Bilmek beynin, inanmak yüreğin işi!

Elias Canetti, Ölüm Üzerine yazdığı bir denemesini şu sözlerle noktalamış:

“Ölmek zorunda olduğuma hala inanmıyorum, ama bunu biliyorum.”

Bu sözleri okuduktan sonra, bir ömür boyu, inanç ile bilgi arasında bir sarkaç gibi gidip gelen düşünsel eğilimleri, üstümüze yapışmış takıntıları, her yol kavşağında yaşadığımız ikilemleri, bunlarla yoğrulmuş yaşantımızı düşündüm:

Bir yanda kültür ve geleneklerin içine sıkışmış, düşünce alanımızı kuşatmış dogmalar; öte yanda bilimin, önümüzde sürekli genişleyen ve bir türlü ulaşamadığımız ufuk çizgisi…

Bir yanda yüzyıllardır beynimizin çevresine yerleşik inanç taşlarıyla örülmüş ve aşmak için çaba harcadığımız kalın duvarlar; öte yanda bilimin, sonsuzluğa açılan boşluğunu delmeye çalışan gözlerimiz…

Bir yanda söylenenlere hiç kuşku duymadan, dayatılan her şeyi kabullenme eğilimimiz; öte yanda araştırma, sorgulama gerekliliği duyan aklımız…

Kısacası, soluk aldığımız sürece düşünsel alanımızdaki her şey, şu iki sözcüğün anlamı içinde hayat buluyor:

İnanıyorum ya da biliyorum!

Bir şeye inanıyorsam, bilmek için bu konuda hiçbir çaba harcamıyorum. Düşünmüyorum, tartışmıyorum, sorgulamıyorum… Doğruluğu, gerçekliği de hiç önemli değil! Anlatıldığı ya da geleneklerin dayattığı şekliyle bir olayı ya da bir düşünceyi kabullenmiş olmam, benim için yeterlidir. Diyelim ki dünyanın düz olduğuna inanıyorum; bilimin ne söylediği, buna karşıt olarak hangi kanıtları sunduğu beni hiç ilgilendirmiyor! Nitekim yüzyıllarca bu inancı paylaşmış, farklı düşüncelere karşı çıkmış insanların sayısını bilmek olanaksız. Bu gün bile, çeşitli yayın organlarında çıkan haberlerde, bu koşullanmış düşünceleri sürdürenleri okuduğumuzda şaşırmıyor, doğrusu üzülüyoruz. Yalnızca ışığa karşı, kendi karanlıklarını sürdürdükleri için değil; yaşadıkları yüzyılın gerçeklerine, bilimin sunduğu olanaklara gözlerini ve kulaklarını yumdukları için!..

Bilgi ise kuşkudan doğuyor, araştırılmış, sonucu alınmış bir kanıta dayanıyor. Bir olay ya da düşüncenin doğruluğunun kanıtlanmasıyla, bu olgu tümüyle duygularımdan bağımsız kalacağından, zaten biliyor olacağım.

Düşünce tarihi, bir bakıma bilgi ile inancın çatışmasından kaynaklanan olayların da tarihidir. İnanç ve geleneklere karşıt her yeni düşünce her zaman bir tepkiyle karşılanmış, düşüncelerinde direnen  birçok kişi işkence görmüş, öldürülmüştür. Özellikle din ve Tanrı konusundaki tartışmalar, her dönemde insanlar arasındaki düşmanlığı körüklemiş, kutuplaşmayı arttırmıştır.

Ünlü Fransız yazar ve düşünürü Denis Diderot anlatıyor:

Geceleyin zayıf bir mum ışığında önümü görmeye çalışarak koca bir ormanda yürüyordum. Karşıma bir yabancı çıkıyor ve diyor ki: “Dostum önünü daha iyi görebilmen için elindeki mumu söndürmelisin.” Bu yabancı bir din bilginiydi.

Uzun söze gerek yok:

Bilmek beynin, inanmak yüreğin işi!

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün
Yorum Yapmak için üye girişi yapın!Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekiyor...
Üye Girişi yapmak için Tıklayın