Bir toplu konut örneği olarak Yahudhaneler: Kortejolar

Türk toplumunda Yahudi cemaati ile ilgili birtakım önyargıların olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün. Bunlardan biri de tüm cemaat üyelerinin zengin olduğu yönündedir. Hatta cemaat mensuplarının yaşam alanlarını teşkil eden Caddebostan, Göztepe, Teşvikiye, Ulus gibi semtler de bu iddiaya delil olarak gösterilir. Esasen tarih bilmezliğimizin izlerine burada da rastlamak mümkündür. Zira İsrail Devleti kurulana ve orta ya da alt sınıfa mensup pek çok Türkiye Yahudi’si oraya göç edene kadar Balat, Hasköy, Galata gibi semtlerde durumu hiç de parlak olmayan pek çok Yahudi yaşamakta idi. Alt gelir seviyesine mensup bu insanların ikamet etmesi için bazen cemaat mensuplarınca, bazen de Müslüman girişimciler ya da vakıf sahipleri tarafından ‘Yahudhane’ denilen yapılar inşa ettirildiği bilinir.

 

Eskiden, alt gelir seviyesinde olan Yahudilerin ikamet etmesi için bazen cemaat mensuplarınca bazen de Müslüman girişimciler ya da vakıf sahipleri tarafından ‘Yahudhane’ denilen yapılan inşa ettirilmişti.

16. ve 17. yüzyılda Üsküdar Yahudilerinin bir kısmı Kanuni’nin sadrazamı olan Pargalı İbrahim Paşa’nın, bir kısmı ise 4. Murat’ın kızı ve Sadrazam Melek Ahmet Paşa’nın karısı olan Kaya Sultan’ın yaptırdığı Yahudhanelerde kira karşılığında kalıyorlardı.

Bu yapılar genellikle 8-10 metrekarelik pek çok küçük odalardan oluşan, bir bodrumu ve çatısı olan, toplu yerleşkelerdi. Söz konusu yerleşkelerde mahremiyet namına hemen hiçbir şey yoktu. Tuvalet, banyo, lavabo gibi temel ihtiyaçlara dair mekânlar ise ortak kullanım alanı durumundaydı. Kortejolar genellikle yapının sahibi olan kişi, bazen de zanaat kolu ya da yerel folklorda yaşayan bir olayla isimlendirilirlerdi.  

En azından İstanbul’daki Yahudhanelerin bir kısmında odaların kapıları dahi bulunmuyor, basit bir perde vesilesiyle dışarı ile irtibatın kesilmesine çalışılıyordu. Bu tür binalara Osmanlı toplumu Yahudilerin yaşadığı mekân anlamında ‘Yahudhane’ derken, cemaat mensupları ‘kortejo’ demeyi tercih ediyordu. Kortejo, Judeo-İspanyolcada ‘avlu’ demek olup, belki de bu toplu yerleşmeyi en güzel ifade eden isimdir.  Zira bu yapılar ortak bir avlu çevresinde gelişiyorlardı. Avluda bazen yemek pişiriliyor bazen de iş yapılıyordu. Mesela İstanbul Yahudhanelerinde kadınlar, eşlerine destek olmak için avluda dokuma işleri ile meşgul oluyor, bu da beraberinde gürültü kirliliğini getiriyordu.

Maddi şartların kötü olmasının da etkisiyle verem gibi bulaşıcı hastalıklar ya da veba, kolera gibi geniş kitleleri etkileyen salgın hastalıklar sıklıkla buralarda ortaya çıkıyor ve sonrasında geniş kitleleri etkisi altına alıyordu. Zaten kortejoların avlularında fırın, tuvalet ve çöplerin toplandığı alanlar birbirlerine çok yakın bir konumda bulunuyorlardı.

İstanbul’da çıkan yangınların bir kısmının da sebebi kortejolardı

Küçük bir dikkatsizlik neticesinde çıkan yangın, bazen yapı sakinlerinin iş için binada bulundurdukları pamuk, tiner gibi maddelere sıçrıyor, genellikle ahşaptan yapılan binayı kısa sürede yok ettikten sonra, çevreyi kızıl bir dehşete gark ediyordu. Sıklıkla yangına sebebiyet vermesi sebebiyle, Yahudhanelerin stratejik noktalara yani cami ya da çarşı yakınlarına inşa edilmesine prensip olarak izin verilmezdi. Gelgelelim bu yasağın defalarca çiğnendiği de biliniyor. Tahtakale ve Bahçekapı tarafları hem Yeni Cami, Rüstem Paşa gibi önemli dinsel yapılara hem de Mısır Çarşısı başta olmak üzere bazı önemli kapanlara yani pazar yerlerine yakın olmasına rağmen burada belli dönemlerde Yahudhaneler inşa edildiğini biliyoruz. Osmanlı arşivinde zaman zaman bu tarz Yahudhanelerin yıkılmasına dair emirnameler olduğu da malumdur.

