üçüncü uzun metrajı, Hillary Jordan’ın 2008 tarihli aynı adlı romanından Virgil Williams ile birlikte uyarlayıp yönettiği ‘Mudbound’.  Mississippi Deltasının ıslak ve çamurlu düzlüklerinde çekilen bu dönem filmi, II. Dünya Savaşı başlarından savaşın hemen sonrasına, aynı çiftlikte yaşayan, biri beyaz mal sahibi diğeri zenci kiracı iki ailenin kesişen yaşamlarına, aralarındaki ve kendi içlerindeki gergin ilişkilere odaklanıyor. Müthiş bir toplu oyunculuk gösterisi ve çok başarılı bir film.

İrlanda Cork doğumlu Nora Twomey’in güçlü ve etkileyici kadın mücadelesi hikâyesi ‘Kabil Sokaklarında Bir Kız: Pervane’ Afganistan’da 11 yaşındaki Pervane’nin babası Taliban rejimi tarafından hapsedilince saçlarını kesip bir erkek çocuğu gibi ailesini geçindirmeye çalışmasına odaklanıyor. Hem görsel olarak büyüleyici şiirsel bir animasyon, hem ailenin, arkadaşlığın ve hayal etmenin önemini vurgulayan bir çalışma, hem de sert ve tutarlı mesajıyla toplumsal ve politik bir film.

İtalyan asıllı İskoçyalı Armando İanucci çoğunlukla televizyonda çalışmış bir yönetmen. Çok başarılı siyasi taşlaması ‘In the Loop’ (2009) ile sinemaya geçmiş. Tekrar sinemaya döndüğü ‘The Death of Stalin / Stalin’in Ölümü’, yazar-yönetmenin Fabien Nury ve Thierry Robin’in çizgi romanından uyarladığı bu son derece sert politik taşlama, politik hicvin büyük ustası İanucci’nin elinde, çarpıcılığını hiç kaybetmeksizin, beklenmedik derecede komik bir çılgın kara güldürüye dönüşüyor.

iPhone’la çekilmiş müthiş komik ve bir o kadar da acı filmi ‘Tangerine’ (2015) ile Amerikan toplumunun dışladığı, görmezden geldiği insancıkları en iyi anlatan sinemacılardan biri olarak tanıyıp sevmiş olduğumuz Sean Baker, bu kez parlak bir 35 mm. olarak çektiği ‘The Florida Project’de Orlando’daki eğlence dünyası Disney World’un hemen dibindeki çakma Disneyland motellerindeki yaşama odaklanıyor. Bu kez öyküsünü, adları ve renkleriyle Disney otellerini taklit eden bu motellerde, neredeyse müstehcen eflatun rengi Magic Castle’da ve mide bulandırıcı mavi Futureland’da yaşayan, yakın arkadaş üç çocuğun üzerinden anlatıyor.

Çocukların sahtelikten uzak, samimi ve sevimli dünyasını resimlerken insanın içini ısıtan ‘The Florida Project’ büyüklerin dünyasına baktıkça giderek sertleşiyor. Yine de izleyici, kimi zaman gülümseyerek, kimi zaman boğazına demir bir leblebi takılmışçasına rahatsızlık duyarak izlediği, sonuna doğru ne olacağını artık hissettiği filmin o beklenmedik tokat gibi finaline hazırlıksız yakalanıyor.

Sadece !f’in değil, yılın en iyi filmlerinden.

Son !f yazısında ele alacağım kapanış filmi dışında, galalarda izleyebildiğim filmler bunlardı.

Gelecek yazımda diğer bölümlere değinmek üzere hepinize iyi seyirler dilerim.

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın