Sönük, parıltısız festival

70. yaşında Cannes Film Festivali son yılların en vasat festivalini yaşadı. Cannes’da ödül töreni sonrası, jürinin tercihlerini yorumladığı, dokuz ödül sahibinin gazetecilerin sorularını yanıtladığı basın toplantısında yer alan tek Türk gazeteci Viktor Apalaçi oldu. Apalaçi, ödül dağıtımı sonrasında yaşananların perde arkasını anlatıyor.

Viktor APALAÇİ Sanat
31 Mayıs 2017 Çarşamba

Ödül töreni sonrası, jüri heyetinin tercihlerini yorumladığı, dokuz ödül sahibinin gazetecilerin sorularını yanıtladığı, 2,5 saat süren basın toplantılarında bulunan tek Türk gazeteci idim. Bu sebeple, yazımın ağırlığını kazanan filmlere değil, ödül dağıtımı sonrasında yaşananların perde arkasını nakletmeye ayırdım. Altın Palmiye öncesi ilan edilen sekiz ödülün dağılımı dengeliydi. Günümüz modern sanat çevrelerinde geçen konusuyla İsveç toplumunu ve burjuvazisini mercek altına alan ‘The Square’, jürinin sürpriz kararıyla Altın Palmiye’ye uzandı. Bu fazla uzun, fazla geveze İsveççe filmin alt yazılarının takibi gerçek bir işkence idi. Festivaldeki dört filmiyle fark yaratan Nicole Kidman’ın bir ödülle taçlandırılması çok yerinde bir karardı. Diane Kruger, doğum yeri Almanya’da çevirdiği ilk filmle En İyi Aktris seçildi.

 

Son yılların en sönük, en parıltısız festivali olan 70. Cannes Film Festivali’nde, aralarında 19’u ana yarışma programında olan kırka yakın film izledim.

Aralarında tek başyapıt yoktu. Hatta heyecan yaratan, yeni bir şey söyleyen, özgün oluşuyla öne çıkan bir film yoktu.

Jüri, vasatların arasında, sürpriz bir kararla, yarışmaya son anda dahil edilen İsveç filmi ‘The Square’e Altın Palmiye Ödülünü verdi.

Ödül töreni sonrası, jüri heyetinin tercihlerini yorumladığı, dokuz ödül sahibinin gazetecilerin sorularını yanıtladığı 2,5 saat süren basın toplantılarında bulunan tek Türk gazeteci idim. Bu sebeple yazımın ağırlığını kazanan filmlere değil, ödül dağılımı sonrasında yaşananların perde arkasını nakletmeye ayırdım.

Ben 70. Festivalin ödül törenine hiç bir heyecan taşımayan bir duyarsızlık ve ilgisizlikle katıldım. Esasen Altın Palmiye almasını veya ödül listesine girmesini arzuladığım favorimde yoktu.

En sonda ilan edilen Altın Palmiye Ödülü’nden önce dağıtılan sekiz ödül dengeliydi. İkisi ama yarışmada olmak üzere, Cannes’da dört filmde gövde gösterisinde bulunan Nicole Kidman’ın, “70. Festival Özel Ödülü” adı altında taçlandırılması çok yerinde bir karardı.

Ana yarışmada yer alan filmler arasında hiç beğenmediğim üç filmden biri olan İsveç filmine jürinin en büyük ödülü vermesini yadırgadım.

Aklıma hemen Cannes tarihinin en büyük jüri kararı fiyaskosu olan, 1987’deki Maurice Pialat’nın ‘Şeytanın Güneşi Altında’ skandalı geldi. O yıl çılgınca yuhalanan Pialat, Altın Palmiye Ödülünü kaldırıp, tepkisini “Siz beni sevmiyorsunuz. Ben de sizi sevmiyorum” diyerek dile getirmişti.

Ancak bu yıl Pedro Almadovar’ın ilan ettiği jüri karalarının hiçbirine salondan tepki gelmedi. Basın konferansında jürinin kararlarını eleştiren tek ses çıkmadı. Basın, ödül dağıtımını olgunlukla karşıladı.

Hiç bir ödül sahibi, geçen yıl ‘Personal Shopper’ ile ödül kazanan, basın konferansında dakikalarca yuhalanan Olivier Assayas’ın durumuna düşmedi.

Festival takipçisi eleştirmenlerin favori gösterdikleri iki film, “Dakikada 120 Kalp Atışı” ile ‘Sevgisizlik’i ikinci ve üçüncü sıradaki ödüllere yerleştirilen jüri, sürpriz bir kararla kimsenin şans tanımadığı İsveç filmini şeref kürsüsünün tepesine taşıdı.

GÖRKEMLİ HAVAİ FİŞEK GÖSTERİSİ

Kapanış Galası müthiş bir havai fişek gösterisiyle noktalandı. Kalp işaretli ve hediye paketi motifli bu havai fişek etkinliği, hayatımda gördüklerimin en uzun sürelisi ve en etkileyicisiydi.

Gecenin başarılı takdimcisi Monica Bellucci, mükemmel sunumunu, erkeklere hitaben verdiği zeki bir feminist mesaj ile taçlandırdı: “Kadınları ağlatmamaya özen gösteriniz. Zira Tanrı o gözyaşlarının hesabını sorar.”

Günümüz sinemacılarının filmlerinde şiddete çok yer verdiği eleştirisine Bellucci, “Hiç bir film gerçek hayattan şiddetli değildir” cevabını verdi.

43 yaşındaki, yakışıklı senarist-yönetmen Edmund Östlund, Cannes’da yarışmaya katılan ilk filmi ‘The Square’ ile Altın Palmiye Ödülü’nün sahibi oldu.

Günümüzün modern sanat çevrelerinde geçen konusuyla İsveç toplumunu ve burjuvazisini mercek altına alan film, bu özellikleri ile Finli usta Aki Kaurasmaki’nin yapıtlarını akla getiriyor. Bu yıl jüride yer alan Ade’nin oyunu ‘The Square’den yana kullandığına şüphem yok.

Stockholm’un bir modern sanat müzesinin, özgüven sahibi yakışıklı müdürünü merkezine alan film, entelektüel snobizm eleştirisi ve pesimist tavrıyla öne çıkıyor.

Parlak kariyerinden, sanat çevrelerindeki gücünden emin, kadınların karşı koyamadığı müze yöneticisi Christian’ın üst üste gelen olumsuz gelişmeler sonucu dengesini kaybettiğine ve kapasitesini sorgulaması gerektiği gerçeğiyle karşı karşıya kaldığına tanık oluyoruz.

Ancak, bu ince mizahtan beslenen film fazla uzun (2,5 saat) ve fazla geveze. Dur durak bilmeden diyaloglara boğulan bu İsveççe filminin alt yazılarının takibi gerçek bir işkence. Yönetmen Edmund Östlund her konuda abartıya kaçmaya meyilli olduğunu ödül töreninde kanıtladı.

Geçmişte Cannes’da Roberto Benigni’nin yaptığı gibi, taşkın, abartılı ve gürültülü bir sevinç gösterisi sergileyen Östlund yadırgandı ve antipati topladı.

Basın toplantısında Pedro Almadovar ödül kararının verilmesini şöyle yorumladı: “Aramızda çeşitli kriterler yüzünden çok anlaşmazlıklar çıktı. Kan akmadı ama, bu kararı almada jüri şiddetli tartışmalar yaşadı. Sonunda demokrasi galip geldi, birbirimizin görüşüne saygılı olma konusunda birleştik. Filmin çıkış noktasını iyi bulduk, önem verdiğimiz birçok argümana sahipti, baş aktör dahil tüm oyuncu kadrosu çok başarılıydı.”

JÜRİ FİPRESCİ GİBİ DÜŞÜNMEDİ

Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği 70. Cannes Film Festivali’nin en iyi filmi olarak Robin Campillo’nun, 90’lı yıllardaki AİDS salgınını konu alan, ‘Dakikada 120 kalp Atışı / 120 Battements Par Minute’ünü seçti.

Ana yarışma jürisi bu kanaate katılmadı, Fransız filmini yarışmanın ikincisine verilen ‘Büyük Ödül’e kaydırdı.

AIDS konusunda kamuoyunu duyarlı hale getirme savaşını veren Act Up  Paris grubunun çamlışmalarını merkezine alan film, devlet kademelerinin, tıp araştırma kurumlarının AIDS’e yaklaşımını eleştiriyor. Bu kurumda 10 yıl militan olarak çalışan senarist-yönetmen Robin Campillo, yaşadığı olayları, AIDS hastalarının son günlerini anlatan gerçekçi senaryosu ve dinamik anlatımı ile fark yarattı.

Politikacılar ve Sağlık Bakanlığı görevlileri, ölüme yaklaşan AIDS’lilerin gözden uzak, hastane odalarında son günlerini geçirmelerini tercih ediyordu. Aktivistlerin ideali, kamuoyunun bu konuya dikkatini çekmek için Seine Nehrini kırmızıya boyamaktı. Maddi kaynak bulamayınca düşüncelerini gerçekleştirememişlerdi.

Campillo, başkahramanının ölümüyle noktalanan final sekansının bir Seine nehri tasviri yapıyor.

Basın konferansında, elinde ödülü olduğu halde Robin Campillo “Ben kollektif çalışmaya inanırım. Ödülü almak için sahneye çıktığımda kendimi yalnız hissettim. AIDS’lileri görmezden gelen topluma karşı on yıl savaş verdim. Act-up Paris ile birlikte çalıştığım insanlardan çok şey öğrendim. Filmdeki sahnelerin tümünü yaşadım. Ölen bir genci, tabutuna yerleştirmeden önce annesinin yardımıyla giydirdiğim oldu.

RUS YÖNETMENİN BOŞU YOK

Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra, kapitalizmle tanışan günümüz Rusya’sının insani değerlerinden uzaklaştığını düşünen, Rus toplumuna eleştirel yaklaşan filmleriyle sivrilen Andrey Zvyagitsev’in (57) son filmi ‘Sevgisizlik/Nelyubov’ bence yarışmanın en iyisiydi.

Jüri bu filmi ‘Jüri Ödülü’ ile üçüncü sıraya taşıdı.

Film toplumsal hayatımızın zaaflarından biri olan sevgisizlik temasını işliyor. Anesinin baskısından kurtulmak için genç yaşta evlenen Genia, doğurduğu ama hiç bir zaman sevmediği 12 yaşındaki oğlu Alyosha’nın, yeni kuracağı yuvada kendisi için bir yük olduğunu düşünür. Tanıştığı yakışıklı ve zengin bir erkekle yeni bir evliliğin eşiğindedir.

Kocası Boris, evliyken genç bir kadınla yaşadığı ilişkiden ikinci kez baba olmak üzeredir. Ebeveynlerinin şiddetli bir münakaşasında bir yetimhaneye terkedileceğini anlayan Alyosha çareyi evden kaçmada bulur.

Hayatı boyunca sevgisizlik içinde yaşattıkları, anne ve baba olarak desteklemedikleri oğullarını arayış süresinde, Genia ile Boris yürütemedikleri evliliklerini sorgularlar. Alyosha, birbirlerini görmeye tahammülü olmayan, birbirlerine karşı olan nefretlerini gizlemeyen ikiliyi bir araya getirmiştir.

Sovyetlerin çöküşünü anlattığı başyapıtı ‘Leviathan’dan sonra, yeni filminde neoburjuvaziyi acımasızca eleştiren Andrey Zvyagitsev, ödül aldıktan sonra yaptığı basın konferansında “günümüz Rusyasını metaforlar aracılığıyla eleştirmeyi tercih ettiğini” söyledi.

İlk uzun metrajlı filmi ‘Dönüş’ (2003) ile Venedik’te Altın Ayı Ödülü kazanan Andrey Zvyagitsev, ikinci filmi ‘Sürgün’ (2007) ile Cannes’da Konstantin Lavronenko’ya En İyi Aktör Ödülü’nü kazandırdı.

Yine Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümünde Jüri özel ödülü sahibi 3. filmi ‘Elena’ (2011)dan sonra, Rus yönetmen ‘Leviathan’ (2014) ile En İyi Senaryo Ödülünü ülkesine götürdü. A. Zvyagitsev, evrensel bir konuyu işleyen ‘Sevgisizlik’ için “Tolstoy bütün romanlarında evliliğe giden yolu anlatır. Ben düğünden sonra yaşananları anlatmak istedim. Toplumdaki empati eksikliğini, arka plana politik bir konsepti yerleştirerek işlemek istedim” dedi.

DİANE KRUGER’İN İLK ALMAN FİLMİ

Fatih Akın’ın Almanya adına yarışan filmi ‘Aus Dem Nichts’ oyuncusu Diane Kruger’e En İyi Aktris Ödülü’nü getirdi.

Hamburg’da Türklerin yaşadığı Altona bölgesinde, Diane Kruger’in canlandırdığı Katja Şekerci’nin, kocasıyla çocuğunun öldürülmesinden sonra yaşadıklarını anlatan film bir intikam öyküsü.

Fatih Akın’ın modern Marlene Dietrich olarak tanımladığı Diane Kruger, basın konferansında bu rolü nasıl aldığını anlattı: “Fatih Akın her zaman kahramanım olmuştur. Bütün filmlerini ilgiyle izlemiştim. Kendisi Almanya’da bir fenomen, bir süper stardır. Böyle bir rolü yıllardır bekliyordum. Fatih Akın ile beş yıl önce Cannes’da jüride görev yaparken tanıştım. Bana göre bir rolü olduğunda birlikte çalışmayı arzuladığımı söyledim. Katja rolünü teklif edince, şiddetin hüküm sürdüğü günümüzde, gerçek hayattan alınan bu intikam öyküsünde yer almak istedim ve rolü memnuniyetle kabul ettim.”

Senaryoyu çok beğendiğini söyleyen Kruger, “Her şeyini kaybeden bir kadını hayata bağlayan motivasyonun intikam olması sana ilginç geldi. Çok tutarlı, çok güçlü, çok kararlı bir kadın karakteri canlandırmak benim için önemli bir kişisel deneyim oldu.

Bütün ekip kalbimizi koyarak yaptık filmi. Fatih Akın’ı, senaryosunda bu derece güçlü bir kadın karakteri yaratmadaki başarısı için takdir ediyorum. Onun için kendisinden hep kardeşim olarak bahsediyorum” dedi.

Bir gazetecinin “Bu film niye Almanya’daki ilk filminiz?” sorusunu Kruger, “25 sene önce Almanya’yı terkettiğimde oyuncu değildim. Almanya’da geçen bir projeyi yıllardır bekliyordum” cevabını verdim.