İstanbul’daki kortejolar daha ziyade dikine inşa edilirlerdi. Hatta bunun da etkisiyle bazı araştırmacılar kortejoları ilk ‘apartmanlar’ olarak tanımlar. Belki de bu durumun en önemli nedeni arazinin pahalı oluşu ve Balat, Hasköy, Galata gibi bölgelerin sık yerleşim dokusuna sahip olmasıdır. Buna karşılık Yahudhane açısından son derece zengin olan İzmir’de ise durum farklı olup, kortejolar enlemesine inşa edilen bir ya da iki katlı binalardı.

İzmir Yahudhaneleri

Yahudhanelerin yaygın olduğu şehirlerden biri de İzmir’di. Bilindiği üzere İzmir, hâlihazırda da İstanbul’dan sonra en kalabalık Yahudi cemaatini içinde barındıran bir şehir. Her ne kadar bu sayı 1300-1500 civarına kadar gerilemiş olsa da, pek çok sinagog günümüze kadar ulaşmış vaziyette. Bunun dışında da Yahudi toplumsal hayatının izlerini sürebileceğiniz okul, hastane, mezarlık gibi alanlar bir ölçüde de olsa korunmakta.

İzmir Yahudhaneleri ile ilgili en detaylı malumatı Siren Bora’nın çalışmalarında bulmak mümkün. İzmir’de ilk kortejoların ne zaman kurulduğu meçhul olsa da, en azından 17. yüzyılda meydana gelen ve Sabatay Sevi’nin Mesihlik iddiası çerçevesinde gelişen süreçte, İzmir’de bu tip mekanlara büyük ihtiyaç duyulduğu ortadadır. Zira dünyanın pek çok farklı yerinden binlerce insanın Sabatay’ı görmek için yaşadıkları mekânları terk ederek İzmir’e akın ettikleri bilinir. Gelgelelim Yahudhanelerin daha da köklü bir geçmişlerinin olma ihtimali hayli yüksektir. Hatta belki de bu geleneği Sefarad Yahudileri İspanya’dan beraberlerinde getirmişlerdi. Gerek İstanbul ve gerekse de İzmir’in depremlerle sarsıldığı, bu sebepten binaların depreme dayanıklı olması için hafif malzemeden ve bilhassa ahşaptan inşa edildiği bilinir. Sık mahalle dokusunun ve deniz kenarında bulunmanın da etkisiyle, böylesi bir mimari düzeneğe sahip olan şehirde çıkacak yangın, hiç kuşkusuz pek çok yapıyı ortadan kaldıracaktır. Bu nedenden ötürü de ne yazık ki çok eski zamanlardan Yahudhane örnekleri ne İstanbul, ne de İzmir’den günümüze ulaşmamıştır.   

İzmir’de kortejoların 19. yüzyılda hayli arttığı rahatlıkla söylenebilir. İzmir Yahudi Cemaati altın çağını 17. ve 18. yüzyıllarda yaşamıştı. 1566’da Sakız Adasının Osmanlılar tarafından Cenevizlilerin elinden alınması, İzmir’in kaderini de etkileyecektir. O vakte kadar Batı Anadolu ile alakalı ürünleri Sakız’dan temin eden Avrupalı tacirler, bu tarihten sonra ister istemez İzmir’le ticari ilişki kurmak zorunda kalacaklardır. Bunun bir sonucu olarak Tire, Manisa, Aydın, Bergama, Foça gibi iç kesimlerde kalan bölgelerde yaşayan kalabalık Yahudi toplulukları İzmir’e gelerek kendi cemaatlerini tesis ederler.

Bu devirde ticari hayat büyük ölçüde onların elindeydi. Özellikle İngiltere, Fransa, Hollanda gibi ülkelerle yapılan ticarette Yahudiler aracılık rolü oynuyor, bazen de büyük bir işletmenin temsilciliğini üsleniyorlardı. Ancak 18. yüzyıldan itibaren bu alanda Batılılar, Rum ve Ermenileri daha çok tercih eder oldular. 1841 yılında meydana gelen İzmir yangını, cemaatin ciddi bir maddi bunalımın pençesine düşmesine sebep olacaktır. 1856’da İzmir’e gelen Ludwig August Frank, 1841’deki İzmir yangınının da etkisiyle şehirdeki Yahudi cemaatinin çok kötü bir durumda olduğundan, Avrupa’daki dindaşlarından maddi yardım talebinde bulunduklarından bahseder. Cemaatin ve cemaate ait kurumların büyük borçları bulunmaktaydı. İzmir’deki Hahambaşı’nın evini de ziyaret eden Frank, burada gördüğü manzara karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Hahambaşının evinde yırtık pırtık halılar vardı, eşya namına ise hemen hiç bir şey yoktu. Hahambaşı bir sedire oturmuş misafirleri için de iki sandalye getirtmişti. İkram olarak da sadece su ve taze meyve servis edebilmişti.

Bu dönemde İzmir özellikle Rusya’dan çok sayıda Yahudi göçüne sahne olmuştu. 1881’de Rus Çarı 2. Alexander’in bir suikast sonrası ölümü üzerine Rusya’daki Yahudiler katliama uğramış ve kurtulmayı başarabilen çok sayıda Rus Yahudi’si, Osmanlı topraklarının yolunu tutmuştur. Bu nüfusun önemli bir kısmı İzmir’e yönlendirilir. Bu yığılma zaten fakir düşmüş olan İzmir Cemaati’nin yükünü daha da arttıracaktır. Haliyle barınma problemi de önemli bir sorun olarak karşımıza çıkar. Bu devrede bir miktar kortejo inşa edildiği rahatlıkla söylenebilir. Zira dönemin kaynaklarında ifade edildiğine göre mevcut Yahudhaneler yeterli gelmediğinden, pek çok Rus göçmeni sefalet içinde kortejoların bodrum katında ya da avlusunda yatıp kalkmak zorunda kalmıştı.

İhtimal ki başka şehirlerimizde de kortejo olarak kullanılan binalar var. Mesela bir zamanlar İstanbul ve İzmir’den sonra en yoğun üçüncü Yahudi nüfusa ev sahipliği yapılan Edirne’de böylesi bir binanın varlığından Reşat Ekrem Koçu vesilesiyle haberdar oluyoruz. Koçu, Edirne şehir tarihleri üzerine kaleme aldığı bir çalışmada Edirne’de meyve hali olarak kullanılan yapının zaman içinde bir Yahudhaneye dönüştüğünden bahseder. 

İzmir’de 19. yüzyılda inşa edilen Yahudhanelerin bazıları günümüze ulaşmıştır. Bunların özellikle İkiçeşmelik ve Karataş semtlerinde yoğunlaştığı biliniyor. İstanbul’da ise ne yazık ki bugüne ulaşan kortejo örneği bulmak zor. Sadece Hasköy’de böylesi bir örneğe tesadüf edebildim. Keçecipiri mahallesinde bulunan bu yapı, ikiz ev şeklinde ve muhtemelen 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başı gibi bir tarihte inşa edilmiştir. İki katı hâlâ sapasağlam ayakta duran yapının en kısa zamanda restore edilerek ayağa kaldırılması elzem. Kortejoların parmakla sayılacak derecede kalmış olması düşündürücü. Ülkemizde İstanbul ve İzmir’le özdeşleşen bu yapıların kalan tek tük örnekleri muhakkak koruma altına alınarak gelecek nesillere aktarılmalı.

Yahudhaneler genellikle gelir elde etmek için inşa edilirlerdi

Bazen İslami vakıflar, kira gelirini hesap ederek Yahudhane yaptırırlardı. Bazen de Yahudhaneler özel mülkiyete ait olabilirlerdi. Zaman zaman da Alliance İsraelite gibi uluslararası yardım kuruluşları kötü durumda olan dindaşlarının barınması için bir kortejo yaptırır ya da kortejo olarak kullanılan bir yapının kirasını ödemeyi üslenirlerdi. Bazen kira gelirlerinin ödenmesini cemaatin zengin bireylerinin ya da bir vakfın üstlendiği de olurdu.

 

 

KAYNAKÇA

Yaron Ben-Naeh; Sultanlar Diyarında Yahudiler, İstanbul 2009

Siren Bora; Bir Semt Bir Bina Karataş Hastanesi ve Çevresinde Yahudi İzleri, İzmir 2015

Siren Bora; İzmir Yahudileri Tarihi 1908-1923, İstanbul 1995

Nevzat Erkan; “Üsküdar’da Gayrimüslim Mezarlıkları ve Mezarlık Tartışmaları”, History Studies, cilt: 5, sayı: 3, Mayıs 2013, s. 49-57 

Önder Kaya; Tanzimattan Lozan’a Azınlıklar, İstanbul 2004

Reşat Ekrem Koçu; “Balat”, İstanbul Ansiklopedisi, cilt: 4, İstanbul 1960, s. 1961-1965

Reşat Ekrem Koçu; “Balat Yangınları”, İstanbul Ansiklopedisi, cilt: 4, İstanbul 1960, s. 1975-1977

Reşat Ekrem Koçu; “Milli Kütüphanemizde Büyük Şehirlerimize Dair Yazılmış Kitaplar: 17inci ve 18inci asırlarda Edirne”, Şehir Üniversitesi Taha Toros e-arşivi Dosya no: 22 Edirne

İlhan Pınar; İzmir Yazıları-2, İzmir 2016

Okşan Svastics; Yahudiler’in İstanbulu, İstanbul 2011

Mine Tanaç Zeren; İzmir’de Seferad Mimarisi ve Sinagogları, İstanbul 2010

 

 

İLGİLİ HABERLER

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın